6.3.09

GİZEMİN KUNG FU'YLA HARMANLANIP, HAR VURUP HARMAN SAVURDUĞU FİLM; THE 18 JADE ARHATS

Bu yazıyı, uzun yazıları okumaya üşenen tüm dostlara adıyorum! (Sözüm sana değil Misiz Vildan abla merak etme: ) Ne demiş atalarım “Sen kısa iste, ben uyuzluğuna uzun yazayım” hehehe!

1978 yapımı bu filmi çok çok kısa aralıklarla tam üç buçuk kere seyrettim.”Hayrola o kadar mı güzeldi” demeden önce bi dinleyin! Hani şu benim altyazısız ispanyolca dvd’lerim vardı ya hatırlarsanız (kıyak geçiyorum sana, yeni farkettim bu numarayı, zaten onun için her yere yapıyorum farkındaysan, tıkla bakalım. Kendime not: Havam batsın!) işte bu film onlardan biri. Dvd’de yazan isim El Secreto de Shaolin, eşek değiliz ya araştırdık internetten, gördük ki alakasız isimli başka bir film aslında. Şaşırmıyorum, neden? 1 euro’luk devede’den beklentim yok zaten. Allah o esnada “Atıl kurt” dedi, ben de atıldım valla. Bir de ucuz etin yahnisi demişler malum... Ama Allah için, arka kapak cidden filmdeki oyuncuların resimlerini gösteriyor. Hah! Filmin ismini yazmayı unuttum değil mi? The 18 Jade Arhats. Aman... Gözün çıkasıca! Arhat ne ya? Bakamayacağım şimdi sözlüğe, anlarız nasılsa filmi seyrederken dedim! (Kendime not: İşte en büyük hatayı burda yapmışım sanırsam!) ve taktım devedeyi emektara, başladık seyreylemeye. Mükemmel bir açılış sahnesi. Abartının had safhasında ses efektleri eşliğinde, çok kollu Buda figürüyle yapılan kung fu talimi. Hem de önce erkek başrol oyuncumuz Lo Lieh ile (neyse ki tanıdık bir oyuncu), sonra da kadın başrol oyuncumuz Polly Kuan ile, ki bu ablaya dönüp “Sen beni güldürdün, Allah ya da inandığın her neyse o da seni güldürsün!” demek isterim bir gün! Galeyana getiren cinsten çalan müzik eşliğindeki talim sahnesi biter bitmez, gecenin kör karanlığında, pespembe elbisesi ve suratındaki bi ton boyayla parlak ışıklar saçarak ekrana Polly Kuan abla geliverdi. Kadın başına sen misin gece dışarı çıkan! Önü bir erkek tarafından kesilir Polly’nin. İşte bu andan itibaren konuşmalar da başlayıverir. Şimdi, uyduruyorum malum organımdan diyalogları ama hiç girmeyeyim o kısma. Ben daha “Haydaaa” bile diyemeden bu ikisi dövüşe tutuşmasınlar mı? Ardından ortaya Lo Lieh çıktı ama her ne kadar gümüşi elbisesi geceye ay gibi doğduysa da filmin karanlık görüntülerinden kim kimdir seçemiyorum doğru dürüst. Biraz sonra ekrana bu sefer gizemli saman şapkalı, yüzünü tülle örtmüş bir herif çıkınca bu böyle olmayacak, ben bunu bildiğim dilden indireyim dedim. Film indirme meselesine gireyim mi biraz? Alakasız olacak belki ama... Nasılsa bunun devedesini almışım ya gönül rahatlığıyla indirebilirim duygusu geliyor bana böyle anlarda. Sütten çıkmış ak kaşık izlenemi verdim değil mi? Zevklerim dvd piyasası tarafından ya hiç kaale alınmadığı ya da birkaç yıl sonra göz önüne alınarak tek tük birşeyler çıkarıldığı için genelde indirmek mecburiyetinde kalıyorum (Nasıl savunma ama). Ayemsori! Öte yandan indirdiğim filmler vs. piyasaya