30.1.09

HOR GÖRME N'OLUR İÇİNE SOK SENİN DE OLUR! / ONE ARMED BOXER

1960’lar ve 70'ler, Jimmy Wang Yu için verimli yıllara benzer. Yarattığı Tek Kollu efsanesi ile ardı ardına çevirdiği filmler her vizyona girdiğinde olay oluyor, ortalık tek kolunu kesen gençlerle doluyordu (bir yazı nasıl çarpıtılır görünüz). Daha önce The Master of Flying Guillotine vs. One armed Boxer’la açılışı yapıp bloguma aldığım bu efsaneyi, film sonrası tek kolunuzu kesmeyeceğinize söz verirseniz “aile boyu” formatındaki blogumda devam ettirmek istiyorum. Madem sondan başlamış idik başa doğru gidelim. Herşeyin bir kuşla başladığı One Armed Boxer’ı hep beraber seyredelim.
Kuş deyince sanki konuya ortadan girmiş gibi oldum ama alakası yok. Vallahi cinsinin nadir olduğu bu kuşla başlıyor herşey. Tavernada gündüz vakti takılırken, iki okulun öğrencileri bu kuş yüzünden birbirlerine girerler. Haksızlık yapan “Hook”(!) çetesini güzelce bir benzeten, henüz tek kolu yerli yerinde duran Ching Te okuluna mensup Tien Lung, nam-ı diğer Jimmy Wang Yu, kung fu’nun dalaşma aracı olmadığını bilmekte ama haksızlığa gelememektdir. Bu yiğit genç, akşam olup evli evine köylü köyüne döndüğü vakit, okuluna dönüp arkadaşlarının tüm suçunu üzerine alarak (Saftirik işte) ustasından okulun adını kavgaya karıştırdığı için özür diler. Yüce gönüllü Usta, Tien Lung’u falakaya yatırıp kıçına 3 şaplak cezası verdikten sonra affeder (Şiddete gel!). Herşey yoluna girmiş gibi gözükmektedir ama rakip okul “Hook” çetesinin ustası, öğrencileri tarafından kandırılıp herşeyi başlatanın Ching Te okulu olduğunu düşünmeye sevk edilir. Halbusu ne alakası var? Onuru parça pinçik edilen Usta, siz misiniz benim okulumu küçük düşüren deyü deyü Ching Te okulunu basar. Bu ana dikkat! Zira bir filmin ta en başında, önce öğrencilerini harcamayı adet edinen ustalar dolayısıyla iki okulun ustasının, dövüş ettiği nadiren görülen birşeydir. Ching Te okulunun iyilik timsali hocası ayıptır söylemesi, diğer hocayı pataklar. Aman Allah! Hook çetesinin hocası durur mu hiç, onur monur kalmadı öğrencilerinin önünde. “İntikamım pis olacak hülayn” diye bağırarak orayı terk eder. Paranın gözü çıksın sayın seyirci! Niye dersen kendin gör; bu herif bastırdı parayı, Şangay’ın “top fighter”larını topladı evine intikamını aldırmak için. Hep birlikte önden arkaya sayalım. Ayrıca ikinci film The Master of Flying Guillotine vs One Armed Boxer’da nerden çıktığını anlayamadığımız tiplerin aslında nerden çıktığını da anlayacağız. İki adet Taylandlı. Ayaklarında çarık var ama dövüşürken çıkarıyorlar. Benim gıcık olduğum zurna sesi vardı ya, bu filmde daha az rahatsız edici boyutlarda. Ayrıyeten dövüşçüler, ikinci filmdeki uyuza nazaran daha efendiler. İşte hintlimiz de yerli yerinde. Bunun kolları uzamıyor ama amuda kalkıp başdöndürücü bir hızla yürümek gibi bir yetisi var ki şimdiye kadar gördüğüm en dandik numara buydu. İşte bir tekvando üstadı, bir judo üstadı ve değme kabuslara taş çıkartacak görüntüsü ile Okinawa’dan geldiği söylenen, ama film boyunca hiç “japon” kelimesinin geçmediği bir dövüşçü. Annemin çok sevdiğim deyişiyle “Ha çirkin şey” olarak tanımlayabileceğimiz vampir dişli(!) bu insan azmanı, kaş ve saçlarının gürlüğüne bakılacak olursa resmen japondur. Ayrıyeten filmde Tek Kollu’dan sonra gelen en önemli unsurdur. Aman ha! Ona göre! Hepsini saydık mı dövüşçülerin? Bi saniye bakıyorum... Ah! İki Tibet’li lamayı unuttuk. Ki hatırlarsanız ikinci filmin ortaya çıkışını sağlayan unsuru bu iki lamaya borçluyuz. Saydığımız “top fighter”lar parada anlaştıktan sonra başta size anlatma gereği duymadığım Ching Te okulunun sahip olduğu fabrikayı basarlar. İşte Tek Kollu’nun tek kollu kalış hikayesi. Yürekleri dağlayan bir hüzün hikayesi. Fazla duygulanırsam n’olur beni affediniz. Önce adil bir müsabaka olarak başlayan karşılıklı dövüşlerde hep top fighter’lar hep tapfaytırlar galip çıkınca bizim Tien Lung öne atılır. Japonun öğrencilerinden birinin kolunu kırarak ilk galibiyeti Ching Te’lere kazandırmışken, vampir bozması japon (abi hayranınım) ortaya atılıp tek hamlede (artık ne biçim vurduysa öküz çok afedersiniz) Tien Lung’nun sağ kolunu kopararak Tek Kollu şanını ona armağan eder. Dur! Lamaları atladık ama hiç atlanacak gibi değil! Bu lamalardan biri, sen şehir hatları vapurundan yürüttüğü can yeleğini al, elbisenin içine gizle. Sonra da yeri geldiğinde şişir babam şişir. Darbe geçirmez can yeleğinin arada bir bozuk çıktığını da lamanın sinirlendiği an şişmeye başladığı zaman farkettim doğrusu. Ama çaktırmıyorum. Bi de taylandlılar dövüşmeden önce geleneksel danslarını zurna eşliğinde icra ederken bizim Tek kollu olmadan önceki Tien Lung’nun hocasına dönüp “hocam ben çok korktum. Bu ne allaasen”demesi var ki, hocanın “Bilmiyorum evladım, ben de anlamadım ki” demesi de hoştur (Tamam biraz kıvırmış olabilirim). Valla işte Tien Lung’un malum kaderinin ardından okulda kimse kalmamacasına herkesi temizleyen tapfaytırlar olay mahallinden uzaklaşırken, hayatta bir tek bizimkini bırakmışlardır ki bu da yaptıkları en büyük hatadır elbette. Hmm... Bir sayfam dolmak üzere... Gene abarttım biraz. Bu noktada ben de, baba-torun tarafından bulunup iyileştirilmesi olayını, film gibi değil de fotoğraf kareleri göstererek anlatan film gibi yapıp, az önce okuduğunuz gibi olayı anlatmış olayım (Ne biçim cümle kuruyorum be! Ben bile anlamıyorum sonra yeminle...). Burda bizi ikinci filme bağlayan bir sahne de görürüz; Tien Lung tıpkı ikinci filmde uçan giyotin ustasını nasıl haklaması gerektiğini dere kenarında bulduysa burda da aynen “bu herifin kafası su şarıl şarıl akarken çalışıyor zaar” dedirten bir hisle dere kenarında torunla birlikte otururken intikamını nasıl alacağını keşfeder (En azından ben öyle hissettim). Fantastiko unsurunu abartmadan yeteri miktarda kullanan film Tek Kollu’ya baba tarafından akupunktur öğrettikten hemen sonra, diğer kolunu riske atarak ölümcül bir darbe nesnesine çevirmek adına elini ateşlere sokup sokup tüm sinirlerini öldürmesine vesile olur. Tarkan’ın lavlara mavlara girme sahnesi gibi birşey yani. Yandığı andan itibaren filmin sonun kadar kapkara kalacak (!) bu el ne kıymetlidir yarabbi. Artık vurduğu şeyi onbin parçaya ayıran bu güzide elin sahibi Tek Kollu (insan mısın abi sen?) intikamını gönül rahatlığıyla almak için yola koyulur. Sadece elini şey etti sanırsanız aldanırsınız.







(Tek Kollu ve Kara Yumruğu )



Hangi aralık yaptı bilmiyorum ama adamın tüm ‘vücüdü’ fit oluvermiş haberimiz yok. Sırayla
düşmanlarını haklamaya başladığı esnada bir, tabuttan dirilircesine ellerini kullanmadan yerden hortlama sahnesi var, bir, tek parmak zeni gösterip -ki dünyada bu işi yapan sayılı usta var. Hatta artık yok bile olabilir-hem var hem yok. Zira son usta 89’da ölmüş diye biliyorum. Ama neyşınıl belgeseli yalancısıyım ben- adı üstünde tek parmak üstüne amuda kalkıp gidişi var ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Abi çekiyon mu? Duramıcam abi daha fazla...Çiiizz..(Tek Parmak Zeni)

Bu arada Toro’nun Tarkan Viking Kanı’nda Çinliler için dile getirdiği gibi “Siz kalabalık milletsiniz. Bir eksik, bir fazla. Birşey farketmez” der gibi herkesi haklayışı, kung fu biliyorum diyerek bizi bol bol keklemesine rağmen takdire şayan , ne yalan söyleyeyim. Filmin tüyosunu veriyorum hazırsanız; eğer şişebilen bir lamayı haklamak istiyorsanız göğsünün iki parmak altından, siz de iki parmağınızla saldırın ki can yeleği patlasın ve uçarak ortamdan uzaklaşsın.

(Ay şişirdiniz beni valla carcarcar!)

Püf noktamıza da verdikten sonra asıl kavgamıza, japona gelelim. Tek Kollu’nun kara yumruğunu sıka sıka, eciş bücüş birşeyler yaparak havayı sıkıştıran Japonun sağ koluna bir darbe indirmişliği var bende göz yaşları sel... Bu dünyaya iki tek kol fazla diyen biri varmışçasına inen darbeyle kolu kopan japon oracıkta ölürken, Tien Lung, başı dik, gönlünü ak bir vaziyette, boş gömlek kolluğunu sallaya sallaya, süper bir müzik eşliğinde ortamdan uzaklaşır.
Tek Kollu efsanesinin başladığı 1967- One Armed Swordman ‘den, 1969- The Return of the One Armed Swordman, 1976-One Armed Swordman vs. 9 killers, 1971-One Armed Boxer, 1975-The Master of Flying Guillotine vs One Armed Boxer’a gelene kadar Jimmy Wang Yu, jönden halk çocuğu ile öğreten adam karışımı bir karaktere geçmiş gözüküyor. Hafif western müziklerini çağrıştıran ambiyans müziği eşliğinde, küçük fantastiko öğelerini aperatif olarak alabilir, bu arada her zamanki hayır dualarınızı da edebilirsiniz. Unutmayınız ki bugün gülüp geçtiğiniz bu filmler, birgün gelir Devede oynatıcınızın içinde dönmek suretiyle evlerinize konuk olabilir, işte şu an içinde bulunduğunuz gafleti çok pis şekilde size geri döndürerek intikamımı her an alma tehlikesini de içinde barındırabilir.







(Nülya, göremiyorum. Göremiyorum Nülya! )



Jimmy Wang Yu ve Tek Kollu efsanesinin asıl başlangıç filmi olan One Armed Swordman ile ilgili daha güzel bir yazıyı rahmetli Metin Demirhan'ın blogundaki bu adresten okuyabilirsiniz. http://fantastiksinema.blogspot.com/2007/06/yilan-ve-akrep-teknii-kung-fu.html
.....................................................................
Birkaç gün yokum. Gözünüz aydın. İki favori Arnıld filmimden biri olan Terminatör’de mevzu bahis Termi’nin dediği gibi “Geri dönücem” der, yalnız, öğrenme sürecinde abime müthiş acılar çektirdiğim araba sürme meselesini hala kıvıramadığımdan, tırlan falan dönmeyeceğim konusunda da içinizi rahatlatırım. Benden selam olsun Anadolu’ya (kamyon şoförü gözlüklerimi taktım tabi o ayrı)...

29.1.09

MİKADO'NUN, AY ÇOK PARDON, CENOVA'NIN ÇÖPLERİ

Mavi ışığa doğru yürü! Orda hayatın sana bahşettiği yegane şeyi göreceksin; çöplüğü!
Geçen gün Genova'nın biricik şikayet ustası Sırma Hanım'la konuşurken (Bu sefer oyacak beni kesin! Kendisini rezil ettiğimi düşünüyormuş burda yazdıklarımla. Halbusu ne alakası var? Seni sevmesem buraya adını dahi yazmam kü!) sergiler başta olmak üzere ana etkinlik merkezi Palazzo Ducale'nin yakınında, bu mavi ışığın geldiği yeri göstererek, burayı bar sanıp girmek için yeltendiğini ama yerin çöplük çıktığını söyleyince farkına vardım. Tarihi şehirin sokakları, ablamın 80'lerde giydiği, benim de paçalarından çekmek suretiyle çıkarma görevi ile onurlandırıldığım blucini gibi daracık olduğu için haliyle büyük çöp konteynırlarını koyacak yer yok. Onun için yer yer boş buldukları binaların altına, böyle dışarıya ilahi bir mavi ışık vererek çöp odacıkları yapmışlar. Tarihi merkezden çıktıktan sonraki yerleşim alanlarında plastik, cam, kağıt ve diğer ortaya karışık çöpler için büyük büyük büsbüyük konteynırları bulmak çok kolay. Gördüğüm kadarıyla insanlar da bu konuda bilinçliler. Üşenmeden ayırıyorlar çöplerini. Hayır arkadaşım. Gidip çöpleri karıştırıyor değilim. Ama cam güzeli şeklinde, cam kenarına oturup izlediğim oluyor tabi ara ara:) Ben de ev arkadaşımın saboteleri haricinde mümkün olduğunca ayırmaya çalışıyorum ama her seferinde plastik torbasında kağıt, kağıt torbasında cam bulunca canımdan bezer bi hale gelerek "Yeter ulan, ben mi kurtarıcam İtalya'yı be" diyerek cellallendiğim de olmuyor. değil Velakin Allah düşmanımın başına pasaklı ev arkadaşı vermesin diyor, bir sonraki güzide Canova belgeselimizde buluşmak üzere hoşçakalın diyorum.

28.1.09

ELİMDEN İÇKİ DE GELİR BİÇKİ DE / THE LADY ASSASSIN

Yüce Çin imparatoru, veliahtını belirlemek için oğullarına fare göndermiştir. Hönk demeyin anlatıyoruz işte. Veziri azam, imparatora, 14.oğul hariç diğerlerinin fareleri hiç sallamadığını söyler. 14.oğulunsa bırakın gönderilen farelere iyi bakmayı, onlardan çocuk bile doğurttuğunu, şimdi farelerin sayılarına sayı katarak çoğalttığını eklmeyi unutmaz. 14.oğulun bu vefası karşısında çok duygulanan imparator kararını vermiş, ölümünden sonra tahta geçmesi için 14.oğulu seçmiştir. Tabi bunu zırt diye açıklamaz kimseye. Durduk yerde diğer oğlanların hışmına uğramak istemez herhalde. Vasiyetine 14.oğlun adını yazar ve hep birlikte onu, sarayın büyük salonunun tavanına gizlerler. Biz dönüp biraz 14.oğlanı tanıyalım. 14.oğlan, dana gözlü, sayısı üstünde yaş itibariyle ufacık bir oğlandır. Sırça köşkünde koruyucusu, aynı zamanda hocası olan Usta (Norman Chu) ve onun iki kız öğrencisi ile birlikte yaşar. O da içten içe imparator olmak istemekte ama ağbilerinden biraz da olsa çekinmektedir. Ağbi dediysek (Selam olsun Numan Ağbi) film, 14.oğlana rakip olarak tek bir ağbiyi, 4 numerolu malın gözü ağbiyi kaale almıştır. İşte bu 4 numero ortalığı, memeden yeni kesilmiş çocuklara bırakacak bir tip değildir. İmparatorun ölümünden sonra tahta geçecek kişinin kendisi olması için elinden geleni ardına koymayacak, bir kere daha filme renk katan öğenin kötülük olduğunu ispatlayacaktır.
Müsadenizle filmin kendi açımdan en güzel unsuruna, 14.oğlanın hocasına geri dönmek istiyorum, yani Norman Chu’ya. Duel to Death’de Damian Lau’ya nazire yapar gibi beyazlar içinde gördüğümüz Chu, biraz hoyrat bir tiptir. Kendisine saldıranlara karşı, kılını kıpırdatmadan iki kız öğrencisini üstlerine salmaktan çekinmez. Eh! Boşuna yetiştirmedi ya! Yasuaki Kurata, Hiroyuki Sanada, David Chiang’tan oluşan favori oyuncu aileme (ki en babaları CÜCÜ'dür) geç katılmış Norman Chu’ya daha sık döneceğimden şimdilik konumuza devam edelim.
4 numerolu ağabey, 14.oğlanın imparator koltuğuna oturacak olması ile ilgili duyumlar almış, henüz gerçek mi değil mi bilmiyor olmasına rağmen oturup beklemek yerine harekete geçmeyi yeğlemiştir. Tahtı ele geçirebilmek adına mensup olduğu Ching Hanedanının düşmanı Han’larla işbirliği yapar. Nitekim Lady Assassin’i işte bu noktada tanırız. Aslında biz onu birkaç sahne evvel hoyrat ustanın balık yakaladığı gölün orda görmüş idik. Usta ile Lady Assassin arasında birşeyler olacağının kokusunu da almış idik. Burda Norman Chu’nun sol yanağındaki gamzesine daha yakından bakalım istiyorum.
Lady Assasin, hattat olan amcası ve amca kızı ile birlikte yaşamakta, Ching’lerin Han’lara yaptığı baskılar nedeniyle ayaklanma planları düzenlemektedir. 4 numerolu bu durumu kendine çevirmek için Han’lara "Ben imparator olursam size imtiyazlar tanıyacağım ama siz de bana vasiyetnameyi çalıp, tahta oturabilmem için yardım edin bakalım" der. Oldu bu iş. Lady Assassin’i bir sonraki sahnede, ‘kadın her yerde kadındır’ der gibi perçemlerini ninja kıyafetinden salmış vaziyette görürüz. Müthiş bir soygun sahnesi seyrediyoruz şu an.
Başarıyla çalınan vasiyetnamede ne yazmaktadır az buçuk biliyoruz değil mi? Yeni imparator olarak 14.oğlanın adı! 4 numero ah başıma gelenler vah başıma gelenler diyerek dövüne dursun hattat amca “panik yok beyler, ha 14 olmuş ha 4 olmuş mandarincede allaasen. Tek bir fırça darbesiyle düzeltirim ben onu şinci” der. (Niye çocuklara numara verdiklerini şimdi çaktım. Hatırlarsanız 8 diagram pole fighter’da da böyle bilmem kaçıncı kardeş delirdi, bilmem kaçıncı kardeş dağa kaçtı gibi birşeyler gevelemiş amma velakin her zamanki gibi elime yüzüme bulaştırıp konuyu hemencecik kapatmış idim). Hoop, işte bu kadar! Şimdi Lady Assasin’ e yeniden iş düşüyor ve iş vasiyetnameyi yerine geri koymaya kalıyor. Ama o kadar kolay değil bu sefer. Çünkü gamzeli Chu olay mahallini basıyor. Saniye farkıyla vasiyetin geri konulduğunu değil de çalınmaya çalışıldığını sanıyor. Tam Lady Assassin iyi sıyrıldı be derken’e’, kadının perçemlerini özgürce dışarda bıraktığı ninja başlığı Chu tarafından aniden çıkartılınca, sırma saçlar rüzgarda Chu’nun kalbine kalbine savruluyor. Elinde Lady Assassin’in saç tokası, öylece kala kalan Chu’yu "Bu kadından sana hayır gelmez abi" diyerek teselli ediyorum.
Konumuzu gereksiz tüm ayrıntıları yazdıktan sonra şu andan itibaren güzelce kısaltabilirim. Gözünüz aydın! İmparator ölüyor. Malum vasiyetnamede ne yazıyorsa o oluyor; yani 4 numero imparator koltuğuna oturuyor. Ama imparator olmak kolay mı? Han’lara verdiği sözlerin hiçbirini tutamadığı için Lady Assassin ve amcası, 4 numeroya karşı tavır alıyorlar. 4 numero 14.oğlanı sürgüne gönderiyor. Onuru kırılan 14.oğlanın öcünü almak için Chu harekete geçiyor. Bu sefer kendi dövüşüyor merak etmeyin. Her ne kadar öyleymiş gibi anlatsam da kadın parası yiyecek bir tip değil. Yalnız bu sahnede Chu’nun gözlerine tutulan ışık ne anlama gelmektedir kırk yıl düşünsem anlayamayacağım sanırım. Ee ne demişler nato kafa nato mermer! Tüm güçler zalim 4 numeroya karşı birleşmiştir artık. Bir diğer deyişle Chu ve Lady Assassin aynı taraftadırlar. Hanların kendinden ayrılması ile gücü azalan imparator 4 numero –sıkı durun- bir japonu badigard olarak işe alır. Ne varsa japonlarda var diyorum işte gözünüzle görün. İşler kızıştı değil mi? Gittikçe artan aksiyonla kendimden geçmiş vaziyetteyken, Norman Chu’nun bembeyaz elbisesi kana boyanıp al al olmuş, göğsünden çıkarıp Lady Assassin’e uzattığı tokayla da L. Assassin’in yanakları al al olmuştur. Amma heyhat! Duysun dağlar taşlar! Duysun ırmaklar çağlayanlar! Önce amcasının hemen ardından da Chu’nun öldürülüşü ile kessen her bir damarından intikam çığlıkları fışkıracak Lady Assassin imparator 4 numeroya hakkettiği dersi vermek için artık hazırdır. Son sahne; altın ninjalar, kılıç şakırtıları, dönemine göre ustaca kullanılmış tel tekniğinin müthiş numaraları, uçanlar, kaçanlar ve son olarak şöyle gerim gerim arkama yaslanıp seyrettiğim Lady Assassin’in önce japonu belinden kesmesi sonra da 4 numeroyu karpuz gibi ortadan ikiye biçmesi. Müthiş filmin müthiş sonu. Kadın intikam filmlerinin klasiklerinden birini daha seyrettik. Hayırlı uğurlu olsun.
1982 yapımı Lady Assassin, her ne kadar başrolüne bir kadın karakter almış gibi görünse de öyle değil. Lady Assassin’den daha çok diğer karakterleri izlediğimiz bir filmle karşı karşıyayız. Bu dediğim filmin intikamcısının bir kadın olduğu gerçeğini değiştirmez tabi. Yine de Shurayukihime (Lady Snowblood 1973) gibi kadın karakteri çok ön planda tutan, yahut konuyu kadın karakter etrafında işleyen bir film değil. Onu demeye çalışıyorum. Beri yandan hiç bitmeyen entrikaları, telde cambazlık tekniğinin süper numaraları ile müthiş bir film olduğu da su götürmez bir gerçek. Filmde gıcık olduğum tek birşey olduğunu eklemeden de geçemeyeceğim; kadınların saçlarındaki tokalar dövüşürken sürekli fıkır fıkır hareket halinde olduklarından konsantrasyonumu alerjik reenkarnasyon boyutuna taşıdılar. Filmin de tek abidik yanı bu olsun, napalım.
Sırası mı bilmiyorum ama azıcık kadın intikamcı azıcık da iki sahne dolayısıyla bana bu filmi hatırlatan başka bir ‘kadın’ filminden de iki laf edeyim bari. Tokyo Gore Police. Önümüzdeki ay Bağımsız Filmler Festivali İf!de de gösterilecek. Daha ilk dakikada “Ya bu meymenetsiz mi oynuyor be” diyerek seyretmeye başladığım Tokyo Gore Police’de Ruka rolünde izlediğimiz -kimilerine göre şiddet ikonası oluvermiş Eihi Shiina- aynen Lady Assassin gibi düşmanlarını bol bol ikiye ayırıyor. Yalnız burda japon ve çin filmleri arasındaki bir farktan da söz etmemek olmaz. Daha doğrusu iki ırkı kendimce nasıl ayırdığımdan söz edeyim. Misal çekik gözlü birini ‘yanlışlıkla’ biçiverdiniz. Eğer kanı arza yükselecek kadar basınçla fışkırmışsa anlayın ki o kişi bir japondur. Yok eğer, ne fışkırması, kesilmesine rağmen şöyle bir çevresinde halka yapıp bırakıyorsa kan, anlayın ki o kişi çinlidir. İşte böylece bu tüyoyu da gerekli bir bilgi olarak saklayınız. Ne diyordum...Diğer ‘benzer’ (kime göre benzer bana göre tabi beğenemedin mi?) sahne de L.Assassin’deki toka ile Tokyo Gore Police’deki bilezik sahnesi. Söyledikleri şey açısından alakası yok ama neyse... “Şimdi, siz benim filmimdeki şiddete laf edeceğiniz ama önce dönüp bir gerçek hayatta olan bitene, en azından düz okumayla reklamlara bakın. Şiddetin kendisi aslında içimizde” diyerek’ten’ ilk filmini çeken, aslında makyaj ve görsel efekt uzmanı Yoshihiro Nishimura’yı tebrik ediyor ve gelecek filmlerini sabırsızlıkla bekliyoruz abi diyorum. Nishimura beni nereye bağladı? Peki, hep beraber dönüp bakıyoruz Machine Girl’e. Çok sabırsızsın çocuğum sen ikide bir ne alaka diyorsun. Bir dinle önce! Görsel efektlerini Nishimura’nın gerçekleştirdiği, Nietzsche’ye Barbar Conan üzerinden (cehaletime güzel bir örnek daha),ikinci kuşaktan gönderme yaparak “Bizi öldürmeyen, daha da güçlü kılar”(!) diyen Machine Girl, piyasaya çıkan diğer adıyla One Armed Machine Girl, sevdiğimiz One Armed Swordman ya da Boxer efsanesine yeni bir soluk getirmişti (Yakuzanın saçları Suehiro’nun Midori animesindeki cücenin saçları gibi çok karizmaydı laf aramızda). The Master of Flying Guillotine ile başlangıç yaptığımız One Armed Efsanesini en kısa zamanda buraya taşıyacağımı da bildiririm. Siz deyin 6 ay, ben diyeyim 1 yıl. O kadar kısa yani!
The Lady Assassin 1982
Shaw Brothers yapımı
Y: Chin-Lu Ku
O: Lau Suet Wah (lady assassin), Norman Chu (Usta), Anthony Lau (4 numero), Max mok Siu Chung (14.oğlan), Yeung Jing Jing (Chu’nun kız öğrencilerinden biri), Cheung King Yu (Chu’nun kız öğrencilerinden diğeri)

27.1.09

CENOVA'NIN LEZZETLERİ / CANESTRELLI

Pesto, focaccia, gnocchi'den hemen sonra -biraz geç de olsa- sıra, Liguria'ya has canestrelli'ye geldi. Bildiğimiz limon aromalı kurabiye. Tarif de vereyim mi?
1,25 su bardağı un (180 gram diyi),
100 gr tereyağ,
bir yumurtanın sarısı (beyazı da olabilir, bakamayacağım şimdi sözlüğe)
60 gr vanilya (evet yoğun bir vanilya tadı da var)
yeteri kadar şeker (böyle tarifte hiç görmemiştim)
üstüne depudra şekeri,
Gerisi bildiğiniz gibi. Afiyet olsun.

27 Ocak Salı, ertesi gün,
Evde Canestrelli yapan binlerce insan, ağır vanilya kokusu dolayısıyla kendinden geçti. Olaya müdahale eden ilkyardım ekipleri insanları kendine getirmede son derece başarısız. Blogunda verdiği canestrelli tarifinde yüksek dozda vanilya kullanımına sebebiyet veren Ninja Tuğba, her yerde aranıyor. Polis had safhada tehlike arzeden bu kişiyi görenlerin kendi müdahale etmeyip hemen polisi aramasını söyledi. Dakika dakika gelişmeler burada. Bizden ayrılmayın (Annem olsa "Yok! yapışalım bari" derdi.
Efenim geceyarısı "60 gr vanilya kullanılır mı yahu" diyerek yatağımdan hortladım. Çektiğim vicdan azabı dolayısıyla bu düzeltmeyi buraya ekliyorum. Düzeltme sayılmaz ya diyeceğim şu; yukardaki tarif yanlıştır. Yapmaya kalkmayın. Zatin bildiğimiz kurabiye. İsteyen klasik tarifi kullanabilir ama, ona karışamam artık...

26.1.09

THE ADULT EMPIRE STRIKES BACK / CRAYON SHINCHAN

(Crayon) Kureyon Shinchan, 5-6 yaşlarında anasına ismiyle hitap eden, ikide bir anasının rujunu kullanıp vücudunun muhtelif yerlerine resimler çizen (pipisine fil çizmişliği vardır), sürekli poposunu açıp gösteren, edepsizin önde gideni bir insan(!) evladıdır. İlk defa Shukan Manga Akushon (Weekly Manga Action) adlı seinen (yetişkin erkek) dergisinde boy gösterir. Yoshito Usui’ye ait olan manganın animeye dökülüşü ise 1993 yılına tekabül eder. Manga, veledi zurnanın alası Shinchan’ın ailesi ve yaşadığı çevreyi konu alır. Bana kalırsa-her zamanki gibi kalmaz ya- Simpsons(!) ya da Southpark kadar potansiyeli olan müthiş komik bir animeyle karşı karşıyayız. Yalnız internet Shinchan açısından çok zengin değil maalesef. Uğruna ikinci anavatanı İspanya’lara kadar gitmeme rağmen çoktan ordan taşınmış olduğunu öğrenmem de hayal kırıklığı yarattı doğrusu. Öyleyse elimizdekilerle idare edelim ve 2001 yapımı Adult Empire Strikes Back adlı dokuzuncu uzun metraj Shinchan filmini kısaca tanıyalım.
Anime, 1970 Osaka Dünya Fuarı’nda açılıyor. Dünya 21.yy’a hızla yaklaşırken, “Progress and Harmony for Mankind” temalı fuarda 20.yy Müzesi’ni ziyaret eden yetişkinler çocukluklarının çizgifilmlerini, yiyeceklerini, akla gelebilecek her türlü şeyi yeniden görerek nostalji rüzgarına kapılırlar. Ertesi gün televizyon kanalında yayınlanan “20.yy Müzesi” adlı programı seyreden her yetişkin hipnotize olarak çocukluklarına döner. Hipnoz olayının arkasında, yaklaşan 21.yy’ın, geride kalan yüzyıldan çok daha kötü olduğunu düşünen, o yüzden insanları geçmişe geri götürmek isteyen, saçları tam ‘70’ler Beatles elemanları tarzı bir adam vardır. Tüm yetişkinler, teker teker “kendi istekleri” doğrultusunda kamyonetlere doluşup “karargah”a doğru yola çıkarken, bizim ufaklıklar, başta Shinchan tabi, ebeveynlerini geri döndürmek için ellerinden gelen herşeyi yapacak, Shinchan’ı az buçuk tanıyanlar daha iyi anlayacaktır ya, ‘kötü’ adamın anasından emdiği süt burnundan gelecektir. (Yanda, birkaç yıl önce yumurtadan çıkarak ailemi genişleten Shinchan Ultra Kahraman görülmektedir.)
İsteyen burdan iç edebilir;http://www.animesuki.com/series.php/336.html
En sevdiğim sahnenin videosu da budur; http://www.youtube.com/watch?v=ap5hGJqcYXo

25.1.09

MÜMKÜNSE BİR DÖVÜŞ TALEBİM OLACAKTI / THE SEVEN GRANDMASTERS

Usta Shangkuan Cheng’a 30 yıllık emeğinin karşılığı olarak imparator tarafından okulun cephesine asması için bir onur tabelası hediye edilmiştir. Tabelanın asılma töreni esnasında, herkes sıraya dizilmişken, fırlatılmak suretiyle tabelanın asılacağı boşluğa isabet eden bir not Usta Shangkuan Cheng’ın geleceğini değiştirecektir. Kim tarafından yazıldığı belli olmayan bu notta Usta’ya hitaben “ Büyük bir dövüşçü olduğunu kanıtlamaktansa bir ünvandan medet ummak daha kolay tabii. Kiangnan Şampiyonunun kim olduğu hala tartışmalı” yazmaktadır. Şanına herkesin önünde gölge düşüren bu nota karşılık Usta Shangkuan Cheng, aslında tören sonrası emekliye ayrılma kararı almasına rağmen, takdir edersiniz ki boş duramaz, Çin’in en büyük 7 ustası ile dövüşmek ve gerçek Kiangnan Şampiyonu olduğunu ispatlayabilmek amacıyla kızı ve üç öğrencisini yanına alarak yola çıkar. Tadından yenmez bir yol hikayesi bizi bekliyor dostlar. Ama önce tam bu noktada kocaman bir köşeli parantez açıp biraz saçmalamak istiyorum. İşte açtım; [ Valla usta Shangkuan koskoca usta olmuş ama kendini geliştirememiş zaar. Bir nota tav oldu. Hoş benim takıldığım şey çok başka birşey! Tabelanın asılacağı yere saplanan not vardı ya, her ne kadar bu not bir bıçak yardımıyla tahtaya saplandıysa da Usta Shangkuan’ın, benim günercin lanetimi (nalet de olabilir) biliyormuşçasına notu, bir haber günercininin getirdiğini söylemesi manidardır. Altyazının yalancısıyım valla billa. Parantezi kapatalım hoop. ]
Yola çıkmıştık değil mi? Hep böyle insanları yarı yolda bırakıyorum huyum kurusun... İlk karşılaşmada filmimizin asıl gizemi ile tanışma olanağı yakalıyoruz. Pai Mei tekniğinin ustası olan Shangkuan, rakibi ustayı alt eder ve oradan ayrılır. Ama ortada ölüm falan yoktur. Zira bu dövüşler son derece centilmence yapılmakta, ölümcül darbeler gösterilse dahi uygulanmamaktadır. Nitekim ilk dövüş sonunda yenilen usta, bizim Shangkuan Ustayı tebrik eder. Şimdi Uğurcum geri alalım. Neden derseniz; bir sonraki sahnede ilk ustayı ölmüş vaziyette evindeki cenaze töreninde görürüz. Halbusu biz onun ölmediğini gözümüzle görmüş idik. Bir sonraki sahne daha da acayiptir ama. Dövüş alanında birinci ustanın cesedi yerdeyken başında Usta Shangkuan durmakta, bu resme de çerçeveyi ekleyen birinci ustanın erkek kardeşi olmaktadır. Sevgili yönetmen amcam, acaba montaj sırasında bir karışıklık falan mı oldu? Nedir? Üstünde çok durmayalım o halde devam edelim. Kung fu’nun 7 büyük ustasından ikinci ustayı da yenilgiye uğratan Usta Shangkuan, üçüncü rakibine doğru yola çıkmışken biz de ustaya “çırak” olmaya çalışan çömezle tanışırız. Maymun tekniğinde bir numara olan üçüncü usta ile marifetlerini konuşturan Usta Shangkuan yine galip gelirken, çalılar arasında onu izleyen çömez yalnız olmadığını fark eder. Ak sakallı, sepet şapkalı başka biri daha dövüşü izlemektedir. Ak sakallı bu adam-ki yüzünü görmeyiz-bizim çömeze “bu herif çok iyi. Kung fu öğrenmek istiyorsan kesinlikle onun öğrencisi olmalısın. Süper Pai Mei teknikleri var. Yok, seni öğrenci olarak kabul etmez ise na şu benim adresim bilmem ne tapınağına gelesin. Ben sana öğretirim” der (Ak sakallı rahatsız edilmesin diye tapınağın ismi bilerek verilmemiştir.) Bu andan itibaren bizim çömez Usta Shangkuan’ın peşine takılacak ve öğrencisi olabilmek adına türlü şebeklikler yapacaktır ki bu noktada bana Jackie Chan’i hatırlattı. Bu arada Usta Shangkuan havanın sıcaklığı ve yaşın da etkisiyle hastalanır. Eh tabii. İki de bir soğuyup sırtında kuruyan teri dolayısıyla hastalanan ustanın sırtına, kızı adam olup bir havlu koyaydı bak bakalım hastalık mastalık etki eder miydi dağ gibi adama. Neyse efenim film bu ya, ustanın hastalığı sırasında bizim çömez hafiften göze girer. Usta biraz iyileşir, dördüncü ustayı da yenerek gerçek Kiangnan şampiyonu olduğunu ispatlamaya üç usta daha yaklaşır. (Yarabbi sen bu yazıyı okuyana sabır ver, Amin!) Beşinci usta, itlik yaparak dövüşten önce ustanın kaldığı hana, onu öldürtmek içün adamlarını göndermiştir ama nafile. Bizimkiler hepiciğini haklarlar. Ertesi gün Usta Shangkuan da beşinci ustayı arenada haklar. Bundan sonra yüce gönüllü ustamız kesin ve net olarak çömezi öğrenciliğine kabul eder. Usta Shangkuan aslında bir sır taşımakta, kimseye güvenemediği için de çömezin öğrenci olarak kabulünde tereddüt etmektedir. Zira yıllar önce kendisi daha çömez bir öğrenci iken ustası, Pai Mei’nin 12 tekniğini içeren kitabı kendisine emanet etmiş ve onu canı pahasına korumasını tembihlemiştir. Amma velakin, genç Shangkuan bir elinde bu kitap, teknikleri çalışırken, dokuz tekniği öğrenmesinin hemen ardından saldırıya uğrayarak geri kalan üç tekniğe ait sayfalar çalınmıştır. İşte o günden beri ensesinde geri kalan tekniklerin çalınma korkusunu hep hissetmekte bu da insanlara temkinli yaklaşmasına sebebiyet vermektedir (Adamın ruh durumunu biraz abartmış olabilirim).Gelelim çömeze; Önceleri diğer öğrenciler tarafından hep hırpalanan çömez de yavaş yavaş izle ve öğren tekniği ile kendini geliştirmeye başlamıştır. Peygamber devesi tekniğinde uzman altıncı usta ile çekişmeli geçen bir dövüşün ardından yine, yeni ve yeniden galip gelen Usta Shangkuan omuzlara alınıp tezahüratlar eşliğinde yedinci usta ile karşı karşıya getirilir. Ben diyeyim Mercidabık Savaşı arazisi, siz deyin Malazgirt Meydan Muharebesi. Bir heyecan kasırgası, bir sevinç fırtınası sormayın gitsin. Bizim usta hafiften sendeler bu esnada, yedinci büyük kung fu ustası da bu durum karşısında “Sen hastasın. Ben seninle dövüşmem ama kabul edersen öğrencilerimiz dövüşsün.” der. Öğrenciler karşı karşıya gelir. Shangkuan’ın eski üç öğrencisi yenilir ama durumu bizim çömez kurtarmıştır. Usta Shangkuan’ın şanını yeniden kazandığı an. Tokalaşılır ve eve doğru gerisin geri yola çıkılır. N’oldu? Bitti mi sandınız? Daha kung fu filmlerinin “olmazsa olmazı” intikamdan bahsetmedik ki, nereye? Hayatın acı gerçeğini öğrenmeye hazır mısınız? Kendini ustaya yetim olarak tanıtan çömez aslında yetim metim değildir. Babası öldürülmüştür ve amcası, çömez yeterince güçlü bir insan oluncaya kadar babasının katilinin kim olduğunu ona söylemeyeceğini yemin etmiştir. Bizim çömez de güçlenmek için Usta Shangkuan’ın peşine takılmış, Allah da biliyor ya kung fu üstadı olmayı başarmıştır. Sanırım katilin kim olduğu konusunda kafanızda birşey oluştu. Amca, katilin Usta Shangkuan olduğunu söyler. Hani birinci usta vardı ya montaja kurban giden! İşte o usta bizim çömezin babası çıkmasın mı! Göz yaşlarını içine akıtarak, babasının intikamını almak adına, ustasının karşısına çıkmak için biraz daha ekmek yemesi gerektiğini bir şekilde algılamış olan çömez sepetşapkalı, aksakallı’nın kendisine verdiği adrese gider. Aksakallı, çömeze, öğrendiği 9 pai mei tekniği karşılığında diğer üç tekniği öğretmesin mi! Hemen akabinde çömez, usta Shangkuan’a meydan okumaya gider. “Babanı ben öldürmedim. Öldürsem niye inkar edeyim yahu” diyen usta Shangkuan da ikna edemez intikamdan gözleri kör olmuş çömezi. İkili dövüşmeye başlar, çömez hafiften hocasını benzettiği sırada bizim sepet şapkalı, ak sakallı “nıhaha babanı ben öldürdüm” diyerek ortaya çıkmasın mı. “Hayda, atillamayda” dediğinizi duyar gibi oldum. Bu aksakal, usta Shangkuan’ın ustasının ilk öğrencilerinden biriymiş meğer. Usta Pai Mei tekniği kitabını Shangkuan’a bırakınca çok bozulmuş. O yüzden de kitabı çalmaya kalkmış. Şimdi geri kalan dokuz tekniği de öğrenerek kendi intikamını almak üzere ortaya çıkmıştır. Çömez, aksakallının önüne atılarak karşılıklı 12 pai mei tekniğini konuştururken, usta Shangkuan zannımca o an aydınlanarak 12 tekniğin asıl vurucu noktasının birbirleri ile olan bağlantısından geçtiğini farkederek çömeze “ejderha yakalayan kaplan tekniği, deri değiştiren çıngıraklı yılan tekniği, ejderha kuyruğu tekniği, şimdi elleri üstüne duran Buda tekniği, haydi havada yürüme tekniği yap” diye taktikler vererek çok afedersiniz aksakallının şeyine vurdurmak suretiyle, yenilgiye uğratmayı başarır.
Sade anlatımı ve dövüş sahnelerinin rahatlıkla okunuşu sebebi ile çoktan kung fu klasikleri arasına girmiş 1978, Tayvan yapımı son derece akıcı bir film seyrettik hep beraber. Var ya Corey Yuen abi, vallahi büyük bir insansın. Yavaş çekimde oynatmadan dahi kalkıp tekrar edilebilecek ne güzel dövüş sahneleri yapmışsın. Burda takdir görmüyor ama abi bu hareketler. Bir kaç yıl önce kaplan tekniği ile arkadaşlardan parça koparmaya çalıştıysam da aldığım tepkiler nedeniyle sadece yanak alma tekniğine indirgemem gerekti. Hareket de böylece güme gitti tabii. Corey Yuen (The Drunken Master, Zu Warriors, The One, Fist of Fury, So Close, Romeo must die vb.), filmin dövüşlerinden sorumluyken aynı zamanda beşinci ustayı canlandırarak (itlik yapan) oyuncu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Yönetmen Joseph Kuo, Shangkan Cheng rolünde Jack Long (Master of flying guillotine vs. One armed boxer, Ninja Hunter vb.), Çömez rolünde Tayvanlı aktör Yi-min Li (Ninja the final duel, Death Chamber vb.), ustanın kızı rolünde Nancy Yen (şahsen tanımıyorum) birarada güzel bir ekip oluşturmuşlar. Kill Bill’de, Gordon Liu’yu Pai Mei rolünde aksakallı dede rolünde izlememizi işte bu filmlere borçluyuz. Şu an ellerim kaşım kaşım kaşınmakta, ah keşke çok sevgili abim yanımda olaydı da hafif hafif ellerimi üstüne kaşısaydım dedirtmektedir.

BİR NİNJA DESTANI / SHINOBI NO MONO

Ninja olmanın ne meşakkatli olduğunu suratımıza tokat gibi çarpan bir filmden sözedeceğim. Hep dalga geçecek değiliz ya! İşte 1962 yapımı Shinobi no Mono, yani Ninja.
Entrika, cinayet, intikam, romantizm (!), kısaca ilk anda akla gelebilecek tüm nitelikler bu filmde karşımıza çıkıyor. Ninja eğitimi almaya hazırlanan toy delikanlı Goemon’un (Raizou Ichikawa), tam olarak ne olduğunu bilmediği halde, gözünde yücelttiği ninjalık müessesesine adım atarken yaşadığı sancılar, ninjanın hası olduktan sonra ninjalık makamının aslında ne kadar ‘acımasız’ olduğu gerçeğini anlama sürecini anlatan bir film Shinobi no Mono. Daimyou Oda Nobunaga’yı (Tomisaburo Wakayama) ortadan kaldırma planı yapan ninja klanı efendisi Sandayuu Momochi (Yuunosuke Itou)-ki ninjalar ninjası bir kişiliktir (Özellikle dikkat edilmesi gereken kişi)- ninja’nın tüm özelliklerini sergileyen müthiş bir karakter çizer film boyunca. Sandayu, gözüne genç Goemon’u kestirmiş, onu ninja eğitimi alması hususunda yönlendirmiştir. Efendisi tarafından pohpohlanan Goemon bir sevinçle babası ile konuşurken filmin felsefik çıkarımını babanın ağzından alırız; “İyi de” der, Goemon’a babası, “ninjalar ne için yaşarlar ki? Tekniklerini öğrenmesi zordur. Üstelik hayatlarını sürekli tehlikeye atarlar” vb. Kulağu çekilesi Goemon, baba lafı dinlemeyerek hayatının hatasını yapmıştır zaten. Bir de üstüne biz gitmeyelim. Efendisi tarafından, “ninja için hedefe giden her yol mübahtır” sözü eşliğinde, biraz da “şantajla” Oda Nobunaga’yı öldürmekle görevlendirilen Goemon’un, bu süreçte karşılaştığı ninja hayatının gerçeklerini ve kazın ayağının her zaman göründüğü gibi olmadığını gösteren son derece “ciddi” bir filmle karşı karşıyayız.
Shinobi no Mono bir sekizlemenin ilk filmi. Yaklaşık 1575 ile 1616 yılları arasındaki Japon tarihinin gerçek kişiliklerinden yola çıkılarak yapılmış tam sekiz film. İlkinden tokat yediğim için diğerlerinden tekme, yumruk, bilimum ninja yıldızı yememek adına gelin yazımıza burda son verelim (Tembellik ağır bastı, napalım).
Y: Satsuo Yamamoto
O: Ichikawa Raizo, Wakayama Tomisaburo (Lone Wolf and Cub’ın Ogami Itto’su-yüce kişilik, her ne kadar bana biraz fazla tombul geldiyse de...) Ito Yunosuke, Fujimura Shiho.
Bu film beni başka bir yere yöneltti; Koca cüsseli ve kedili film karakterlerine. Elimde az buçuk birşeyler var bu konu hakkında ama yeterli seviyede değil henüz. Birlikte tekrarlayalım.
1. Hellboy 2. Maço filmlerin babalarından Fernando di Leo imzalı La Mala Ordina’daki Luca Canali 3. Shinobi no Mono, Geleceğin Ogami Itto'su, Oda Nobunaga 4. Eva Mendes'in kıvrımlarına adanmış bir filmin kahramanı The SpiritAklıma ilk anda bunlar geldi. Neyse geldikçe ekleriz olmadı...

23.1.09

WATARI WATARI, BİR KÜÇÜK OĞLAN

SİHİRLİYMİŞ PABUÇLARI, SİHİRLİYMİŞ URGANI, BİR DEVE KUŞU VARMIŞ KURTARIRMIŞ ONLARI
Hayır, bizim ninja oğlan Watari’nin, Abdullah gibi ne sihirli pabucu var, ne de zora düştüğünde onu kurtaracak devekuşu. Ama bunların yerine ışınlanma, ağzından ateş çıkarma, gökkuşağı yapabilme gibi daha acayip yetenekleri ve boyundan büyük bir baltası var. Tarihteki ilk baltalı ninja, Watari’yi tanımaya hazır mısınız?
Watari the Ninja Boy (Dai Ninjutsu Eiga Watari) 1966 yapımı bir japon filmi. Ninja olayına hep Çin gözünden bakacak değiliz ya! Arada bir ninjanın anavatanı Japonya’ya da uğrayacağız elbette. Aslını söylemek gerekirse ben de bilmiyorum neden hep Çin ağırlıklı çalıştığımı. Halbusu benim ilk göz ağrım japon filmleridir. Neyse, ilerki zamanlarda üşenmezsem japon sayısını arttırmaya çalışacağım ‘örtmenim’. Sola yatık saçları, dolgun yanakları, boynunda sanatçı atkısı, sırtında baltası ile Watari, saçları Watari’ye simetri oluşturacak şekilde diğer tarafa yatık olan babası ile mutlu mesut yaşamaktadır. Bu arada Iga ninjalarına mensup iki ninja klanı arasında ölesiye mücadele vardır... Araya telefon girdi lafımı unuttum. Hay telefonu çıkaranın...Ya şekerim, ortada çalınmış mı kırılmış mı bi ninja kodu vardı tamam mı. Klanlardan biri bu kodun diğerinin eline geçmemesi için önce bulmak istiyor o yüzden de ver Allah ver, hayatta kimse kalmamacasına ninjaları birer birer öldürüyordu. Benim asıl anlatmak istediği, konu değil zaten. Onu filmi seyrederken de normal olarak anlayacaksınız. Ama burda Watari’nin olayı ne, onu öğrenmek lazım. Watari –cik mik değil artık. Küçük ama yüreği ‘büsbüyük’ bir insan evladı. Kendisi en hasından ninja olduğu gibi ninjaların da en birinci arkadaşı (Bütün bu yazım şekli ‘örtmen’ kelimesini kullandığım için değişti. Aklıma ilkokul 1. sınıf geliverdi). Klan ninjaları ortadan kaldırma kararı verince, ağaç yaşken eğilir misali, çocukların ninja eğitimi aldığı okulu bir anlamda uyarmak için Watari ortaya atılır. Toplasan Watari’den 3-4 yaş anca büyük olan okulun ‘usta’sı ile önce hafif dalaştıysalar da kısa süre içerisinde arkadaşlık hisleri ağır basarak arkadaş olacaklar, hep birlikte Watari şarkısı eşliğinde ‘kötü’ ninja klanına karşı savaşacaklardır (Sanırım konuyu biraz çarpıttım. Bir sakınca görmüyorum kimse seyretmeyeceği için hehe). Watari şarkısı eşliğindeki dans sahnesi benim en birinci sahnem, örtmenim. Watari bu sahnede müthiş bir performans göstererek gökkuşağı yapmış sonra da eliyle silmiştir ki ağzım açık bir karış onu seyrettim. Durun daha bitmedi. Ne atraksiyonlar var bu filmde, biraz daha derine inelim. Watari oğlanın en birinci yeteneğinden bahsetmedik daha. Işınlanma yeteneği. Film boyunca kabak tadı veren, hayatımda gördüğüm en kötü ama en kötü görsel efekte sahip filmlerin arasına hiç çekinmeden sokacağım bu filmde Watari, böğrüne böğrüne gelen her türlü silahtan ışınlanma yeteneğiyle ‘kolaycana’ sıyrılıyordu. Öte yandan boyundan büyük baltasını çok fazla kullanmamakla birlikte bir sahnede ağzından ateş çıkardı ki pes doğrusu. Filmin kime hitap etmek için çekildiğini, yani çocuklara mı büyüklere mi, tam anlayamadım ama diyeceğim o ki her iki insan evladı için çekilmeye çalışılırken heba mı olmuştur acaba? Heba kelimesini ciddi boyutlarda anlamayalım. Sonuçta ortada zaten karikatür olarak çekilmiş bir film var. Bu filmden sonra 1970’lerde çekilmiş bir film daha var ama ben bilmem vallahi. Cehaletimin Türkiye sınırlarına takıldığımından dolayı içim kan ağlayarak izleyemediğim bu film umarım bir gün karşıma çıkarak Watari Watari diyerek’ten’ kollarıma koşar.
Filmin en sevdiğim taraflarından biri nedir? Tabi ki şarkısıdır. Ses benzerliğinden dolayı hiç sevmememe rağmen çocukken deli gibi seyrettiğim (sado-mazo huyum kurusun) nostaljik çizgifilmimiz Yakari’yi de hatırlatıyor olması vesilesi ile Watari unutulmaz bir filmdir. Ayrıyeten Watari’yi canlandıran çocuk oyuncunun performansının da göz doldurduğunu söylemeden geçemem. Filmin diğer oyuncuları hakkında geniş bir bilgiye ulaşamadığım için birşey diyemiyorum (Çok da aramadım ya). Belki ilerki zamanlarda rastlarım, buraya da kayda geçiririm.
Y: Sadao Nakajima
Animasyonla karışık görsel efektler
Ben bu video ekleme olayını çözemedim ya! Al! on saattir bekliyorum yine eklesin diye...Daha fazla dayanamayacağım burdan bakıveğ! Videolar için;
videoŞarkının sözlerini yazmayı unuttuk;
Kage da, oboro da, Gölge ve sis
Hayake da, kumo da, fırtına ve bulutlar
Ono da, shimaki da, balta ve ölüm çemberi
Shuriken da, ninja yıldızları
Doko de umarete? nerde doğduğunu
Doko kara kita ka? nerden geldiğini
Dare mo shiranai kimse bilmez
Shonen ninja! Ninja oğlan
Watari... Watari'nin (Anacım Starman gibi gökten düşmedi ya, babası olduğuna göre....) Haydi hep beraber:)

DİKKAT MESAİ SAATLERİ İÇİNDE GREV YAPILIR, GREVDEYKEN PSP OYNANIR

Bir aydan sonra kendimde yeniden gezmek için güç bulmuş, Pisa üzerinden Lucca, Floransa ve San Gimignano’ya geçmek için yollara düşmüştüm ki trene bindikten yaklaşık yarım saat sonra biletçi amca, biletimi deldikten hemen sonra bana şöyle bir bakıp, ‘Bugün grev var, tren Pisa’ya kadar gitmeyecek’ dedi. Olay bu sabah, birkaç saat önceye tekabul ediyor. Apar topar olmasa da saat 9 olmadan gerisin geri Genova’ya dönen tren bulmak umuduyla bir sonraki durakta indim. Grev’i 'genel' mesai saatleri içinde yaptıklarından dolayı sabah 9 ile akşam 5 arası çalışmıyorlar (Bu saatlerden önce ve sonra çalışıyorlar ama...Hiç çalışma, beni de yanıltma be kardeşim. Hakkını istemene birşey diyen yok ama... Ama da ama yani...). Giden bilet parama mı yanayım, sabahın köründe kalktığıma mı yanayım, ‘ulan iki gün internetten uzak kalırım ne güzel’ hissiyatıma mı yanayım bilemedim. Hata bende tabi ki. Haber alma kaynaklarını kontrol etmem gerekirdi. Sanıldığının aksine ve kendimin de büyük bir şaşkınlıkla karşıladığı üzre çok sinirlenmedim. Tek gıcık olduğum nokta “Bu işyerinde grev vardır” manalı bir pankart görememiş olmam. Büyütmenin anlamı yok (Kendimde hafiften bir Buda oluşumu gördüm. Kulak memelerim de biraz daha sarkarsa tam olacak.) Bugün olmazsa yarın olur be güzelim diyor asıl saçmalığıma geçiyorum. Az önce Pisa’ya gerçek olmasa da sanal yoldan gitmiş bulundum. Eski olmasına rağmen benim yeni oynama fırsatı bulduğum, Taito Legends Power up adlı, eski atari oyunlarını ‘Ne günlerdi be’ diyerek yad edmemize olanak veren bir Psp Geymisi sayesinde. Klasik oyunumuzun adı Baloon Bomber, yeni versiyonu ise Baloon Bomb 2005. Yeni versiyonundaki arka planlar İtalya’nın mutena kentlerini yanstıyor. Dolayısıyla gitmeye gerek kalmadı sanırım.
Aslında bir ‘aslında’ daha var. Baloon Bomb’u az önceye kadar oynamamıştım Psp’de. Çünkü eskiden beri başka bir oyuna takığım ben. The Legend of Kage’ye (Ninjalar tarafından kaçırılan Prensens Kirihime’yi kurtarmak için seferber olan iga ninjası Kage’nin kısa macerası. Kage bazen yapraklar arasında bir ateş parçası bulup alır ve transa geçip tüm ninjaları elma gibi ağaçtan döker ki en sevdiğim bölümdür). A ne göreyim! Hem eski hem de yeni versiyonu mevcut. Ama psp’deki eski versiyonu da atarideki versiyonundan çok ufak bir ayrıntıyla farklı. O da bendeki versiyondaki Prenses’i kaçıran ninjalar onu bir arabaya bindirmiyorlar, doğrudan kavradıkları gibi koltuk altında karpuz misali uçuruyorlardı (Yine de biraz atma payı vermiş olabilirim kendime). En sevdiğim kalıp olan ‘İşte böyle...’ diyerek yaşlı teyzelerin arasına karışmak için bu nadide günde, Cuma Pazarı’na doğru yol alıyorum efendim. Gelecek oyunlarda buluşmak dileğiyle diyelim:)

22.1.09

MILANO SİNEMA MÜZESİ

Sosyal oluşum düşmanı, gereksiz geziler fatihi, ultra kahraman(!) kırıntısı arkadaşınız bugün tek başına minicik bir müzeyi ziyaret ediyor; Milano Sinema Müzesi’ni. İsteyen peşime takılabilir tabii ama mümkünse münasebet kurmayalım. Havamda değilim.
Orjinal adıyla Museo del Cinema- Fondazione Cineteca Italiana’dan Koleksiyonlar, 1985 yılında Gianni Comencini ve Walter Alberti tarafından ana tren istasyonunun yakınında bulunan, Palazzo Dugnani’nin (kaçıncı yüzyıldan kaldığını net hatırlamadığım tarihi bir yapı) alt katında kurulmuş. Sinema öncesi, sessiz sinema ve sinemanın daha geç dönemlerinden kalma çeşitli alet edevata ev sahipliği yapıyor. Tek kattan oluşan bu müzecik, koleksiyonlarını üç bölüm altında sergiliyor; ilk bölüm sinema öncesi, fotoğrafın doğuşuna adanmış. Bu bölümde 18.yy’a ait çeşitli aletler ve Ars Magna Lucis et Umbrae (The Great Art of Light and Magic) kitabının bir kopyası görülebilir. Bir alt blogta yazdığım film var ya, işte onda okul müdiresi kendi arşivinden bu kitabı ortaya çıkarıp, diğer hocalarla of ne kitap be diye geyik çeviriyorlardı. Her zamanki gibi konuyu iyi toparlayamadığım için bu da güme gitmiş demek. Aslında filmde fotoğraf sanatı açısından ilginç detaylar var da ne anlasın bu cahil! Müzemizin 19. yy sonundan 1920’lere uzanan süreçteki sessiz sinemaya adanmış bölümünde (bunların hepsi aynı salonda aslında) kataloglar, Lumiere stüdyolarına ait kullanma kılavuzları, Melies’in Voyage dans la lune ve Les 400 coups du diable filmlerine ait çizimler var. Tek sorun bu söylediklerimin göz boyayıcı miktarlarda olmaması. Olay, bir tane ondan iki tane bundan şeklinde vuku bulmakta. Sesin sinemaya girmesi ile başlayan yeni döneme adanmış üçüncü ve son bölümümüzde ise asıl dikkat çeken parça 1934 yılında Robert Mamoulian tarafından çekilen, Greta Garbo’nun başrolde oynadığı Queen Christina adlı filmin setinin kurulmuş bir kopyası. 1930’lar aynı zamanda italyan animasyonunun da doğuş yılları. Bu bölümde 1949’da çekilmiş La rosa di Bagdad ile ilgili bir takım nesneler görülebilir. Duvarlarda da 50.000 adetlik poster aarşivinden seçilmiş kimi film afişleri yer etmekte. Öyle çok ahım şahım bir müze değil açıkçası. Yine de kendi açımdan ortada pişmanlık yaratacak bir durum olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
Asıl güzelliği anlatmadım daha. Minik müzemizin içinde miniminnacık da bir sinema salonu var. Müzenin açık olduğu günlerde belirli saatlerde film gösterimi yapılıyor. Benim şansıma o gün fütürist sinemaya ayrılmıştı. Önce Marcel Fabre yapımı Amor Pedestre (1914), ardından Anton Giulio Bragaglia yapımı Thais (1916), hemen ardından da Luis Bunuel ve Salvador Dali imzalı Endülüs Köpeği'ni (1929) izleme şansını yakaladım. Bunun ardından yine aynı döneme ait bir film daha başladı ama ekrana bile bakmadan kendimi dışarı attım zira yakalamam gereken bir tren vardı. Sonra da Futurismo adlı 1969 yapımı bir belgesel varmış ama iyi ki atmışım kendimi. Vakitle nakit asla biraraya gelmez diyor ve sizi çok sevdiğim Amor Pedestre ile başbaşa bırakıyorum.
video

Ek:Endülüs köpeği için http://www.youtube.com/watch?v=9GL4iJW25Kw
http://www.youtube.com/watch?v=kpchXR5HqqU

21.1.09

IMAGO MORTIS

Sonunda turistik atraksiyonlu limandaki, Fitaş kırması Cineplex sinemasını deneme fırsatını yakaladım. Arada bir ben de vizyon filmi seyrediyorum herhalde. Demiştim ya italyan olduğu müddetçe sinemaya gitmekte sorun yok diye. Ama gel gör ki-yalvarıyorum bak-gittiğim film italyan olmasına rağmen ingilizce çekilip, italyanca dublajlanmış çıktı (İtalyan korku filmleri böyle çekiliyor). Biraz ağızlara takıldım tabi ama e artık artizlik yapmanın da alemi yok. Neyse...
Gençten bir yönetmenin (yönetmenlik açısından genç) , Stefano Bessoni’nin yönettiği, Imago Mortis adlı bu film iyi başlamasına rağmen son dönem korku, gerilim, gizem filmleri gibi iyi bitmedi. O halde iyi olan noktasından başlayıp biraz konudan bahsedelim. 400 yıl önce (yılı, filmin sonlarına doğru öğreniyoruz)kaçık bir simyacı (Giramolo Fumagalli), kafayı fotoğraf üretmekle bozmuştur. Önce kendine bir kurban seçip, kurbanın kafasına kendi üretimi metal bir aksam takar. Bu aksam kurbanın gözlerinin yuvalarından fırlatılmasına yarar. İşte, kurbanın gördüğü son görüntü, çıkarılan gözün “Thanatografia” denilen aletin içerisine konularak cama alınan baskısı ile ilk fotoğraf elde edilmiş olur. Hemen aklınıza “ya kurban gözlerini kaparsa” diye bir soru gelebilir. Kapatamaz efendim! Bu metal aksam öyle bir düzenek ki kapatmaya izin vermez. Arkadan anahtarını çevirdiğiniz an sistem işlemeye başlar ve “fulok”, sizin gözler dışarda. İşte 400 yıl önce işler böyle yürüyordu sevgili seyirci. Fotoğraf sanatının ne meşakkatlı olduğunu gör. Öyle bir düğmeye basmakla olmuyor. Günümüze gelirsek; genç sinema öğrencisi Bruno tüm aile fertlerini yeni kaybetmiş, sinema okulunda yatıp kalkan bir tiptir. Aslında diğer tüm öğrenciler okulda yatıp kalkmaktadırlar. Ama bunda garipsenecek birşey yok tabi. F.W.Murnau Enstitüsü adlı okulumuz- film Torino’da çekilmiş- tuğla bir yapıdır. Film boyunca bol bol arşiv yakınında gezdiğimizden, arşiv de bodrumda bulunduğundan kelli hafif bir atmosfer yaratma çabaları olmuş ama pek etkileyici olduğunu söyleyemem. Oysa ki tuğla yapıyı tamamlayan sürekli gri gökyüzüne aferinden başka şey diyemem . İşte bu Bruno efendi, hocanın “zaman” temalı ödevini okul bahçesinde çektiği kuş ölüsü fotoğrafı ile gerçekleştirir. Fotoğrafı çektikten hemen sonra “taaak” diye bir ses gelir. Ben hemen dönüp bakarım da bu Bruno nedense çok korktu, insanı sinir edecek kadar bir müddet dönüp bakamadı. Oyuncuya ilk sinir olma durumu da beni burda yakaladı. Durun, bakıyor galiba!.. Gökten bir genç düşmüş, sağ tarafı kanlar içinde yerde yatıyordur. Bruno deli gibi solurken, ceset, gözlerini Bruno’ya çevirip kalkmaya yeltenir. Şöyle bir silkenen Bruno ortada ceset meset olmadığını görür, rahat bir nefes alır. Filmin ikinci atraksiyonu da budur efendim. Çok sevgili Bruno okul masraflarını çıkarmak için bu esnada arşivde çalışmaya başlamıştır. Günlerden bir gün, raflardan birindeki bir filmi alır ve seyretmeye başlar (Bak sen hele!). Aman yarabbi! Film okulun kapısından başlayarak piknik alanı gibi bir yerden geçip, bir mağarada sonlanır. Kamera mağaraya girince ekranda az önceki cesedin vücut bulmuş halini görmez miyiz? Bruno gene histerik! Bu arada bizim de gerim gerim gerilmemiz lazım amma... Bruno artık yerinde duramaz. Bu gizemi çözmek zorunda hisseder. Cilveleştiği, henüz kızarkadaşı olmamış sınıf arkadaşını da yanına alıp bu piknik alanını geçip mağaraya varır. Bir korsan sandığı kendisini beklemektedir. Sandığın içinden Thanatografia ve metal kafalık çıkmasın mı! Yaptığı keşfin gururuyla sandığı odasına götürüp yatağının altına yerleştirir. Sabah okul müdürüne aletten bahsettiği zaman adam hafif heyheylenip “göster bakim” dediğinde, yatağın altında çoktan saman toplarının estiğine gözümüzle şahit oluruz. Hoca demişken, bu hocalar da bir tuhaf. Okul müdiresi Geraldine Chaplin. Süper güzel gözlüklü, Bruno'nun ödevlerini kayıran bir müdür. Kafasını eski fotoğraf makineleri ve kameraların mekaniği ile bozmuş bir hoca. Kafayı Thanatografya ile bozmuş, onu yeniden canlandırabilmek için çizimler yapan başka bir hoca var. Film, seyirciye, bu insanlar arasında klasik yoldan şüpheli beğendirme yarışı içerisinde bir onu bir bunu gösterirken ben başka bir şeye takılmıştım. Bruno’nun haddinden fazla yerinden çıkmaya müsait gözlerine! Biraz sonra başka iki çift göze takılacaktım ama; Japon oyuncu Jun Ichikawa’nın gözlerine (Dario Argento’nun Üçüncü Annesi’nde trende kafası Asia tarafından kapıya sıkıştırılan oyuncu). Thanatografya yeniden ortaya çıkınca hocaları bir telaş alır. Hemen ardından aletin okulla ilişkisini öğreniriz. Filmin başında seyrettiğimiz mini film aslında okulun hocaları (müdür dahil) tarafından çekilmiştir. Film sırasında birşey ters gitmiş, aslında kilitli olması gereken metal kafalık kazara oyuncunun gözlerinin çıkmasına neden olmuştur. O günden sonra da alet lanetlenerek ortadan kaldırılmıştır. İşte alet yeniden hem ortada, hem kayıp. Yani cinayet saati yakın demektir. Keşke öyle olsa! 70. dakikaya kadar ne aksiyon var ne birşey. İki kan görelim bari deseniz o da tatmin edici boyutlarda değil. Gerilim deseniz, Bruno haddinden fazla gerilmiş. Karşımda gerilmiş biri varken ben niye gerileyim ayol. Onu sakinleştirmeye çalışırım herhalde. Cinayet dedik ama buraya kadar ortada suç falan da yok, yanlış anlaşılmasın. Hayalgücünün biraz fazla çalıştığına tanık olduğumuz Bruno’nun başının altından çıkıyor tüm bunlar. Bizi de peşinde sürüklüyor. Kafayı makinelerle bozmuş hocanın ortadan kaybolması da herşeyin üzerine tuz biber ekiyor. Bruno’nun hayallerini hocanın küresiz göz boşlukları doldurmaya başlıyor. Bununla birlikte filmin başından beri ara ara önümüze atılan yemleri yutarak hep beraber şüpheli listemizde bir kesinlik oluşturuyoruz. Sona doğru yaklaşırken saçmalıklar da beraberinde geliyor. “Katil uşak” deyip bitirmeyi çok isterdim doğrusu. Nerde o eski filmler... Böylesi filmlerde, yan oyuncular, asıl karakterin durumuna anlam veremeyip, ona hafiften deli muamelesi yapar (hatta sakinleştirici vs verirler), yalnızca seyirci ana karakterin yanında olur ya, izninizle ben bu filmde yan karakterlerin yanında olmak istiyorum. Bu herif deli yahu, alın şunu filmden diye bağırmak istiyorum. Uzun lafın kısası, finalde ortaya bir katil çıktı evet. Önce japonları öldürdü (kınıyorum), sonra Bruno ile yavuklusunu öldürmeye çalıştı ama bu noktada olaya başka biri dahil oldu. Çok fazla açık vermek istemiyorum, niyeyse...
Gelelim filmin genel karakterine. İyi başladığını söylemiştik zaten. Film içerisinde hocanın “zaman, ölüm, korku, kader ve gerçeklik” temalarıyla verdiği ödevlerle, Bruno’nun, dolayısıyla filmin, bu kavramlarla birlikte ilerlemesi de güzel. Depresif, içe dönük Bruno’nun sürekli gülümseyen, her yanından pozitiflik akan yavuklusu ile nötrlenmesi de iyi. Öte yandan ilk dakikada uyuz olduğum Bruno’nun oyunculuğu, baştaki mini filmin, asıl filmin ilerleyen dakikalarında birkaç kere daha karşımıza gelmesi-en azından değişik bir açıdan göster bari değil mi? Ne bileyim gözler tam çıkarken mesela-gereksiz kişilere şüphe çekme yarışı, ortadan kaybolan ya da finalde birileri öldürüldükten sonra hiçbirşey olmamış gibi insanların hayatlarına devam etmesi, bir yerden sonra insanın “Yuh, artık! Daha neler!” demesine sebebiyet veriyor. Kısaca korkudan ve kan iğrençliğinden daha ziyade gerilime odaklanmış bir film diyebiliriz. Biraz fazla yermiş olabilirim ama çok kötü bir film değil. Ben çok eğlendim bir kere. Mesela ilk sahneden sonra acaba ilk kimin gözü çıkacak ya da kimin gözü çıkmaya daha uygun gibi şeylerle kendimi bir müddet oyaladım. Film yaklaşık 5 üstünden 3,5 yıldızla ortalıkta dolaşmakta. Film içinde film türlerimize yeni bir film daha eklerken, şu thanatografya ne menem bir teknikmiş araştırmaya gidiyorum efenim.

Not: Bu notlar da klasik olma yolunda ilerliyor. Yazıya sıkıştıramadığım herşeyi "not" adı altında alta ekliyorum. Gözden kaçmamış eferim. Film, "italyan korku sinemasının yeniden yükselişi mi?"sorusuyla vizyona girdi. Yönetmen Bessoni "Şu an İspanya'da olduğu gibi, İtalyan fantazi sinemasını yeniden canlandırmak hedefim" demiş.

http://it.youtube.com/watch?v=WH6o4Mqptp4 (On saattir eklemedi videoyu.İsteyen burdan seyrediveğsin.)
Boş işler bunlar...