31.1.10

HABER MERKEZİ: EVDEN MONCHICHI ÇIKTI!

Kurtarma operasyonuna devam (Biraz tembellik yapayım n'olur! :-/).

Eski cd'lerimi karıştırırken içinden bakın ne çıktı; Monchichi! Hatırlayan var mı aranızda bilmiyorum ama ben bu çizgifilmi seyrettiğimi neredeyse sıfıra yakın bir oranda hatırlıyorum. Üniversitenin ilk yıllarında Shingetsu-Sama ile konuşurken hatırlatmıştı bana böyle bir çizgi film olduğunu. Yaklaşık 3 yıl önce, yazlıkta, eski eşyaların arasında, şaşkınlık içinde, alttaki oyuncağı buldum! Şu an yanımda olmadığı için made in china mı bilemiyorum ama tipine bakılırsa pek orijinal olmadığı anlaşılıyor sanırım.

Bu alttakiyse, Japonca öğretmenimin geçen yıl verdiği halis muhlis orijinal versiyon Monchichi! Eh, aradaki farkı da kendiniz bulun bi zahmet...

Not: Wikipedia'dan anladığım kadarıyla bizim televizyonlarda yayınlanan Monchichi, amerikan versiyonu. Dolayısıyla tiplerde bir fark olabilir aslında. Çok araştırmadığım için atmış olmayayım.

30.1.10

KATLİAMDA SON HALKA


Söyleyecek söz bulamıyorum. Made in China, kendini aşmaya devam ediyor. Güzelim Shin-chan'ı -ki burada ne kadar da çirkin, öyle değil mi?- terlikleri içinde, yapma çiçek saksının üzerinde bulmak da varmış şu hayatta... 80'lerden kalma saykotik alerjim, yapma çiçeği doğrudan çöpe gönderdiğinden, gözlerinizi en azından o çirkinliği görmekten kurtardım.
Tuğba "The Anime Karakterlerini Made in China'dan Kurtarma Operatörü"

28.1.10

RED RIGHT HAND

İddia Ediyorum a.k.a. Mesnetsiz Atıyorum, Nick Cave'in Red Right Hand için çıkış noktası Milton değil Five Fingers of Death adlı filmdir. Buyrun Ters Ninja'ya.

27.1.10

!F İSTANBUL 2010


Bu yılki program açıklanmış. Hemen uzakdoğu filmlerini kırptım.

Ai No Mukidashi; Tamı tamına 237 dakikalık filmin 106 dakikasını izlemiş bulunuyorum. Herşeyden önce absürd bir film olduğunu söylemeliyim ama sonuna kadar seyredemediğim için şimdilik daha fazla yorum yok.

Samâ Wôzu, bir anime. The Girl Who Leapt Through Time ve One Piece gibi animelerin yönetmeninden.

Yeong-hwa-neun yeong-hwa-da, Kore filmi hakkında şimdilik bilgim yok.

Here, 2009 Singapur yapımı.

She, A Chinese, ilgimi çekti.

Daha bir sürü film var seyretmek istediğim... Ama açgözlü olmamak lazım. Sakin sakin...

Eklemeler;
ITO – Bir Şehir Rahibinin Günlüğü (De, saatler çakışıyorsa Japonya mı ağır basar Çin mi? Sanırım Japon...)

26.1.10

GORE'UN DALAĞINI YARAN ADAM; RIKI-OH

Abilerim ablalarım! İnternette - çok afedersiniz- b*ku çıkmış bir filme al atıyorum şimdi. Aslında b*ku çıkan tam olarak film değil, filmden kırpılmış parçalar.
1991 tarihli, Story of Riki, Lik Wong, Riki-Oh gibi muhtelif isimlerle bilinen Hong Kong filminin yönetmeni, Erotic Ghost Story ve Her Vengeance (her ikisi de Cat III filmidir) gibi filmleri de yönetmiş olan Ngai Kai Lam. Ayrıca edindiğim bilgilere göre kendisi, bir Shaw Brothers aksiyonu olan Sexy Killer’ın da görüntü yönetmenliğini yapmış. Abiyi tebrik etmeden evvel, filmin çıkış noktasını irdelemekte faide görüyorum.

