26.8.09

CHRIS DE BURGH, BİR HONG KONG FİLMİ İÇİN SÖYLÜYOR; RED TO KILL

"The lady in red is dancing with me
Cheek to cheek
There’s nobody here
It’s just you and me
It’s where I wanna be
But I hardly know this beauty by my side
I’ll never forget the way you look tonight"
Yıl 80’lerin sonu ya da 90’ların başı. Hangisi, net hatırlamıyorum. Ablam ders çalışıyor. Bense abime yapışmaktan illallah geldiği zamanlar ablamın dibinde bitiyorum. Odadan, Lady in Red diye yumuşak bir ses geliyor. O ses, uzun zaman gitmedi zaten. Neyse efenim, bizim yazımıza konu olan Kırmızılı Kadın fenomeni, şarkının sözlerini az buçuk yerine getirecek bir durum ihtiva da etse, birazdan anlatacaklarım karşısında siz de bana hak vereceksiniz ya, gerek ‘cheek to cheek’ durumu, gerek ‘there’s nobody here’ durumunu, ‘Allah saklasın’ boyutuna getiren bir filmin konusu olmuş durumda. Şimdi, bu söylediklerimin, yazının başında çok da mânâ kazanmadığını bildiğimden, mehter takımı hazırsa, her zamanki gibi konuya giriyorum.

Sosyal Hizmetler uzmanı olarak çalışan Bayan Cheung’un işi, zor durumda kalmış zeka özürlülere yardım etmekten ibarettir. Aileleri tarafından terkedilen ya da ailesiz kalan zeka özürlüleri, sığınağa yerleştirerek, topluma kazandırmak için de iş vermektedirler. Sığınağın bulunduğu, 70’lerin açık koridor sistemli toplu konutunda yaşayan diğer sakinler, bu durumdan pek hoşnut değillerdir. Her açıdan cahil oldukları gözlerden kaçmayan-miyop dahi olsa bu göz- bu güruh, son zamanlarda çevreye dadanan sapık dolayısıyla da, her fırsatını bulduğunda zeka özürlülere sataşmaktadır.

Daha filmin ilk dakikasında oynak kamera hareketleriyle, seyirciyi sapığın gözü konumuna getirerek açılan film, toplu konutun merdivenlerinde, yüzünü göstermediği izbandut gibi bir sapığın, kırmızılar içindeki bir kadını kaçırarak tecavüz etmesiyle seyirciden bedduasını alır. Bu sırada, babası trafik kazasında ölen zeka özürlü Ming Ming, Bayan Cheung tarafından sığınağa getirilir. İlk defa bu esnada tanıştığımız, ısrarla uzun kollu gömlek giydiğine tanık olduğumuz sığınak müdürü Bay Chun, ne kadar da Jet Li’yi andırıyordur, öyle değil mi Lois? Gözlüklerinin ardından niyeyse bende bir Clark Kent-Jet Li karması uyandıran Bay Chun, son derece ‘sevecen’-filmin ilerleyen dakikalarında hep beraber daha yakından tanık olacağız ya- bir o kadar da koruyucu bir insandır.
Babasının ölümüne ve sığınağa, bir çırpıda alışamayan Ming Ming’in adaptasyon sürecini ayrıntıyla inceleyen film, bir yandan da meşum sapığın diğer icraatlarını da sergilemekten geri kalmayacaktır. Her defasında, merdivenlerde kırmızılı kadınları avlayan bol kaslı sapık, gün gelecek duvara toslayabilecek midir? Merak etmeyin anlatıciğim...
Zor günleri Bayan Cheung’un sayesinde dans ederek atlatan Ming Ming, bir dans gösterisi sırasında giydiği kırmızı kıyafetiyle, uyuyan yılanı deliğinden çıkaracak ve kaçınılmaz saldırı gerçekleşecektir.
Dikkat Dikkat! Açık veriyorum. İsteyen en alt paragrafa geçsin. Ama orada birşey bulacağınıza garanti veremem. Chris de Burgh'den sonra aynı dönemlerden bir Lionel Richie parçasıyla kaldığımız yerden devam ediyoruz, sevgili dinleyenler. İçinde müthiş bir karaoke başyapıtı barındıran "Hello, is it me you're looking for" tüm arayıp da bulamayanlar için geliyor...
Sürekli uzun kollu gömlekler giyerek, diri vücüdünü saklayan Bay Chun değil miymiş bizim sapık? Bak bak! Hiç anlamamıştık sanki! Oğlum, bu gözler ta 5 km öteden tanır kasları, naber? Öhö!.. Bunun konumuzla ilgisi yok tabii. Neyse...
“Ben sana kırmızı giyme demedim mi yarim!”


Kırmızı kıyafet görünce, kendini kaybeden ve öfkeden çılgına dönen Bay Chun’un aslında tüm bu öfkesi annesine yöneliktir. Tamamen bir çocukluk travmasından kaynaklandığı anlaşılan “Ben sana kırmızı giyme demedim mi yarim!” bazlı serzenişi esnasında Ming Ming’e saldırır saldırmasına ama bu arada kıza da aşık olmuştur! Saldırı ertesi, şoka giren Ming Ming’in banyoda kriz geçirme sahnesini anlatmak isterdim dostlar ama bana verilen yetkinin dışına çıkamam. Bu film İngiltere’de vizyona girse +30 falan mı derlerdi bilemiyorum doğrusu. Şu Eden Lake’e bile + 18 dediklerine göre... İyisi mi biz, bir Hong Kong yapımından beklenebilecek abukluklara devam edelim.
Dünya artistik giysi yırtma şampiyonu Bay Chun



Ming Ming’in Bay Chun tarafından tecavüze uğradığını öğrenen Bayan Cheung, çok pis gaza gelecek, Bay Chun’u mahkemeye kadar çıkartacak ama asıl zeka özürlünün kim olduğu konusunda seyircinin kafasında şüphe uyandıran mahkeme, Ming Ming’in özrü dolayısıyla suçun kanıtlanamayacağını öne sürerek, Bay Chun’u salıverecektir. İşte o anda, şimşek gibi bir hızla Bayan Cheung’un kafasında adaleti sağlamak için bir plan belirecek ve kırmızılara bürünerek, artık psikopat yüzünü saklamak da beis görmeyen Bay Chun’u, en zayıf noktasından vurmaya çalışacaktır.
Hong Kong'un kamburu, bir Victor Li klasiği


1994 yapımı Red to Kill, bir yandan şiddetin sınırlarını zorlarken, bir yandan da kendinden farklı olana karşı hayvani bir içgüdüyle nefret besleyen cehaletin, halk tarafından nasıl kullanıldığına da eğilmiş. Eğilmiş ama kalkamamış. Zaten bir kategori III filmi olarak kalkmak gibi bir sorunu da olmamış.. Yönetmen Hin Sing ‘Billy’ Tang, favorisi mavi aydınlatmalı sahnelerinden, ve acayip kamera açılarından bu filmde de vazgeçmemiş görünüyor. Beddua etmek isteyen ya da sinirini çıkarmak isteyen varsa, filmi seyrederken sapığa saydırmak suretiyle bu işi çok güzel yapabilir. Böylece film de misyonunu tamamlar diye düşünüyorum. Yoksa kadına yönelik bu kadar şiddetin kime ne faidesi var a dostlar?

İşte Chris de Burgh-Lady in Red şarkısına bir kere daha gelecek olur isek, şarkının sözleri, size de şimdi daha anlamalı gözükmüyor mu acebe?


Bak şimdi haksız mıyım gülmekte? Tam böyle duygulanmışım, gözümden yaş gelecek, ölüm döşeğindeki Ming Ming'e sevdiği parçayı çalmak için Bayan Cheung, pembe dandikus bir org çıkarıyor. Ne yapayım ben bu sahnede, sen söyle!
YEUK SAT/RED TO KILL 1994
Y: Hin Sing ‘Billy’ Tang
O: Lily Chung (Ming Ming), Money Lo (Bayan Cheung), Ben Ng (Bay Chun)

24.8.09

SİZE ANNE DİYEBİLİR MİYİM?/KURO NO TENSHİ-BİR ZAMANLAR 5 KİŞİYDİK/GONIN

Dikkat Dikkat! Sayın yolcular, ninja’ya kısa bir süreliğine ara vermek zorundayız. Siz yine de her ihtimale karşı kemerlerinizi bağlı tutun.

Daha önce hiçbir filmini izlemenin nasip olmadığı bir yönetmenin iki filmine el atıyoruz. Gaddesu-Sama’nın tiksintiyle bana uzattığı 1997 yapımı Kuro No Tenshi (Black Angel Vol. 1/黒の天使) ve tiksintiyle uzatmadığı 1995 yapımı Gonin (The Five). Üşenmediğim kadarıyla-ki hayatta en iyi yaptığım şey üşenmektir- yönetmen Takashi Ishii ile ilgili internette yaptığım kısa bir araştırma sonucu kendisinin olaya aslında manga çizeri olarak başladığı bilgisini edindim. Lakin 3-4 gün evvel edindiğim bu bilgiyi nerden edindiğimi yeniden bulamadığımdan, rüyamda da görmüş olabilirim, siz yine de inanmayın. Sinema hayatının bir bölümünde “pinku”ya el atan Ishii’nin asıl uzmanlık alanı yakuza-suç filmleri gibi gözüküyor. Gonin, bunun en büyük ispatı. “Pinku ne ola ki?” diye sorana “Ben bilmem, beyim bilir” diyor ve daha konuyu bile açmadan kapatarak asıl konumuza dönüyorum.

İçerisinde bir adet Takeshi Kitano barındıran Gonin, farklı karakterde beş adamın, biraraya gelerek bir yakuza patronunu soymasını ve soygunun kaçınılmaz sonucu olarak avlanmalarını konu edinmiş sürükleyici bir film. Tipik bir yakuza filminden beklenilecek şiddet, filmde yeteri kadar mevcut elbette ama onu diğerlerinden ayıran en önemli şey, bu beş adamın derinlikli karakterleri. Üstelik Kitano’yu da filmin ikinci yarısında günışığına çıkararak, +1 bonus eklemeyi ihmal etmemiş yönetmen. Sahnelerin hemen hemen hepsinin kapalı ve loş mekanlarda ve yahut şiddetli yağmur altında geçmesi benim gibi karamsar ruhları çoşturacaktır diye düşünüyorum. Oyuncu kadrosuna bakarsak, filmin yalnızca ikinci yarısında ortaya çıkan Kitano, afişlerde falan direk gözümüze gözümüze sokulmuşsa da-ki oyunculuğunu yadsıyor değilim-Kitano’dan başka üzerinde durulması gereken çok oyuncu var bu filmde. Aslında boş oyuncu yok desek yeridir. Misal, Naoto Takenaka ’nın canlandırdığı oldukça sıradan, işsiz adamın, gerçek yüzü hayranlık(!) uyandırmayı başarıyor. Takenaka, son dönemdeki Shinjuku Incident nam-ı diğer vizyona girdiği adıyla Kanlı Hesaplaşma ve yahut göynümden geçen adıyla Shinjuku ’Faciası’ndaki polis müfettişi olarak hatırlanacaktır. Lakin ilk defa, Nodame Cantabile adlı bir dizide seyrettiğimden kelli, Gonin’deki performansıyla beni oldukça şaşırttığını söylemeliyim. Japon dizilerindeki abartılı oyunculuklara aşina olanlar, bu dediğimi daha iyi anlayabilirler sanırım. Aralarında tuhaf bir ilişki olduğu görülen, soygunu planlayan baş karakter, bar sahibini canlandıran Koichi Sato ile yarı travestiyi (o ne demekse artık...)canlandıran Masahiro Motoki de, eski bir polis memurunu canlandıran, Ishii’nin favori oyuncularından biri gibi gözüken Jinpachi Nezu da karakterlerinin haklarını veriyorlar. Sözün özü, belki mükemmel bir film değil ama yalnızca silahların patlamasından ibaret ‘boş’ bir yakuza filmi de değil Gonin. Az sonra anlatacağım filmden önce seyredilmesi seyircinin hayrına olur diyerek geçiyorum The Black Angel’a.

Film seyretmek, kendi açımdan, tek başıma yapmayı sevdiğim birşeydir. Festival zamanları veya arasıra özel arkadaşlarımla da sinemaya giderim ama, nedenini tam olarak çözemesem de, yalnız film seyretmekten ayrı bir zevk aldığımı itiraf etmeliyim. Yine de arasıra öyle filmlere denk geliyorum ki, filmin tadı ancak bir arkadaşla seyredildiği zaman çıkacak türden oluyor. Kara Melek de tam bu türden bir film. “Yok efenim, ben yine de seyredemem böyle film” diyorsanız size ahlaksız bir teklifim var. Hemencacık, kumandanızı elinize alıyorsunuz ve ileriye sarma tuşunu x2’ye getiriyorsunuz. Altyazılı da olsa, x2 hızda gayet güzel bir şekilde filmi sular seller gibi ezberliyorsunuz. Benim vardır zaman zaman böyle seyrettiğim filmler, yalan değil. Lakin bu filmde, bu yöntemi kullanmadım yanlış anlaşılmasın. Zira tam ağzıma layık bir film çıktı, Gaddesu-sama yanılmamış. Konuyu da çıtlatayım, olsun bitsin.

Ikko, henüz 6 yaşındayken, yakuza patronu babası ve tüm ailesi birileri tarafından katledilir. İzbandut bakıcısı tarafından katliam ortamından kaçırılıp ‘Kara Melek’ namlı kadın bir kiralık katilin ellerine teslim edilerek, Amerika’ya firar etmesi sağlanır. Kara Melek’in havaalanında küçücük çocuğu uğurlaması, hafiften gözleri yaşartmışsa da asıl göz yaşartan nokta, 6 yaşındaki bir çocuğun, nasıl olur da uçağa tek başına alındığıdır. Ama kasmayalım, geçelim. Zira 1 değil 2 değil... 14 yıl sonra Ikko, serpilmiş ve sarı kafalı dejenere olmuş japon arkadaşıyla birlikte, hem kendini kurtaran Kara Melek’i hem de ailesinin katillerini bulmak üzere,” intikam intikam” diye diye Japonya’ya geri döner. Katillerin izini, yavaş yavaş sürerken, esinlenerek ismini aldığı Kara Melek’in, uyuşturucu batağına saplandığını ve dahası, babasının düşmanı yakuzanın da metresi olduğunu öğrenerek kaderine lanetler yağdırarak, acıların çocuğu formatında, intikamına daha da bir asılacaktır.

Karanlık atmosferiyle , “Ben bir Takashi Ishii filmiyim” diye bas bas bağıran filmin en dandik tarafı “Ben senin annenim yavrum” temalı senaryosu herhalde. Yoksa bilmem kaç dakika süren, kesintisiz çekilen Ikko’nun yakuza patronundan kaçmaya çalışma sahnesi takdire şayan. Ama onun dışında, nanay oyunculuklar ve benceğize oldukça anlamsız gelen sahnelerle(Bkz. Dans sahnesi), beni bir hayli eğlendiren, ki bu sebepledir ki kaliteli film seven izleyiciye illallah getirtebilecek bir film Kara Melek.
Son olarak eli maşalı Seda Sayan’ın, eli silahlı versiyonu, arıza kadın Riona Hazuki ile ilgili daha dün öğrendiğim bir dedikoduyu da paylaşmak istiyorum dostlar. Japonca öğretmenimden öğrendiğim kadarıyla egosu bir hayli tavanda olan Hazuki hanım, vakti zamanında Hiroyuki Sanada’nın karısından boşanmasına sebebiyet vermiş bir starcık imiş.

Daha DVD kapağına bakar bakmaz etini sütünü belli eden-ki THE ULTIMATE ASSASIN...SHE’LL BLOW YOU AWAY yazıyor kapakta-Kuro No Tenshi, bir tek meraklısına hitap edecek türden gibi... Bu arada, Gonin gibi, The Black Angel’ın da ikincisi çekilmiş. Şu an ikinci filmlere bulaşmaktansa Ishii’nin bir başka filmi Freeze Me’ye takılmayı yeğliyorum.

18.8.09

NİNJAYA GİRİŞ: DERS III / NINJA III:THE DOMINATION

Blogun adını Ninja koymuşum, gel gör ki hiç Sho Kosugi filmi yazmamışım. Bu ne menem Ninjalıktır ey okur, sorarım sana? Ayıbımdan kurtulmak üzere hemenCACIK en sevdiğim Sho Kosugi filmini patlatıyorum. Üçleme olarak bilinen Ninja serisinin ‘resmi’ son ayağı Ninja III: The Domination. Sevme nedenlerimi birbir açıklayacağım ey okur, heyecan yapma. Ama daha önce, neden üçleme, ona değineyim. Daha doğrusu bilmediğim için fikir yürüteyim.

Aksiyonuna kurban olayım

Şakacı Kosugi, yine de en ciddi olduğu filmlerden birinde...
Zamanında kardeş ah’larına, ağbilerden alınacak intikamların çuvallar dolusu olmasına sebep olmuş, dandik aksiyonların rahmi olarak adlandırabileceğimiz Cannon Group film şirketi tarafından, Sho Kosugi adında bir ninjanın, şanlı Ninjalık makamını anlattığı filmlerin ilk üçüne, sayı itibariyle üçleme denmiş. Yoksa Ninjalık babında prensipte arada bağ da olsa, konu açısından arada bağ olan üçleme değil söz konusu film öbeği. Üçlemenin ilk ayağını 1981 yılında çekilen Enter The Ninja oluştururken, ikinci ayağı 1983 tarihli Revenge of the Ninja ve son ayağı da birazdan ayrıntısına balıklama atlayacağım 1984 tarihli Ninja III: The Domination oluşturuyor.

Yazıyı biraz daha sulandırmadan, hazır ciddiyetimi az buçuk korur vaziyetteyken Cannon Group ile ilgili insanı, bilgi manyağı yapan bir yazıyı okutmak için sizi Öteki Sinema’ya alayım. Ama bilgilendik diye hemen ciddileşmeyin tamam mı? Yoksa geri döndüğünüzde karşılaşacağınız şey, aramızda aşılamaz bir uçuruma sebebiyet verebilir.

En sevdiğim Kosugi filmi meselesine gelecek olursak-ki yarın sorsanız bir başkasını söylerim- bi tarafına şeytan/ruh kaçması alt türü ile ninjayı birleştirmiş ‘duble dandik’ bir film nasıl en sevdiğim olmaz? Üstelik Sho Kosugi’yi ‘cinci hoca’ olarak da sunan film, başyapıt diye ‘80’lerin en dantelli vitrinlerine konulmaz mı a dostlar? Hüngür faşırt gitmeden bu nadide filmin konusuna girelim.




Klasik bir Kosugi filmi olarak Ninja saldırısı ile açılan film, bu defa golf sahasında ne idüğü belirsiz zengin züppe ve sevgilisini öldüren ninjanın, polisin pususuna düşmesi ve ölmeden hemen evvel civardaki telefon hatlarını kontrol eden Christie (Lucinda Dickey)’nin ruhunu, katanasını kızın eline vermek ve gözleriyle hipnotize etmek suretiyle ele geçirmesi ile dandikusun ilk sinyalini vermiş oluyor. Lucinda Dickey hanfendiyi, deli gibi dans ettği filmlerden (Breakin) hatırlayan çıkacaktır ya, dans ile aramda kocaman bir odun olduğundan kelli hiç bulaşmıyorum o tarafa. Huu, kız arkadaşım nereye gittin? Bu tarafa, bu tarafa...


Hö? Hülya Avşar'ı görür gibi oldum...

Katanayı giysi dolabındaki üst rafa yerleştiren, telefon hatları kontrolcüsü olmasının yanısıra aerobik hocası da olduğu gözlemlenen Christie, gece olduğunda, odasında yanıp sönen spot ışıkları altında katananın büyüsü altına girecek ve ruhunu ele geçiren ninjanın, kendini öldüren polislerden intikamını alması için aracı, hatta taşıyıcı olacaktır. Polis sevgilisi dahil tüm polis teşkilatı için tehdit oluşturmaya başlayan içine ninja kaçmış Christie’yi durdurabilecek yegane kişi ise, üçlemenin her filminin ana prensibi “Bir ninjayı ancak başka bir ninja durdurabilir”i üçüncü kez ispatlamaya hazırlanan Sho Kosugi’den başka değildir.

Bilinen tüm ninja numaralarını ve silahlarını birbir sergileyen filmde şaşırtıcı olan şey oyunculukların diğer filmlere nazaran o kadar ‘nanay’ olmaması. Saçtan mıdır bilmiyorum ama Linda Hamilton ile Brigitte Nielsen karışımı bir görüntü sunan Lucinda Dickey yazının üst taraflarında belirttiğim gibi aslen dansçı. 1984-85 arası Cannon Group, ninjanın kıvraklığıyla dansın ortak noktasını göstermek gibi bir misyon mu üstlenmiştir nedir, ama bu filmdeki dans sahnesinden çok daha abuk bir sahne Nine Deaths of the Ninja ’da da bulunuyor. O filmi de ayriyeten işleyeceğim için fazla ayrıntıya girmeyeyim şimdiden. Üçlemenin ikinci filmi Revenge of the Ninja’yı da yazan James R.Silke ve yöneten Sam Firstenberg üçüncü basamağı da böylelikle aradan çıkarmışlar. Öyleyse daha fazla bıdıbıdı yapmadan başka Sho Kosugi filmlerinde buluşmak üzere burda vedalaşalım...

*Tüh! Parmak hareketlerini yapmayı unuttuk!..

17.8.09

JAPONYA'DAN BİR ŞEHİR EFSANESİ / KUCHISAKE-ONNA

Uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım, Japon korku filmi seyrettim. Kuchisake-Onna nam-ı diğer “Yarık Ağızlı Kadın”ın temeli, aynı isimli şehir efsanesine dayanıyor. Efsaneye göre, Heian döneminde bir samurayın güzel ama güzel olduğu kadar da aşüfte olan karısı, ortalıkta sürekli “Güzel miyim?” sorusuyla düşüp kalkmaktadır. Karısını cezalandırmak isteyen kıskanç samuray da, “Hadi şimdi sor, güzel miyim değil miyim!” diyerek kadının ağzını bir güzel yarar ve güzelliğini böylelikle yok etmiş olur. Özellikle 70’li yıllarda en güzel yayılma dönemini yaşamış bu şehir efsanesinin kahramanı yarık ağızlı kadını, çocukluğu 70’li yıllarda geçmiş yönetmen Koji Shiraishi de filme taşımış.


Kasabanın ortaokulunda, öğrenciler arasında Yarık Ağızlı Kadın’ının, her akşamüzeri saat 5’te göründüğüne dair dedikodular kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır. Günlerden bir gün, parkta kadının açığa çıkmasını beklemek üzere pusuya yatan üç velet, isteklerine ‘istemeden’ kavuşurlar. Zira daha ilk dakikadan seyircinin karşısına çıkmakta beis görmeyen Yarık Ağızlı Kadın (Miki Mizuno), yüzünde ameliyat maskesi, pardesüsü ve elinde dehşet uzunluktaki makasıyla belirip, çocuklardan birini kaçırır. Bu olaydan sonra okulda sıkı yönetim ilan edilir. Tüm öğrenciler ders çıkışı gruplar halinde öğretmenler eşliğinde evlerine gitmeye başlarlar. Öğretmenlerden biri (Haruhiko Kato) kaçırılma olayıyla eş zamanlı olarak “Güzel miyim?” diyen bir sesi kafasında duymaya başlar. Diğer öğretmen (Eriko Sato) ise öğrencilerinden birinin, annesinden şiddet gördüğünü fark ettiğinin hemen ertesinde Yarık Ağızlı Kadınla bizzat tanışma fırsatı yakalayarak, filmi götüren iki ana karakterden biri olduğunu gözümüze sokar. İki kafadar öğretmen kasabanın çocuklarını kaçıran Yarık Ağızlı Kadın’ın peşine düştüklerinde, bir anlamda kendi hayatlarının acımasız gerçeklerinin de peşine düşmüşlerdir.

Efsanenin ana karakteri Yarık Ağızlı Kadını, çocuk kaçıran formatına sokan filmin (Niye?), anne-çocuk arasındaki şiddete odaklanmış sosyal bir içeriği de var gibi. Lakin bu içerik, içerik olarak kalmış, mesajlaşmaya filan dönememiş. Kendi çocuğuna gösteremediği şefkati, öğrencilerine yönlendirmiş öğretmeni izletirken duygulandıran(Niye?), öte yandan çocuklara uygulanan şiddetin nedeni hakkında hiçbir yorum yapmayan film hakkında daha fazla yazmaya gerek görmüyorum(Niye?). Evet, aslında canım yazmak istemiyor ne yalan söylemeli. Zaten son dönem çoğu Japon korku filmini dilim gelişsin diye izliyorum, sır değil ya! O yüzden Japonca ile ilgili filmde geçen hoş birşeyi ekleyip gidiyorum.

Yarık Ağızlı Kadın’ın sorduğu “Güzel miyim?” sorusu Japoncada “Watashi kirei?” olarak geçiyor. Yarık Ağızlı Kadın, saykoya bürünmediği anlarda “Beni öldürmek için boynumu kesin” derken de “Watashi o kire!” diyor. Yani ‘güzel’ ve ‘kesmek’ kelimeleri arasındaki ses benzerliğini kullanıyor. Niye anlattım bilmiyorum... İdare edin… Beni ancak bir Ninja filmi paklayacak sanırım…

Online seyretmek için; KUCHISAKE-ONNA / CARVED: Slit-Mouthed Woman 2007

16.8.09

GOD SPEED YOU! BLACK EMPEROR! İNŞALLAH YAVRUM, İNŞALLAH!

Japon toplumsal gerçekliklerinden “motosiklet çeteleri”ne eğilen 1976 yapımı Goddo Supiido Yuu! Burakku Emparaa (God Speed You! Black Emperor), pazar pazar “Beni yaz beni yaz!” dedi, ben de kıramadım. Analar babalar! Çocuklarınızı ekrandan uzak tutmanıza gerek yok! Zira ortada çocuklara kötü örnek olacak bir durum yok. Sanırım belgeselin en büyük sorunu da bu olsa gerek.

Mitsuo Yanagimachi’nin yönettiği siyah-beyaz 16 mm’lik belgesel, kendine has maço diliyle polis ile tartışan Black Emperor motosiklet çetesinin elemanları ile açılıyor. Bizde olsa anında copların ve sopaların konuşacağı durumda polisin evliya sabrını takdir etmemek elde değil. Öte yandan saftiriğim evet ama olayın kamera önünde gerçekleştiğini belirtmekte faide var. Yoksa kamera olmasa, nasıl bir manzara hakim olurdu bilemem ama tahayyül edebilirim.

Dönemin ve hatta bugün dahi ‘Bousouzoku’ denilen motosiklet çetelerinden sözünü ettiğimiz Black Emperorları merkezine almış belgesel, cozur cozur bir yol hikayesinden çok, elemanların aileleri ve birbirleriyle olan hiyerarşik ilişkilerine odaklanmış. Polisle başı derde giren elemanlardan birinin ana-babasının da düşüncelerine yer veren belgesel, ailenin onca olaydan sonraki bıkkınlığını güzelce gözler önüne seriyor. Çeteye yeni katılan elemanın tanışma toplantısı ya da çömez elemanların nasıl cezalandırıldığı gibi detaylar esnasında, şahsen, yönetmenin biraz sansüre uğradığını düşündüm. Bilmem doğru mudur ama söz konusu çömezin, yalnızca kaşlarını traş ederek cezalandırılması, bana pek de inandırıcı gelmedi. Öte yandan hiç motosiklet çetesinde bulunmadım ki ne bileyim, değil mi sayın seyirci?

Final sahnesine kadar, zaman zaman cozur cozur motor seslerinin yokluğunu da hissettiren filmin, kendi açımdan en güzel tarafı dönemin japon rock şarkılarından örnekler sunmasıydı. Her ne kadar 1976, çağdaşlarına nazaran biraz geç bir yıl da olsa, japon motosiklet çeteleri hakkında bilgi almak isteyen ya da benim gibi maço japoncaya ölüp biten tipler için iyi bir belgesel diyebiliriz. Hakkında fazla şey bilmediğim motor ve çeteleriyle ilgili daha fazla yazmanın gereği yok değil mi? Hımm...Öyleyse dağılalım...



Watch Japanese Motorcycle Gangs Doc.... in Educational View More Free Videos Online at Veoh.com


http://www.veoh.com/browse/videos/category/educational/watch/v32946896gcZXWP2 Uzun süredir Veoh da yasaklı. Hayırlı uğurlu olsun...

Kendime not: Son yıllarda, Nick Cave'in sabote etmediği anlarda dinlediğim müzik türü ağırlıklı olarak post-rock da olsa ne hikmetse adını bu belgeselden alan Godspeed You!Black Emperor grubuyla hiç yolum kesişmedi. Niye?

14.8.09

GANGSTER BLUES

Film; Gyangu tai gyangu: aka to kuro no burusu (1972).
Oyuncu ve şarkıcı; Tsurata Koji. (Toshiro Mifune'nin rakibi diyor wikipedia)

Yarım Video;

Tam Şarkı;



Aka to Kuro no Blues - Tsuruta Kouji

11.8.09

EVLENME, KUNG FU YAP! / BRUCE KUNG FU GIRLS


Kız arkadaşlarım için çalışmaya devam ediyorum. Zira yine kız milleti için müthiş çıkarımlar yaptığım bir film söz konusu. 1977 Tayvan yapımı, başrolünde ‘deli’ ve bir o kadar ‘matrak’ abla Polly Kuan’ı barındıran filmde “ ‘Bruce’ adı ne ayak? diye soran izleyiciye, “Fetişik misin birader? 2’de 1 ayak mayak diyorsun…” derim çekinmem. Bana kalırsa-evet kalmaz- düpedüz kadın bir Bruce Lee klonu canlandırma durumu söz konusu da olsa, daha çok, Bruce Lee’nin adından medet umarak, filme daha fazla seyirci çekme taktiği gibi duruyor başlık. Halbusu Polly Kuan’ın oynadığı hiçbir film için böylesi taktiklere ihtiyaç olmadığını düşünüyorum ya neyse…


Feminizmin, literatüre geçmiş değil ama halk tarafından yapılmış tanımının, uygulamalı olarak anlatıldığı filmde, başta da söylediğim gibi siz kız arkadaşlarım için güzel şeyler çıkardım. Lakin bu güzelliklere geçmeden hemen evvel, el mahkum, birazcık konuya değinmem gerek.
Polly Kuan’ın başı çektiği beş kişilik kızlar grubu bir jimnastik+kung fu salonu işletmektedir. Polis müfettişi olan amcalarıyla çok sıkı fıkıdırlar. Yalnız kızların hepsinin Polly’nin canlandırdığı, dublajdan anladığım kadarıyla adı Julia olan karaktere abla ve polis müfettişine de amca demelerine rağmen, yaşadıkları şehirlerin başka başka olması, aralarındaki akrabalık derecesi konusunda kafamda acayip soru işaretleri oluşturmuştur. Çözebilen seyirci var ise, anlatsın, sevinirim… Yormayın beni artık, kafam kaldırmıyor… Kızlara biraz daha detayla yaklaşmak gerekirse, lider konumundaki Julia (Polly Kuan), hem güzel hem de vurduğunu kıran bir karakter çizmektedir. Haksızlıklara pabuç bırakmadığı gibi önüne çıkan herkesi de maşallah bir güzel benzetmektedir. Polly’nin dövüş sanatlarındaki yeteneğini seyircinin gözüne sokmaktan çekinmediği bir sürü sahneyle donatılmış filmin en vurucu öğesi ise türk filmlerini aratmayacak, fantastik bir özelliğe sahip olmasıdır. ‘Görünmez varlık’ diye tanımlanan birinin işbu görünmezliğinden faidelenerek yaptığı hırsızlıklar polis departmanını çok zorlamaktadır. Üstelik görünmemenin verdiği rahatlıkla, görünmez hırsız, bir sonra soyacağı yeri bile açıklamaktan çekinmez. İşte üzerinde hırsızı yakalayamamanın verdiği baskıyla, kung fu’cu kız çetesinin yardım teklifini geri çevirmeyen polis amcanın görünmeyen varlığı yakalama hikayesine, yeni geliştirdiği fizik formülünün kaymağını yiyemeden kötü adamlar tarafından kovalanarken, Polly tarafından kurtarılan genç ve yakışıklı fizik profesörü ile Polly arasında gelişen küçük de bir aşk hikayesi ekleyen filmin özeti budur. Öyleyse hemenCACIK beni en çok etkileyen öğelere geçiyorum;
1. DANTELLİ TELEFON
El becerisi gelişmiş kız arkadaşlarım için çok şık bir telefon değil mi alttaki, sizce de? Yıllar öncesinin, acil durumlarda kullanmak için pek de pratik olmadığı görülen çevirmeli telefonuna-üç numara çevirmek bile ne enerji harcatırdı bu telefonlarda- çok yakışmış bu danteli, hamarat olan, her modele yapar diye düşünüyorum.

2. KIZ ARKADAŞLARA NASİHAT
Amcanın ağzından bal damlata damlata, özellikle Polly’yi hedef alarak söylediği “Fazla sert olursan evde kalırsın” sözü, bugün dahi geçerliliğini koruduğundan, siz sevgili kız arkadaşlarıma küpe olması niyetiyle bir de ben tekrarlamak istiyorum; Fazla sert olursan evde kalırsın! Ne demişler “erkeğin sırıtanı, kadının kırıtanı makbuldur” (İkisi de benden uzak dursun o bana yeter).


3. TARİHİ ANALİZ
Dönemin feminist hareketine bakacak olursak, Hong Kong ayağını, direk olarak kızların ağzından duyduğumuz “Biz evlenmek istemiyoruz, kung fu yapmak istiyoruz!” ve yahut direk benim ağzımdan duyduğunuz “Evlenme, kung fu yap!” sloganlarıyla rahatlıkla özetleyebiliriz.


4. MİMARİ ANALİZ
Görünmez varlığın görünürden görünmezliğe geçtiği anı net bir şekilde izleyiciye sunan filmin söz konusu sahnesinin dekoru, mimari ile ilgilenen seyirciler için ilgi çekici olabilir. Mesela cam tuğladan bozma kabin, cam tuğlanın tarihine eğilme fırsatını yakalattı bana. 1900’lerin başlarında imal edilmeye başlanan cam tuğla, 20.yy’ın başlarında modern mimarinin kendine has elemanlarından biri konumunda. Söz konusu sahnedeki kıyafete ise değinme gereği dahi duymuyorum.

Sonuç olarak üç filmlik 'geniş' filmografisinde, feminist sinemada çığır(!) açmış bir yönetmenin (senaryo da kendine ait), yüce abla Polly'nin dövüş yeteneklerini en ince ayrıntısına kadar sergilemesini sağlamış, müthiş bir film dersem yalan söylemiş olurum. Öte yandan Polly Kuan gerçekten döktürüp, erkekleri de sapır sapır dökerken, seyirci, artık sen de fırıl fırıl kurt mu dökersin filmi seyredebilmek için, bilemem. En iyisi zamanında, bu filmi seyretmiş ağbi, ablalara sözü bırakmakta yarar var. Dünya daha 3G ile yeni tanışırken, ben, 6G ile tanışmanın şokunu yaşıyorum. Bütün G'ler mi bana karşı, anlamadım ki.............
WU JIAO WA /BRUCE, KUNG FU GIRLS 1977-TAYVAN
Y: Shut Yik
O: Polly Kuan (veya Kwan), Lui Ming, Betty Pei Ti, Elsa Yeung, Yeung San San

7.8.09

CIBIL MI CİBİL Mİ? a.k.a NAKED KILLER


Hemen heveslenmeyin filmin adına bakarak. Her ne kadar Neykid meykid de dese, öyle fazla cıbıllıktan mütevellit cibilliyetsiz bir film yok ortada. Arada bir cinsiyet gereği "Ne bu be? Hep kadınları sömür, hep kadınları sömür! Yok mu bir kadın katilin başı çektiği bir film?" serzenişlerim esnasında aklıma gelen Naked Killer, tam olarak kadın sömürüsüne karşı olmasa da ruhu az buçuk tatmin edecek 'değerlere' sahip bir film. Ne 'tam olarak'ı! Düpedüz kadın sömürüsünün bir numaralı filmlerinden biri ya, yine de filmde, kiralık katil kadının kullandığı yöntemi gözönüne alarak, "İyi tamam, idare edeceğiz artıkın" formatında gözardı edilebilecek bir film diyelim, geçelim. Aman ne desem boş! Sömürme sömürtme... Yukardan aşağı bir sevinç nidası; sömürsömürsömürsömür...
Yam abi, üzüldüğüne değmez!

Simon Yam’ın, bu defa kısa süre önce kardeşini vurmuş, bu nedenle psikolojisi bozularak eline silah alamaz vaziyette, arıza bir polis olarak karşımıza çıktığı filmin asıl bombası, üç adet kiralık katil hanım ablayı canlandıran sırasıyla, Chingmy Yau Suk-Ching (Kedicik), Carrie Ng Ka-Lai (prenses), Yiu Wai (kiralık katilleri yetiştiren hoca).

Kız milleti! Hep çorabımız mı kaçacak? Varsın bir seferliğine keyfimiz kaçsın! (ne bir seferi?) Evet, keyfim kaçık, dolayısıyla pek yazma isteğim yok, ne yalan söyleyeyim. Kendimi zorlamak pahasına üç beş kelam edeyim çekileyim bari…

Bilinmedik bir kiralık katil, özellikle erkek kurbanlarını malum yerlerinden gafil avlamak suretiyle terör estirirken, katilin peşinde o cinayet mahalli senin bu cinayet mahalli benim gezen, polis kuvvetinde görevli Simon Yam-filmdeki adını hatırlamıyorum kusura bakmayın- kafasında tüm bu cinayetlerin bir kadın tarafından işlendiğine dair şüpheler oluştuğu esnada, kafasını dağıtmak üzere berbere gider. Hem kadınlara hem erkeklere hizmet verdiği görülen berberde, kız arkadaşının erkek arkadaşının kendisine asılmasından rahatsız olarak adamı oracıkta oyan, dişli ve bir o kadar dişi ‘Kedicik’le tanışır ve kaşla göz arasında aşık oluverir (Gözüm yaşardı). Lakin olaylar kısa süre içerisinde müthiş bir hızla gelişecek ve Kedicik, Yam’ın tarafından bakarsak, sırra kadem basacaktır. Seyircik sen üzülme, çünkü biz bu esnada Kedicik’in tesadüfen karşılaştığı aksiyon graliçası Cindy tarafından bir kiralık katil olarak yetiştirilmek üzere evlat edinildiğini izleyerek, abladan kopmama şerefine erişiyoruz.

Kedicik, kiralık katil olma yolunda yine müthiş bir hızla ilerlerken en önemli silahının bedeni olduğunu öğrenecektir. Yazıyor musun kız arkadaşım? Bak süper notlar çıkarıyorum sana filmden. Kaçırma bunları… Sonrama efendime söyleyeyim, uzun süredir ortalarda terör estiren kiralık katilin de Cindy’nin bir önceki öğrencisi Prenses olduğunu öğrenme şerefine nail olup, gelişen olaylarla finale doğru bu iki afetin kapışmasına tanık oluyoruz.


Valla kaçanlar, kovalananlar, patlayan silahlar, seri akrobatik hareketler ki buna deli işi ya da çin işi aksiyon diyoruz, acayip kamera açıları ve ‘kız seyirci sana dedim, modacı arkadaşım sen anla’ misali çeşit çeşit şapka bu filmde bizi bekliyor. Kategori III'ün kültlerinden denir bu film için... Hmm... Neyse biz şapkalara birlikte bakalım. Sonra dağılalım....................

CHIK LOH GO YEUNG / NAKED KILLER 1992

Y: Clarence Fok

S: Wong Jing (yönetmenden ziyade bu adamı takip etmekte faide var)

O: Simon Yam, Chingmy Yau Suk-Ching, Carrie Ng Ka-Lai, Yiu Wai

2.8.09

BRUCE LEE KLONU GOLDEN DRAGON SILVER SNAKE

Dün akşam sinemaya gideyim dedim. Hazır hala vizyondayken Halk Düşmanları’na (Public Enemies) önceliği verdim. İlk yarısında gül gibi geçindiğim filmle, ikinci yarıda bir kavgaya tutuştum anlatamam. Ama anlatıciğim. Kavganın en büyük etkeni, kusra bakmayın ama, elbette süresiydi. Kaç saat sürdüğüne bakmadan girdiğim film, bünyemin ideal film süresini, gereksiz yere aşınca, haliyle açtım ağzımı yumdum gözümü. Filmin konusunun da bu açıdan pek yardımcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sıkıntıdan uyuşan k*çımla bile gülemeyecek kadar banal sahnelerle dolu filmin bana yaptığı en büyük iyilik, elbette eve dönünce bir mafya filmi patlatmama vesile olmasıdır. Filme geçmeden evvel, Halk Düşmanları ile ilgili hislerime tercüman olacak yazıyı Tersninja ’dan okuyabilir, eşe dosta benim yaptığım gibi armağan edebilirsiniz. Ben geleyim mafya filmime;

God Fre Yho, beybi! ‘Budizmde bir sabır temennisi’ desem yer misiniz? Yoksa illa Godfrey Ho deyip, baştan sizi kaçırsam daha mı iyi etmiş olurum? Üstelik bu defa türkçe dublajlı ve içinde bir adet Bruce Lee klonu da barındıran filmi, ayık kafayla izlememenizi şiddetle salık verirken, ben zaten Damon &The Heathens adlı bir punk-jazz karman çorman grubunun konseri ertesinde izlediğim için fazla içmeden o mertebeye ulaşmış idim. Filme haksızlık etmek istemem aslında. Çünkü türkçeye ‘Altın Canavar’ olarak çevrilmiş 1979 yapımı Golden Dragon, Silver Snake adlı film, şimdiye kadar izlediğim Ho filmleri içerisinde en aklı başında olanı idi (Sanırım amcam ‘80’lerden sonra sapıttı. Her ne kadar ‘80’lerde çocuk olduğumdan, yarım hasarla bu durumdan kurtulsam da, iki tane gül gibi gencin-ki biri abim diğeri ablam olur- heba oluşuna bizzat şahit olmuş biri olarak, bu duruma hak vermemek elimde değil dostlar :D). Dahası ortada gerçekten tek bir film ve sürekli bir senaryo var idi. Hatta bir ara “Ulan, yoksa Godfrey filmi değil mi bu?” diye şüpheye mazhar olsam da, kısa süre sonra kafasına naylon çorap geçirmiş fetişik bir insan evladı görünce şüphelerim eridi gitti. Neyse efenim, adeta ‘Bir mafya filmi nasıl olur?’un dersini(!) veren filmin konusuna kısaca değinmesek olmaz herhalde değil mi?

Arazi mafyasının, yüzü yerine sadece kucağındaki totoş kediyi göstererek konuşan BaBa’sının turistik planları vardır. Bu planlara göre yöre halkını, evleri ve dükkanlarından çıkaracak, ayriyeten bölgede çiftliği bulunan aileyi de ordan sürüp, oteller moteller zinciri kuracaktır. Bu amaçla halka ve çiftlik sahibine baskıyı sürdüren mafyanın motosiklet çetesi -bir God Speed You Black Emperor kadar olamasa da- bir yandan Silver Snake-Johnnie Chan ile bir yandan da ünlü Bruce Lee klonu Golden Dragon-Dragon Lee ile mücadele etmek zorunda kalır.


Totoş kedi Gamera'ya el sallarken

En son mücadeleye kadar da Gümüş Yılan stilinde ustalaşan Johnnie Chan’in canlandırdığı karakter ile, çekçekçi kılıfında ortalarda dolaşan kung fu üstadı Bay Sung’la talimleri esnasında yumurta üstünde, yumurtaları kırmadan yürüme ve yahut gitar teli koparmak suretiyle düşmanı haklamak gibi nice güzel hareketi öğrenme fırsatını yakalarız. Öte taraftan aşçı kılıfında bir dükkanda çalışmaya başlayan Dragon Lee’nin canlandırdığı doğrucubaşı karakterin bir sırrı bulunmaktadır. Öyle ya, fakir ve kimsesiz halkı, Allah vergisi, içten gelen bir iyilikle korumak her babayiğidin harcı değildir. Zira bizim Dragon’un da erkek kardeşi birileri tarafından öldürülmüştür. Dolayısıyla Dragon da, kılık değiştirerek katillerin peşine düşmüştür. Verilmiş sadakamız varmış dostlar! Düşünsenize, kardeşi öldüren adam, mafya babası olmasaydı, işte o zaman yeniden iki ayrı koldan yürüyen bir film seyretmek zorunda kalıp, hafazanallah birbirimizle kanlı bıçaklı olma yoluna kadar gitmeyecek miydik? Ucuz atlatmışız vallahi...



Houston! Burası uzay mekiği Nebula3005! Bir sorunumuz var! Çok uzatmıyorum! Dünyaya geri dönüyorum! Yalnız biraz Bruce Lee klonu vakasına değinmek istiyorum. Kısa ve öz söylemek gerekirse, Bruce Lee’nin ölümünün ardından kendisine benzerliğiyle dikkat çeken ve filmlerde onu taklit etmekten çekinmeyen, hatta isimlerini bile, ‘Bruce Lee’nin kaç değişik versiyonu olabilir bazlı olasılık hesaplarıyla koyan onlarca oyuncu Bruce Lee klonu dediğimiz şeyi oluşturmaktadır. Dragon Lee de bu klonlar arasındaki en ünlülerinden biridir.

Öteki Sinema ’dan ve Metin Demirhan ’ın Fantastik Sinema’sından konuyla ilgili yazı ve resimlere göz atın, benden de yeni bir Bruce Lee klonu yaratmayın. Tersim pistir, dünyanın en enayi insanı da olsam, gün gelecek intikamımı sinsice alacağımdır...

Dublaj harikaları ve Dragon Lee döktürmeye başlarken (Arkadaki ezan sesi de ayrı bir hava vermiş, az sonra hakkın rahmetine kavuşacak gangster bozuntuları için)

Daha önce SHADOW TIGER KILLER FORCE ile çaktırmadan başladığım Beta Video'larımın bloga aktarımının hayırlı uğurlu olmasını diliyor, "eklediğim videolar neden bu kadar kötü ve neden bu kadar az foto var?" diye sormaya hazırlanan okuyucuya da sormadan cevabını verdiğimi düşünüyorum.

YI XIAO YI QUAN / GOLDEN DRAGON SILVER SNAKE 1979

Y: Godfrey Ho

O: Dragon Lee, Johnnie Chan (Büyük ihtimal asıl adı Nick Cheung Lik)

Boş işler bunlar...