çıktıkça yeminle almaya çalışıyorum hepiciğini, bak iki gözüm 4 numara olsun! Yalnız benim de şansıma, genelde çer çöp sevdiğim için bu tür filmlerin dvdleri de ucuz oluyor. O halde ne yapıyorsun? “Dvdler çok pahalı, bu şartlarda almakta zorlanıyorum” diyorsan, üzülmeyip hemencecik film zevkini değiştiriyorsun! İşte böyle. İzin verirsen bu da benim vicdan rahatlatmam olsun. Neyse... Filmi indirdik. Bu da aksi gibi ingilizce dublajlı çıktı. Her ne kadar dublaja çoğu zaman karşıysam da bu filmde, ingilizce dublajın filme ayrı bir hava kattığını söylemeden geçemem. Filmin %20 komikliği kesinlikle bundan kaynaklanıyor. Öte yandan, bir kung fu filmini ‘80’lerin Türkçe dublajıyla seyretmek de ayrı zevktir, bunu da şu köşeye not edeyim. Dikkatin dağıldı senin di mi? Git bi çay demle kendine. İçelim şöyle karşılıklı. Hazırsan baştan alıyorum o halde;
Gecenin karanlığında Polly’nin yolunu kesen adam-pek de yakışıklıymış-“bu saatte nereye gidiyorsun? (Türkçe dublaj olsa bir “yavrum” eklenirdi ve hoş olurdu) diye sorunca, Polly karşılık olarak yine türkçe dublajla “Sana ne aslanım” cevabını yapıştırır. Bu ikisi Hayt! Huyt! sesleri arasında dövüşe tutuşurlar. Bu esnada bana göre yavru olan, yavrum dedirttiğim adam, itlik katsayısı zaten gözünden çok önce anlaşıldığı için, kendisini aradan çekip, kadını adamlarına bırakır. Ama Polly bu allasen! Polly dövüşe dursun, bizim (hangi aralık bizim olduysa) Lo Lieh, olay mahalline teşrif eder. Diğer adamlar ortadan yok olmuşlardır. Bizim Lo Lieh, “Böyle genç bir hanımkız, gecenin karanlığında nereye gider acaba?” diye aynı geyiği yapmaya kalkışır. Polly yine biraz hırçındır ama bu sefer hafif cilveli cilveli “Sana ne? “ manasına gelecek şeyler söylemişse de, kanının Lo Lieh’ye kaynadığı açıktır. Ayrıca iki saniye sonra, az önce saldıran adamların son hamlelerinin Lo Lieh tarafından önlenmesi dolayısıyla da olabilir bu gevşeme, şimdi analizini yapamiciğim. İki baş karakterimiz tanışa dursunlar, bu esnada yavrum dedirttiğim adamın öldürülüşü de(Ben de anlamadım, dedim ya, “demedim mi?” sahne karanlıktı diye, o esnada güme gitti herhalde) sepet şapkalı, gizemli amcanın kulağına gitmiş, bizim Lo Lieh’nin öldürdüğünü öğrendiğinden kelli de, yardımcısına hemencecik Lieh için “Kimdir, kimlerdendir?” sorularını sorar. Yardımcının öğrendiği kadarıyla Lo Lieh kılıçşördür ve kasabaya düello yapmak amacıyla gelmiş, hatta birçok kişiden de randevu alarak er meydanına çoktan çıkmıştır. Biz de o halde hep birlikte er meydanına bağlanarak, adettendir, “Hayde bre pehlivan” diyelim Lo Lieh’ye. Karizmaya bak be! Vur ağbi, helal! Öhöm! Pardon, bazen fazla kaptırıyorum kendimi. (Kendime not: Daha filmin 15. dakikasına gelemedim, zira 1,5 sayfa doldurmuşum. Okuyucuya not: Valla üç(!) sayfadan fazla yazmıyorum, endişeye mahal yok!) bu arada bizim Lo Lieh’nin garip kung fu’sunun ünü tüm kasabaya yayılmıştır, kendisiyle dövüşmek isteyenler sıraya diziilmiştir. Boş zamanlarında ahşaptan çok kollu Buda heykeli yaptığına şahit olduğumuz Lieh’nin zanaatkar yönünü de görmüş olduk böylelikle.Her ne kadar bu abi kırmızı elbisesiyle ekranda kan çanağı bir görüntü meydana getirse de film hiç öyle değil. (Kendime not: Biraz hayal kırıklığı yaşadım elbette, lakin azıcık şu kan olayına ara versem, biraz Heidi Maydi seyretsem fena olmaz) Tüm düellolar saygı çerçevesinde. Ta ki ertesi günkü düellodan önce bir adamını Lo Lieh’yi haklamaya gönderen kung fu üstadına kadar. Hoş pek üstad olmadığını, evi basan Lo Lieh’nin “Biraz ayıp olmuyor mu?” desturlu nutkunun hemen ardından, adamı orda haşatlamasından anladık zaten. Burda durup Lo Lieh’nin garip kung fu stilinden bahsetmekte yarar var. Nedir? Kısaca Diamond Lohan Palm’dır. (Okuyucuya not: Bak nasıl kısa anlattım gördün mü?) Filmin düğüm noktası burasıdır zannımca zira, daha da sonraki sahnede itlik yapan kung fucunun cesedini inceleyen aile eşrafı, cesedin göbeğindeki dana gibi el izini görünce “It’s him” der. Lakin Bu “him” kimdir, işte bu, filmin en süper sorularından biridir. Yönetmen amcaya, “Tebrik ediyom abi, insan bi filmi ancak bu kadar anlaşılmaz kılar” demek istiyorum izninizle. Neyse daha sayacağım için yönetmen hakkında (içimden tabii) hepsini burda harcamak istemiyorum. Kardeşinin intikamını almak isteyen Hayumin (öyle anladım), Wangçungwey adlı, Lohan Palm kung fu stili ile nam saldığını öğrendiğimiz tipik kötü adamın -beyaz saç-sakal- evini basar. “Kardeşimi sen öldürdün-Beni gördün mü ki ne biliin?” karşılıklı konuşmalarından sonra beyaz saçsakal wangçunwey, adamın üstüne, kocaman çivili bir döşeme düşürerek oracıkta ölmesine sebebiyet verir. Sanırım burda bayağı bir kan olacak ama dedik ya görüntüler çok karanlık, hiçbir şey görülmüyor diye. Yazık oldu sahneye! Polly hayranları merak etmeyin, onu unutmadık. Geliyorum az sonra inşallah, film izin verirse. Ölüm olayından sonra bir kere daha gizemli sepetşapkalı amcayı “Eğer Lohan Palm’ı bilen başka biri daha varsa onu bulup, ortadan kaldırmalıyız” derken görürüz. Aslında gayet güzel ilerliyor film de anlaşılmaz birşeyler var. Dur bakalım, hayırlısı. Yeniden beyaz sakallıylayız. Kılıcını kabından çıkarıp, Kuyunpong’la düelloya gittiğini karısı ve kızlarına söyledikten sonra ortadan kaybolarak, ki kısa süre sonra ölüm haberi evi yasa boğacaktır, en nihayet dakikalar sonra Lo Lieh’yi görme fırsatını izleyiciye bırakır. Lo Lieh’nin başı o aralar kendini öldürmek isteyen insanlarla çok yoğundur. Yalnız ne zaman teke tek dövüşe kalsa, Polly ortaya çıkarak onun yerine dövüşür. Bu dövüşler öyle normal dövüşler değildir ama yanlış anlaşılmasın. Oyun bozanlık etme, filmin en güzel bölümleri olan bu dövüşlerden birine birlikte bakalım;
Lo Lieh’ye, “dövüşü kaybedersen kellini alırım” diyerek meydan okuyan adamla, “Lo Lieh’nin yerine ben dövüşeyim ama kaybedersem sen yine onun kellesini alırsın” diyen Polly’i dengenin en önemli unsur olduğu top üzerinde çıplak ellerle dövüşürken görüyoruz.

Biraz atlayarak ilerledim ama geri dönersek, ak sakallının ölümünün ardından ailesi, intikamını almak için adam tutma arayışına girer. Bu esnada tesadüfen kung fusuna şahit oldukları Polly’e öneri getirdilerse de, Polly’nin, sanki daha önce Lo Lieh için dövüşüp, her dövüşten galip çıkan o değilmiş gibi “Benim Kung fum yeterince iyi değil, ama bu iş için daha uygun birini tanıyorum” diyerek Lo Lieh’yi önermesi manidardır. Cinsiyet açısından bakacak olursak ilk kertede “Olur mu canım böyle şey” diyerek kadın bünyeleri kızdırma potansiyeline sahip bu replik, böyle şeyleri hiç iplemeyen bendeniz için aslında Polly’nin ne kadar hinoğluhin, pardon hinkızıhin olduğunun göstergesidir. Zira öyle ya, başkasını kullanmak varken ne diye kendimi ateşe atayım. Neyse işte...
Ak sakallının kızlarından biri “Babamın katilini bul, kulun kölen olayım Lo Lieh” diye salya sümük (bak bu sefer çekinmeden sümük dedim. Size olmaz mı hiç arada bir, dilinize bir sözcük gelir ama ağzınızdan çıkaramazsınız bir türlü, işte öyle birşey, işte öyle birşey...) olayına girerek adamı kandırır. Birşey söyleyeyim mi bu film anlatmakla bitmez, gerçekten. Şöyle genel olarak toparlayayım bari (Acıdım sana canım okuyucu. Ya da olayın diğer yüzüyle bir kere daha “Yemedi di mi?” diye sorabilirsin, her daim izinlisin bunu sormak için).
1. Yanına her delikten çıkmayı başaran Polly’i de alan Lo Lieh, beyazsakallının intikamını almak için Kuyunpong’u bulmak üzere yola çıkar. Yol boyunca heyecanı hiç azaltmayan, fantastik sahneler bizi karşılayacaktır. Bunların en güzellerinden biri ölüm ve doğum adı altındaki iki odaya Polly ve Lo Lieh’nin ayrı ayrı yaptığı yolculuktur. Polly burda da Lo Lieh’ye kıyamamış, “Hadi sen doğum odasına gir bari” diyerek, niye olduğunu hiç anlayamadığım “ana şefkatini “ bir kere daha göstermiştir. Doğum odasına giren Lo Lieh’yi çalgıcı kadınlar karşılayıp, aklını zehirlerken, ölüm odasına giren Polly’i ise uzay yolunun kapılarını andıran otomatik kapılardan çıkan kungfucu hayaletler karşılar.
2. Ölüm ve doğum odasından kurtulan Polly ve Lo Lieh kan kardeşler(!), ne kan kardeşi, hafif sevgili olma yolunda ilerlemişlerdir, dışarı çıktıklarında bu sefer, Lieh’ye meydan okuyan bir budist rahiple karşılaşırlar. Rahip, inancından dolayı kellesini alamayacağını ama eğer kendi isteğiyle vermeyi kabul ederse, düello sonrası seve seve kelle paça yapabileceğini belirtir. Lütfetti kendisi. Yalnız “Of ne yenir biliyor musun şimdi!”. Ağaç gövdelerine yapılan saldırıdan ibaret olan bu düello’ya hızlı olan kazansın diyerek girilir. Biliyoruz Lo Lieh kazandı. Geçelim. Sıradaki!
3. Bu sefer karşılarına yine ormanda kafasındaki başlığıyla oğlan çocuğu imajı veren Budist bir rahibe çıkar. “Valla ben ‘hafif’ kung fu kullanıyorum. Yerse gel bir dövüşe tutuşalım” diye Lo Lieh’ye meydan okuyan rahibeye, bir kere daha “Yenilirsem onun kellesini alırsın ama ben dövüşüyem” diyen Polly cevap verir. Bir bambu dalının üzerinde tek ayak durmaya dayalı olan bu düelloda (bana bakma valla ne biçim düello diye, ben gördüğümü anlatıyorum) mimikleri ve tokalarından sonra, sivri dilini de sevdiğim Polly, hinkızıhinliğini bir kere daha göstererek, “Niye rahibe oldun ki? Et yiyemezsin, balık yiyemezsin. Hiç evlendin mi? Aa anladım, kocan senden sıkıldı ve terketti, sen de rahibe oldun di mi?” diyerek ölümcül lafını da soktuktan sonra rahibenin konsantrasyonunun çok afedersiniz içine ederek, düşmesine sebebiyet verir. İkinci düellodan da alnımızın akıyla çıktıktan sonra kısa bir ara verip bir iki şeye değinmek istiyorum. Bir; Polly’nin suratını adeta komik ötesi duruma getirmiş makyajına karşılık, rahibenin makyajsız ama sade süper yüzünün yarattığı kontrasa ve de düello sonrası Lo Lieh’nin rahibeye dönüp “Gördüğün gibi kung fu’da her yol mübah!” lafına. İşte hönk! olmanın tam yeri. Hırkız kung fucular. Bir kere o laf ninjalara ait tamam mı! (Kendime not: Ninja sevgim dağları taşları aşmış). Neyse...Sıradaki!
4. Son olarak karşılarına son derece prensipli bir adam çıkar. “Sadece üç koşul altında öldürürüm” diyen bu adamın 1. Rüzgar esmiyorsa, 2. Yağmur yağmıyorsa, 3. Adamı sevmediysem, olarak öne sürdüğü koşullar altında Polly manidar dilini bir kere daha çıkartıp şöyle karşılık verir; “ İş ölmeye gelince Lo Lieh de üç koşul altında ölmek istemez; 1. Rüzgar esmiyorsa, 2. Yağmur yağmıyorsa, 3. Ve ölmek istemiyorsa”. Söyleyecek söz var mı? Geçelim, sıradaki!
Aa! Herkes nerde? Ama daha yeni dördüncü sayfaya geçmiştim!
Bu filmin konusu nerde diye bana hiç sorma. Zira filmin adının 18 Jade Arhats (Budist heykelcikler) olduğunu söylemiştim değil mi? Lakin hepitopu 88 dakika süren filmin 55.dakikasına kadar bu arhatların lafı dahi geçmiyor. Geçtiği zamansa öğreniyoruz ki, Polly’nin babasına ait 18 adet Arhat’ın 9 adeti çalınmış. Bu hanım kızımız da heykelleri bulmak için dedektif olarak yollara düşmüş. Aman sanki anlamadın, beyazsakallı ve sepet şapkalı gizemli adamın aynı kişi olduğunu! Yazdım işte ne var! İşte heykelleri de bu amca çalmış. Beyazsakallının katilini bulma olayına ise hiç girmiyorum. Zaten olsa olsa olmayan katili bulmama olayına dönüşür ki o bile karıştırmaya yeter. Peşisıra, sanki Lo Lieh ile çok kollu Buda figürünün karşı karşıya kalmış hali gibi Lo Lieh ile aksakallıyı karşı karşıya getiren doyurucu bir final sahnesinden sonra, “Peki Lo Lieh ne ayaktı? diye soran okuyucuya “Okuduğun yeter. Sence de artık seyretmenin zamanı gelmedi mi?” diyerek son darbeyi de şöyle vuruyorum;
“Yönetmenin sadece üç filmi olduğunu baştan söylesem okumaya dahi tenezzül etmezdin belki okuyucu. Bu da sana attığım ilk, ama son olmayan kazık olsun! “
Gizemin kung fu ile harmanı! THE 18 JADE ARHATS (1978)
Y: Cheung Chieh (Ting Ping Film Company-Tayvan)
O: Polly Kuan (Vallahi cinsiyetten değil ama bu filmde övgüyü hakeden yegane kişi bence Polly Kuan. Pekin Operası eğitim olmamasına rağmen, kısa sürede taekwando, karate ve judo gibi savaş sanatlarında eğitim alarak, başarılar yakalamış, bir yıldız) , Lo Lieh, Chang Yi, Lung Fei, Ching Kuo Chung

Okuyucuya son not: Hiç "teknik" dövüşlerden bahsedemedik değil mi? Desene yer mi kaldı!

7 yorum:

shingetsu dedi ki...

budist heykeller de güzelmiş:P
bu tarz filmlerde böyle heykeller..enteresan walla..daha önce görmüş demeyelim ama senden okumuş değilim:)

Tugba dedi ki...

"Bu tarz" derken her zamanki aşağılayıcı tonu sezmedim sanma:), lakin sana bi çift lafım var Shingetsu-badesu; Ben sana Lost'a beş basacak gizemli bir filmden söz etmişim, sen hala otur, Lost izle. Ayıptır, günahtır! Geleceksin bir gün sözüme ama şu an sakalım olmadığından kelli sözüm de dinlenmiyor, farkındayım. Bu arada, ben kaçıncı bölümde kalmıştım Lost'ta? Gelince bana versene yeni bölümleri:))

shingetsu dedi ki...

hahahahahah!!kesinlikle ve kesinlikle 'bu tarz ' derken bir aşağılama söz konusu değildir ninca-sama:)
lost da 5. sezon 6 bölümdeyiz biz şu an. ben sana hepicini vermiş miydim acaba 5. sezona kadar hafıza yoklaması yapıp bilgilendireceğim seni..saygılar usta:P

vildan dedi ki...

Yok Ninja valla bu güzel yazıyı okumayacağım. (-okudum aslında-) Sadece seni sevdiğim için inan bana. Okursam bu yazıyı sanki daha uzun yazılar yazacaksın gibi bir hissiyatım var. Yaa,bu Tugba çok uzun yazıyor,bakmayayım ben artık yazılarına diyeyim ve bloguna girmekten vazgeçeyim istiyorsun ama olmaaazz!Vazgeçemem!Japon ve Çinli'yi nasıl ayıracağım sonra?

Asosyal dedi ki...

Shingetsu,
Ben sana hatırlatırım gelince merak eyleme.

Misiz Vildan abla,
Hayat kısa be abla! Uzun yazılarla tüketmek niye di mi? :)

vildan dedi ki...

Şahane uzun yazılar yazıyorsun... Sabrına hayranım ninja!.. Şimdi de asosyal mı oldun? Yok canım!Yolculuklarda yanına biri oturunca yerini değiştiren benim:)Çünkü uzun yolculuklarda, bu bir fırsattır derim ve genelde kendi kendimi dinlerim:)) Sen ise yanındakiyle hemen muhabbete girensin.. Yazılarının sadık bir okuyucusu olarak iyi bilirim:))
Eee! Bu durumda mümkün mü asosyal olman? O dediğin benimdir olsa olsa:)Ömür senin için çoook uzun!
Yazıların da uzuuuun olsun!Keyfince:))

leventt dedi ki...

Ya bu filmi ayıptır sölemesi minikken lahmacun salonunda izlemiştim. hatta lahmacun siparişlerini eve geç götürdüğüm için (filmin sonuna kadar izlemiştim) acayip azar işitmiştim.Vay minikliğim vayyy. :)

Boş işler bunlar...