Riki-Oh, aslında 1988-90 yılları arasında önce Bussiness Jump’ta, daha sonra 12 cilt kitap halinde yayınlanmış bir manga. Yani Japon menşeili. Saruwatari Tetsuya tarafından çizilen, Masahiko Takajo tarafından yazılan manga, 1989 ve 1990’da Riki-Oh: The Wall of Hell ve Riki-Oh: The Child of Destruction adıyla, iki ayrı anime olarak da piyasaya çıkmış. Soyağacını öğrendiğimiz filmin, internette bu kadar tutulmasının nedeni ise gerçeküstünün de üstünde olan şiddet öğeleriyle bezenmiş olması. Birazdan ayrıntılara değineceğim ama anime ve mangada hiçbir şekilde rahatsız etmeyen şiddetin, filmde insanı yerden yere vurabilme gibi bir kapasitesi olabilir. Lâkin, insan olup olmadığımdan hâlâ şüphede olduğum için, sizler adına konuşamayacağım. Şu an empati kuramadığımdan, sizlerden talebim aşağıdaki resimlere temkinli yaklaşmanız. Mümkünse bloğa girdiğiniz hızla uzaklaşmanız olacaktır.


Distopik bir gelecekte, bildiğimiz 2001 yılında geçen hikâyede, birçok kurum gibi hapishaneler de özelleştirilmiştir. Çıplak gözle görüldüğü kadarıyla, üzerinde hiçbir metal eşya olmayan mahkum Riki, güvenlik detektöründen geçerken, mütemadiyen öter. Bu duruma anlam veremeyen ve Riki’yi tartaklamaya kalkan hapishane memurları, oğlanı röntgen makinesine soktuklarında, neredeyse küçük dillerini yutma noktasına gelmişlerdir. Zira Riki’nin ‘o kaslı vücüdünde’ tam 5 adet kurşun bulunmaktadır. “Bunları niye çıkarttırmadın?” bazlı haklı soruya, kameralara dönerek “Hatıra!” diye yanıt veren oğlan, izleyicinin gözünde hafif ukala havası yaratmışsa da, hep söylerim, görünene aldanmamak lazım. Çünkü aslında Riki, plastik cerrah titizliğinde konusuna odaklanan, ince ruhlu bir oğlandır. Tek sorunu, haksızlıklar karşısında, ak sakallı dedeler gibi son ana kadar sabırla sabretmesini bilmiş olmasına rağmen, sinirlendiği zaman, topuzun kantarını kaçırmasından ibarettir.

Klasik bir mapushane güzellemesi olan filmde, farklı bölümlere ayrılmış hapishanende, hepsi birbirinden müstesna koğuş babaları bulunmakta, parselledikleri hapishanede deyim yerindeyse en kanlısından terör estirmektedirler. Henüz filmin başlarında, tanık olmak zorunda kaldığımız zavallı bir mahkumun infazı ve akabinde çelme yiyen kötü adamın çiviyle imtihanı gibi sahneler, “Ya sev Ya terket” sözünü vücuda getirerek, seyirciyi uyarır. Bu sahnelere dayanmayı bilen seyirci, her daim güçsüzün yanında yer alan insanüstü güçlere haiz Riki-Oh’nun kötülerden alacağı intikamla hakettiği ödülü alacaktır, yeter ki sabırlı olsun.

Kanca elli hapishane müdürü tarafından, casus olduğu düşünülüp, ne amaçla hapishaneye geldiği konusunda sürekli sorguya ve çeşitli işkencelere tutulan Riki-Oh, nuh der peygamber demez iken, geriye dönüşlerle, seyirci olarak biz, bu durumdan mahrum kalmayız. Üstelik bu geri dönüşlerden birinde, Riki’nin milletin karnından kol geçirme, enseye vurup göz pörtletme gibi yeteneklerinin nereden geldiğine de şahit oluruz. Zira bu oğlan, müthiş bir yetenekle doğmuştur. Çigong sanatını da öğrendiğinde, karşısında taş bile duramayacaktır. Zaten duramamıştır da. İşte bizim saftirik oğlan Riki, hapishanede uyuşturucu yetiştirildiğini öğrendiğinde, geçmişindeki bir olaya (bkz; spoiler veren bölüm) binaen zıvanadan çıkacak ve ortalığı yerlebir ettiği gibi önüne gelen kötü adamı da şimdiye kadar bu gözlerin dahi görmediği biçimde, gore'un dalağını yararcasına haşat edecektir.

Dikkat açık veriyorum;

Film, tüm o şiddet sahneleriyle mangaya sadık olmakla beraber, ikisinin arasında şöyle bir fark var; Manga yukarda da değindiğim gibi 12 ciltten oluşuyor. Halbuki filme konu olan bölüm manganın ilk iki cildi ve üçüncü cildin ilk hikayesini içeriyor. Mangada, filmde işlenen konudan sonra, Riki’nin kayıp erkek kardeşini bulması anlatılıyor. Dahası aynı bölümlerden yola çıkarsak film ve manga arasındaki en önemli fark, Riki’nin hapishanede olma sebebi. Mangada uyuşturucu sebebiyle kaybettiği küçük bir çocuk iken bu sebep, filmde Hong Kong usulü olarak adlandırabileceğimiz uyuşturucuya kurban gitmiş kız arkadaş. Kurban derken, uyuşturucu kullandıklarına şahit olduğu sokak serserileri sebebiyle intihar etmesinden bahsediyorum kız arkadaşın. Bu noktada animelerden ilki, yani Riki-Oh: The Wall of Hell, filmle aynı konuyu işlerken, ikinci anime Riki-Oh: The Child of Destruction, Riki’nin kardeş arayışını işliyor. Genel olarak bakılırsa animenin, mangadan konu olarak bir farkı yoksa da, şiddetin kullanılışı açısından bakacak olursak, animenin oldukça sansürlü icra edildiğini söyleyebiliriz.

Filmin konusu kısaca bu iken gelelim manga, anime ve filmden kırparak oluşturduğum, spoiler’ın dalağını yaran açıklamalı resimlerimize;


1. Kötülüğe kurban giden zavallı mahkumlardan birinin oyuncağını tamir edip, günlerce göğsünde taşıyan merhamet anası Riki'nin, oyuncağı 'cesede' teslim ediş anı. Ayriyeten buradaki kelepçe zincirinin kırılış anı, simgesel olarak da ölümün özgürleştirici yanına vurgu yapmıyorsa ben de japon olayım!

2. "Vur ensesine al lokmasını" atasözümüz, filmde kendisini "vur ensesine pörtlesin gözü" olarak değiştirilmiştir. Allah eline ne kuvvet verdiyse Riki oğlanın artık, tövbeler tövbesi... Kontrolsüz güç, güç değildir diyenler halt etmiş!
3. Tek bir yumruk darbesiyle hapishane duvarını delip geçen Riki, özgürlüğe ilk adımını atarken. Ayrıca bu sahneden sonra mangada hikaye devam ediyor ama film sonlanıyor.

4. İzbandutla kolkola girmeye çalışan Riki'nin, ayarsız gücünün karınla teması. Alt karede animedeki sansürü görebiliriz.

5. Hep atasözlerimizden dem vuruyorum ama bizde her ne kadar terzi kendi söküğünü dikemez demişlerse de Riki Efendi, pörtleyen damarını nasıl da bağlıyor!

6. Bu sahneyi izleyebilirseniz muhakkak izleyin diyorum (Altta). Oha diyorum başka da birşey diyemiyorum maalesef. Karnını deşerek bağırsağını dışarı çıkaran izbandutun, kendi bağırsaklarıyla Riki'yi boğma anı a.k.a. Öldürmeyen Allah öldürmüyor!

7. Patlatılan kafalar;

8. Mangada olmayan, filmde ve animedeki kemik kırılmasının röntgenlenmesi anı;
9. İşkence aleti jiletler. Açıklamaya girmek dahi istemiyorum!

10. Manga ve filmde hep birbirinin tersi sahneler var. Acaba bu durum sağdan sola okunan manganın, soldan sağa okunan Çin versiyonundan kaynaklanan bir durum mu idi? Zira hatırlıyorum Lone Wolf and Cub'ın amerikan Dark Horse Manga'dan çıkan versiyonunda da böyle bir hata vardı. Samurayların hemen hemen hepsi ve elbette esas adamımız, sayfalar ters basıldığından, mangada solaktı!!! Bence çok büyük bir hata ya neyse...


11. Ve son ucubelik. Hapishanenin değişim geçiren genel müdürü oldukça kızmış görünüyor. Mangadaki asalet, yerini ancak bir Hong Kong filminden beklenebilecek dandikliğe ve kıyma makinesinden geçen kilo kilo ete bırakıyor;





Meraklı seyirciye not: film google video'dan izlenebilir. Animenin altyazısız japonca hali youtube'de mevcuttur. Bildiğim kadarıyla manganın bir kısmı da yine online olarak internetten okunabilir. O da ingilizce tabii... İsteyen yesasia ya da amazon gibi sitelerden dvd'sini satın alabilir. Yine de, bizi hep bildik amerikan ve avrupa sinemasıyla sınırlandıran ticari kafalara inat, bu imkanları olabildiğince kullanın diyerek iyi akşamlar diliyorum...


LIK WONG / THE STORY OF RIKI-OH

Y: Ngai Kai Lam

O: Fan Siu Fong (Riki), Fan Mei Sheng, Johnnie To'nun gediklisi Lam Suet, Oshima Yukari

KARA CELLAT

Çeyizimden nadide parçaları görücüye çıkarmaya devam ediyorum. Sırada, daha önce yazdığım, Türkiye'de Kara Cellat adıyla bilinen Mafia vs. Ninja filmine ait lobi kartları var. Alexander Lou abiyi özleyenler için geliyor...




Not: Kartların üzerine, adresimi de yazdım ya, ilk defa malıma sahip çıkmanın gururunu (!) yaşıyorum. Annem görse gözleri yaşarırdı...

23.1.10

JAPON YARASA ADAM

Geçtiğimiz günlerde Sinematik, Türk Betmen’in fragmanına yer verdi sayfasında. Ben de bloglar arası etkileşimin güzelliğine inandığımdan “Türkün bile Yarasa Adamı olur da, Japonun olmaz mı?” diyerek, Japonya’nın ilk süper kahraman hikayesi Ôgon Batto’yu(Golden Bat) inceleyeyim dedim. Japon çizgiromanı manganın atası olarak bilinen Kamishibai formatında ilk defa 1931 yılında seyirci karşısına çıkan Ôgon Batto-Altın Yarasa, aslında dünyanın da ilk süper kahramanlarından biri (Kamishibai’ye şurada azıcık değinmiştim zamanında ya da doğrudan Wikipedia’ya alayım sizi). Takeo Nagamatsu tarafından yaratılan Ôgon Batta, yıllarca kamishibai olarak çizildikten sonra 1948’de mangaya, 1966’da birazdan yazacağım Ôgon Batto adlı filme (‘72’de bir kere daha) ve 1967’de de 52 bölümlük animeye uyarlanmış.

10.000 yıl ötedeki gelecekten gelen Ôgon Batto (Fantoma olarak da bilinir), kötü karakter Nazo’ya karşı dünyayı kurtarmak için savaşan, pelerinli bir kuru kafadır (Rivayete göre Nazo ismi Nazilerden gelmektedir). Nagamatsu’nun gerek karakter dizaynı gerek hikaye içerisindeki roket ve benzeri makine dizaynları zamanının ötesindedir. 1966 yapımı film, ana hikâyenin birçok noktasını almasına rağmen, aslına çok sadık bir uyarlama değil. Yönetmenliğini Hajime Sato’nun yaptığı (1968 tarihli ‘vampir-uzay’ temalı bilimkurgu filmi Goke: The Body Snatchers From Hell kayda değerdir), kendi açımdan göze çarpan en birinci noktası, başrolünde Sonny Chiba’nın oluşudur. Konuya gelecek olursak;
Genç bir astronomi meraklısı, teleskobuyla yaptığı gözlemeler sırasında dünyaya hızla yaklaşmakta olan bir cisim görür. Ulusal astronomi birimine bir türlü inandıramadığı bu durumu, ondan başka bilen birileri daha vardır ve adamı kaçırırlar. Birleşmiş Milletler adına çalıştıkları gözlemlenen bu grup (duvarda UN gördüm, onun yalancısıyım), İkarus Adlı bir gezegenin, yörüngesinden kurtulup gerçekten de dünyaya çarpmak üzere hızla yol aldığını ve genç adama inandıklarını söylerler. Gezegeni durdurmak için bir ışın silahı yapmışlar ama çalıştırabilmek için son bir maddeye ihtiyaçları vardır. Bu esnada, okyanustan gelen bilinmeyen bir sinyal, ekibimizin o tarafa doğru yola çıkmasına sebebiyet verir. Yola çıktıkları uzay mekiğiyle kısa süre içerisinde olay mahalline varan ekip, okyanusun ortasında daha önce orada bulunmayan bir adayla karşılaşır. Göründüğü kadarıyla Mısır-Aztek ve bilimum milat öncesi kültürüyle donanmış ada, aslında Atlantis değil miymiş dostlar? Atlantis’i yanlış yerde arayanlara ders olsun!

Dolmuş efekti verilmiş uzay mekiğinin ön camından, alttaki adaya bakan ekip

Okyanus ortasından göğe yükselen başka bir şey daha vardır; kötü karakter Nazo’nun tenekeden bozma malikanesi. Işın topları atarak, adaya adamlarını indiren Nazo, ekibi ortadan kaldırma planları yapmaktadır. Zira, İkarus gezegenini, yörüngesinden çıkaran bizzat odur. Kurtarma ekibi, Nazo’nun adamlarından kaçarken, girdikleri tapınakta, müthiş bir keşif yapacaklar, Tutankamon’un lahitine nazire yapan bir lahitte Ôgon Batto’yla karşılacaklardır. Azıcık suyla kendine gelen bizim Batto, küçük kızı himayesi altına alacak ve o andan itibaren o müthiş kahkahaları ve yarı saydam olabilme özelliğine sahip yarasasıyla eşek-at-güve karışımı bir giysi giyen Nazo’ya karşı savaşarak, İkarus Gezegeninin dünyaya çarpmasını engellemeye çalışacaktır.
Sony Chiba’yı, kurtarma ekibini yönlendiren doktor Yamatone olarak gördüğümüz filmde, baş doktor rolünde, o dönemler birçok Japon filminde rol almış Andrew Hughes var. Kayda değer diğer oyuncu ise Ôgon Batto’ya o müthiş kahkasını attıran Osamu Kobayashi elbette.

Pelerinli kahramanların hiç yokolmaması dileklerimle sözlerime filmden ve Manga Kamishibai adlı kitaptan resimlerle son veriyorum.

Ôgon Batto uçarken

Nazo'nun kamishibaideki 2 gözlü ve filmdeki 4 gözlü, çengel elli hâli

"Adaletin bastonu" adını verdiği bastonuyla Ôgon Batto, kötü adamları döverken

Nazo'nun rüya takımı!!!

Filmin başrol oyuncularından sevimli Yarasa


Between the time oceans drank Atlantis and the rise of the sons Aryas, there was an age undreamed of... And unto this, Conan destined to bear the jeweled crown of Aquilonia upon a troubled brow... Pardon ya, filmler karıştı gene...


ÔGON BATTO/GOLDEN BAT 1966
Y: Hajime Sato
O: Sonny Chiba, Osamu Kobayashi, Emily Takami, Andrew Hughes

20.1.10

JAPON FİLMLERİ FESTİVALİ: II. GÜN

“Yalnızca bir gülücük hakkım var. Hangi kameraya gülüyorum? O mu? Hazırım öyleyse… Sırıt…”

Malumunuz geçtiğimiz haftasonu Japon Filmleri Festivali G-Mall’da vuku buldu. Bendeniz de büyük bir azimle festivale teşrif ederek, 7 filmden 5 tanesini izleme şansına eriştim. Kendimi, hem insan içine çıkabilme başarısını hem de o kadar saat, kimseye saldırmadan oturabilme başarısını gösterdiğim için tebrik etmek istiyorum. Festivalin birinci günü ile ilgili bol adrenalin (!) (Beğenemedin mi? Böyle olur şehir çocuğunun adrenali!) yüklü maceramı Ters Ninja ’dan okuyabilirsiniz. Şu an, burada, yoğun istek üzerine (ki kendisini tehdit olarak belli etmektedir tanrıça taraflarından) ikinci gün ve seyrettiğim filmlerle ilgili geyik yapmak üzere bulunmaktayım. Böyle de biraz görgüsüzlük gibi oldu ama… Gittiysem gittim, size ne değil mi?..
Pazar sabahı, soğuk bir güne uyanmış, tam takır kuru bakır buzdolabından zar zor kahvaltılık birşeyler ayarlamış ve aheste aheste tıkındıktan hemen sonra, bu defa yalnızca yürüyerek G-Mall’a varma planımı yürürlüğe koymak üzere ayaklanmıştım. Planım tam istediğim gibi, parkın içinden kıvrıla kıvrıla inen merdiven sayesinde başarıya ulaşmış, hesapladığımdan çok daha önce G-Mall’a varmıştım. Sosyo-fobik bir insan olarak, öyle sap gibi, ulu orta dikilemeyeceğimden kelli, hemen göz nurum D&R’a saldırmış, zaten bir avuç olan raflarındaki tüm kitapları sağdan sola ve yukarıdan aşağı olmak üzere ezberlemiştim. Bilet ‘gişesi’nin açılmasına 40 dakika kalaya kadar D&R’ın genel müdürü olma kıvamına gelmeyi başarmış, kuyrukta beklerken okumak için cebime sığacak büyüklükte bir kitapceğizi de satın almıştım. Kendimi bir gün önceki kuyruğun daha insaflısına eklediğim zaman biraz rahatlar gibi olmuş, lâkin okumaya başladığım kitap vesilesiyle boynumun hafif yana bükük kalacağı sorununu hiç hesaplamamıştım (Bu kaçıncı?). Neyse ki Japon milleti oldukça dakik bir millet de, tam denilen saatte bilet dağıtımına başladılar. Ben de ‘boynu bükükler’i çok fazla oynamak zorunda kalmadım. Dikkat, salona adım atıyorum; Ve attım!
İlk filmimiz, Jun Ichikawa yönetmenliğinde 2007 yılında çekilmiş, ilk bakışta yalnızca gençkızlara özgü bir filmmiş havası veren Ashita No Watashi No Tsukuri Kata (Nasıl Kendim Oldum). İtiraf ediyorum filmin ilk başlarında oldukça sıkıcı bir film olduğunu düşündüm ama değil. Bu seyrederken sıkılma ihtimaliniz bulunmaz anlamına gelmez elbette. Dileyen dilediği kadar sıkılsın izinlisiniz… Aile, okul, kısacası toplumda, insana verilen farklı rollerin, hayatları nasıl etkilediğini, iki genç kız üzerinden anlatan bir film. Başrollerdeki iki genç oyuncu da Japonya’nın yükselen yıldızlarından. Hoş, ben sadece bir tanesini tanıyorum dizilerden; Riko Narumi.

İki film arasındaki boşlukta ne yaptığımı hatırlamıyorum doğrusu. O kadar soyutlandım ki o gün hayattan, bir daha böylesi bir soyutlanma anı daha ne zaman yaşarım bilemiyorum doğrusu…

İkinci film, Yunagi No Machi, Sakura No Kuni (Dün Hiroşima’da, Bugün Hiroşima’da), ilki, atom bombasından sonraki duruma bir aile üzerinden bakış atan, ikincisi, aynı ailenin bir sonraki kuşağında Hiroşima’nın etkilerini irdelemesi gereken, ama pek oralı olmamış, iki bölümlük bir film. Yalnız ikinci bölümde filmin sapıttığını ve saçmaladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dahası söylediği şeyler açısından da ilginç bir film bu. Herşeyden önce pek barış yanlısı bir mesaj içerdiğini söyleyemeyeceğim. Filmde öyle bir cümle var ki, atom bombasına ithafen “Bomba üzerimize düşmedi, üzerimize bırakıldı” gibi, dış kapının mandalı bir millete mensup olduğum için pek karışmak istemiyorum açıkçası. Kısaca, dram üstüne dram izleyerek, kendine işkence rekorunu kıran bu bünyeyi fazla saramadı bu film de.

Kafam hafif davul olmak üzere salondan çıktığımda, festivalin ‘onur’ konuğu, sevgili Goddess Artemis, ortama teşrif etmiş, kızıl ötesi saçlarıyla, çoktan radyoaktif bir çember oluşturmuştu etrafında. O gece orada bulunanların, evlerine döndükten sonra, bu çekiciliğe dayanamayıp, bu boyuttan göçüp gittikleri rivayet olunur. Rivayetler bir yana, henüz salondan adımımı atmıştım ki dışarıya, Gaddesu’nun o ilahi kolu beni çekip, kuyruğun nerdeyse en başına iliştiriverdi. Biraz sonra izleyeceğimiz filmde Tadanobu Asano’yu görmenin heyecanıyla, yüzüne bir başka nur gelmiş olan Gaddesu’nun, “Filmde Ryuhei Matsuda da varmış’ demesiyle, onun salyası sol taraftan, benim salyam sağ taraftan akmak üzere, G-Mall’u G-River’a çevirmiş, kuyruktaki onca kişi, bu okunmuş suya kapılarak heba olup gitmişti. Kuyrukta kimse kalmadıysa hep birlikte salona son kez olmak kaydıyla teşrif edelim.

Öncelikle küçük bir itiraf; önümüzdeki seneden itibaren, Japon Filmleri Festivali ya da Haftası paralı olursa, bunun sorumlusu kesinlikle Gaddesu ve benim. Zira doldurduğumuz anket kağıdına, şimdi nedenini uzun uzadıya anlatamayacağım şekilde bir serzenişte bulunduk. İsteyen adımı tahtaya yazabilir. Cezam neyse çekerim…

Filme gelelim (Çok fazla gelmek istemiyorum ya neyse…); 2009 tarihli Tsurugidake: Ten No Ki (Zirve, Nirengi Taşı Kayıtları), tarihi gerçekliklere dayanan, aynı zamanda bir romandan uyarlanmış, Daisaku Kimura tarafından yönetilmiş bir film. Aslen görüntü yönetmeni olan Kimura’nın yönettiği ilk film de bu, IMDB’deki bilgilere göre. Hikâye Meiji Dönemi’nde geçiyor. Japonya’nın tüm sınırları, Tsurugidake Dağı hariç, haritaya aktarılmıştır. Sözkonusu dağın zirvesine şu ana kadar hiçkimse tırmanmayı başaramamıştır. Japonya milli sınırlarını belirlemek isteyen Japon Ordusu, bu işle ilgili Shibasaki’yi görevlendirir. Harita işinde uzman olan ama her yeni işe bir amatör gibi, tırmanacağı dağı hafife almadan ve konunun uzmanlarıyla fikir alışverişi yapmaktan da çekinmeden yaklaşan Shibasaki’nin işi, aynı dağın zirvesine, ordudan önce tırmanmak isteyen Dağcılık Kulübü dolayısıyla biraz zordur. Ama bu görevde ona, o dağı avucunun içi gibi bilen ‘köylü’ bir adam, “Köylü milletin efendisidir” sözünü haklı çıkarırcasına rehberlik edecek ve Shibasaki, ekibiyle birlikte, tüm zorluklara rağmen, görevin altından kalkmaya çalışacaktır. Yönetmen, görüntü yönetmenliğinden gelen deneyimini iyi kullanmış doğrusu. Ama ben bu filmi, kurmacadan ziyade belgesel formatında seyretseydim daha çok sevebilirdim. Yaklaşık 140 dakika süren film, sıkmadan kendini seyrettirmeyi başarıyor. Ama sonuçta seyircinin eline salyadan başka bir şey geçtiğini de söyleyemeyeceğim. Bu filmi Amerikalılar yapmış olsalardı eğer, çok daha dramatik öğeler katarlar, hatta en az 2 kişiyi, zorlu hava koşulları münasabetiyle, tırmanış sırasında öldürürlerdi diye de düşünüyorum, gerçek veya değil.
Burda da yazayım tam olsun. Efendim Tadanobu Asano ve Ryuhei Matsuda’yı birlikte izleme şansına eriştiğimiz bir başka film vardı Gohatto adında, bilmem hatırlar mısınız? Samuraylar arasındaki eşcinsel ilişkiye son derece Nagisa Oshima gözünden bakan bu filmde, Asano’nun canlandırdığı karakter, tabir-i caizse, Matsuda’nın canlandırdığı karaktere sarkıyordu (Hoş, filmde ona sarkmayan var mıydı ki?). İşte Tsurugidake filminde, Shibasaki’yi canlandıran Asano’nun çömezi rolünde Matsuda’yı izlerken, fesat ruhum kurusun, aklıma hep Gohatto’nun İntikamı gelip durdu. Özellikle, tırmanış esnasında kamp yaptıkları zamanlarda, tüm ekibi bir arada yatarken gösteren kadrajlar, maalesef sırıtmama engel olamadı. O anlarda, