Yıl 80’lerin sonu ya da 90’ların başı. Hangisi, net hatırlamıyorum. Ablam ders çalışıyor. Bense abime yapışmaktan illallah geldiği zamanlar ablamın dibinde bitiyorum. Odadan, Lady in Red diye yumuşak bir ses geliyor. O ses, uzun zaman gitmedi zaten. Neyse efenim, bizim yazımıza konu olan Kırmızılı Kadın fenomeni, şarkının sözlerini az buçuk yerine getirecek bir durum ihtiva da etse, birazdan anlatacaklarım karşısında siz de bana hak vereceksiniz ya, gerek ‘cheek to cheek’ durumu, gerek ‘there’s nobody here’ durumunu, ‘Allah saklasın’ boyutuna getiren bir filmin konusu olmuş durumda. Şimdi, bu söylediklerimin, yazının başında çok da mânâ kazanmadığını bildiğimden, mehter takımı hazırsa, her zamanki gibi konuya giriyorum.Sosyal Hizmetler uzmanı olarak çalışan Bayan Cheung’un işi, zor durumda kalmış zeka özürlülere yardım etmekten ibarettir. Aileleri tarafından terkedilen ya da ailesiz kalan zeka özürlüleri, sığınağa yerleştirerek, topluma kazandırmak için de iş vermektedirler. Sığınağın bulunduğu, 70’lerin açık koridor sistemli toplu konutunda yaşayan diğer sakinler, bu durumdan pek hoşnut değillerdir. Her açıdan cahil oldukları gözlerden kaçmayan-miyop dahi olsa bu göz- bu güruh, son zamanlarda çevreye dadanan sapık dolayısıyla da, her fırsatını bulduğunda zeka özürlülere sataşmaktadır.

Daha filmin ilk dakikasında oynak kamera hareketleriyle, seyirciyi sapığın gözü konumuna getirerek açılan film, toplu konutun merdivenlerinde, yüzünü göstermediği izbandut gibi bir sapığın, kırmızılar içindeki bir kadını kaçırarak tecavüz etmesiyle seyirciden bedduasını alır. Bu sırada, babası trafik kazasında ölen zeka özürlü Ming Ming, Bayan Cheung tarafından sığınağa getirilir. İlk defa bu esnada tanıştığımız, ısrarla uzun kollu gömlek giydiğine tanık olduğumuz sığınak müdürü Bay Chun, ne kadar da Jet Li’yi andırıyordur, öyle değil mi Lois?
Gözlüklerinin ardından niyeyse bende bir Clark Kent-Jet Li karması uyandıran Bay Chun, son derece ‘sevecen’-filmin ilerleyen dakikalarında hep beraber daha yakından tanık olacağız ya- bir o kadar da koruyucu bir insandır.Babasının ölümüne ve sığınağa, bir çırpıda alışamayan Ming Ming’in adaptasyon sürecini ayrıntıyla inceleyen film, bir yandan da meşum sapığın diğer icraatlarını da sergilemekten geri kalmayacaktır. Her defasında, merdivenlerde kırmızılı kadınları avlayan bol kaslı sapık, gün gelecek duvara toslayabilecek midir? Merak etmeyin anlatıciğim...
Zor günleri Bayan Cheung’un sayesinde dans ederek atlatan Ming Ming, bir dans gösterisi sırasında giydiği kırmızı kıyafetiyle, uyuyan yılanı deliğinden çıkaracak ve kaçınılmaz saldırı gerçekleşecektir.
Dikkat Dikkat! Açık veriyorum. İsteyen en alt paragrafa geçsin. Ama orada birşey bulacağınıza garanti veremem.
Chris de Burgh'den sonra aynı dönemlerden bir Lionel Richie parçasıyla kaldığımız yerden devam ediyoruz, sevgili dinleyenler. İçinde müthiş bir karaoke başyapıtı barındıran "Hello, is it me you're looking for" tüm arayıp da bulamayanlar için geliyor...
“Ben sana kırmızı giyme demedim mi yarim!”


Hong Kong'un kamburu, bir Victor Li klasiğiİşte Chris de Burgh-Lady in Red şarkısına bir kere daha gelecek olur isek, şarkının sözleri, size de şimdi daha anlamalı gözükmüyor mu acebe?

Y: Hin Sing ‘Billy’ Tang
O: Lily Chung (Ming Ming), Money Lo (Bayan Cheung), Ben Ng (Bay Chun)
Üşenmediğim kadarıyla-ki hayatta en iyi yaptığım şey üşenmektir- yönetmen Takashi Ishii ile ilgili internette yaptığım kısa bir araştırma sonucu kendisinin olaya aslında manga çizeri olarak başladığı bilgisini edindim. Lakin 3-4 gün evvel edindiğim bu bilgiyi nerden edindiğimi yeniden bulamadığımdan, rüyamda da görmüş olabilirim, siz yine de inanmayın. Sinema hayatının bir bölümünde “pinku”ya el atan Ishii’nin asıl uzmanlık alanı yakuza-suç filmleri gibi gözüküyor. Gonin, bunun en büyük ispatı. “Pinku ne ola ki?” diye sorana “Ben bilmem, beyim bilir” diyor ve daha konuyu bile açmadan kapatarak asıl konumuza dönüyorum.
İçerisinde bir adet Takeshi Kitano barındıran Gonin, farklı karakterde beş adamın, biraraya gelerek bir yakuza patronunu soymasını ve soygunun kaçınılmaz sonucu olarak avlanmalarını konu edinmiş sürükleyici bir film. Tipik bir yakuza filminden beklenilecek şiddet, filmde yeteri kadar mevcut elbette ama onu diğerlerinden ayıran en önemli şey, bu beş adamın derinlikli karakterleri. Üstelik Kitano’yu da filmin ikinci yarısında günışığına çıkararak, +1 bonus eklemeyi ihmal etmemiş yönetmen. Sahnelerin hemen hemen hepsinin kapalı ve loş mekanlarda ve yahut şiddetli yağmur altında geçmesi benim gibi karamsar ruhları çoşturacaktır diye düşünüyorum. Oyuncu kadrosuna bakarsak, filmin yalnızca ikinci yarısında ortaya çıkan Kitano, afişlerde falan direk gözümüze gözümüze sokulmuşsa da-ki oyunculuğunu yadsıyor değilim-Kitano’dan başka üzerinde durulması gereken çok oyuncu var bu filmde. Aslında boş oyuncu yok desek yeridir. Misal, Naoto Takenaka ’nın canlandırdığı oldukça sıradan, işsiz adamın, gerçek yüzü hayranlık(!) uyandırmayı başarıyor. Takenaka, son dönemdeki Shinjuku Incident nam-ı diğer vizyona girdiği adıyla Kanlı Hesaplaşma ve yahut göynümden geçen adıyla Shinjuku ’Faciası’ndaki polis müfettişi olarak hatırlanacaktır. Lakin ilk defa, Nodame Cantabile adlı bir dizide seyrettiğimden kelli, Gonin’deki performansıyla beni oldukça şaşırttığını söylemeliyim. Japon dizilerindeki abartılı oyunculuklara aşina olanlar, bu dediğimi daha iyi anlayabilirler sanırım. Aralarında tuhaf bir ilişki olduğu görülen, soygunu planlayan baş karakter, bar sahibini canlandıran Koichi Sato ile yarı travestiyi (o ne demekse artık...)canlandıran Masahiro Motoki de, eski bir polis memurunu canlandıran, Ishii’nin favori oyuncularından biri gibi gözüken Jinpachi Nezu da karakterlerinin haklarını veriyorlar. Sözün özü, belki mükemmel bir film değil ama yalnızca silahların patlamasından ibaret ‘boş’ bir yakuza filmi de değil Gonin. Az sonra anlatacağım filmden önce seyredilmesi seyircinin hayrına olur diyerek geçiyorum The Black Angel’a. 
Son olarak eli maşalı Seda Sayan’ın, eli silahlı versiyonu, arıza kadın Riona Hazuki ile ilgili daha dün öğrendiğim bir dedikoduyu da paylaşmak istiyorum dostlar. Japonca öğretmenimden öğrendiğim kadarıyla egosu bir hayli tavanda olan Hazuki hanım, vakti zamanında Hiroyuki Sanada’nın karısından boşanmasına sebebiyet vermiş bir starcık imiş.
Blogun adını Ninja koymuşum, gel gör ki hiç Sho Kosugi filmi yazmamışım. Bu ne menem Ninjalıktır ey okur, sorarım sana? Ayıbımdan kurtulmak üzere hemenCACIK en sevdiğim Sho Kosugi filmini patlatıyorum. Üçleme olarak bilinen Ninja serisinin ‘resmi’ son ayağı Ninja III: The Domination. Sevme nedenlerimi birbir açıklayacağım ey okur, heyecan yapma. Ama daha önce, neden üçleme, ona değineyim. Daha doğrusu bilmediğim için fikir yürüteyim.
Aksiyonuna kurban olayım 
%2520%5BJAPAN%2520POSTER%5D.jpg)




Japon toplumsal gerçekliklerinden “motosiklet çeteleri”ne eğilen 1976 yapımı Goddo Supiido Yuu! Burakku Emparaa (










Sonuç olarak üç filmlik 'geniş' filmografisinde, feminist sinemada çığır(!) açmış bir yönetmenin (senaryo da kendine ait), yüce abla Polly'nin dövüş yeteneklerini en ince ayrıntısına kadar sergilemesini sağlamış, müthiş bir film dersem yalan söylemiş olurum. Öte yandan Polly Kuan gerçekten döktürüp, erkekleri de sapır sapır dökerken, seyirci, artık sen de fırıl fırıl kurt mu dökersin filmi seyredebilmek için, bilemem. En iyisi zamanında, bu filmi seyretmiş ağbi, ablalara sözü bırakmakta yarar var. Dünya daha 3G ile yeni tanışırken, ben, 6G ile tanışmanın şokunu yaşıyorum. Bütün G'ler mi bana karşı, anlamadım ki.............

Yam abi, üzüldüğüne değmez! 







Dün akşam sinemaya gideyim dedim. Hazır hala vizyondayken Halk Düşmanları’na (Public Enemies) önceliği verdim. İlk yarısında gül gibi geçindiğim filmle, ikinci yarıda bir kavgaya tutuştum anlatamam. Ama anlatıciğim. Kavganın en büyük etkeni, kusra bakmayın ama, elbette süresiydi. Kaç saat sürdüğüne bakmadan girdiğim film, bünyemin ideal film süresini, gereksiz yere aşınca, haliyle açtım ağzımı yumdum gözümü. Filmin konusunun da bu açıdan pek yardımcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sıkıntıdan uyuşan k*çımla bile gülemeyecek kadar banal sahnelerle dolu filmin bana yaptığı en büyük iyilik, elbette eve dönünce bir mafya filmi patlatmama vesile olmasıdır. Filme geçmeden evvel, Halk Düşmanları ile ilgili hislerime tercüman olacak yazıyı 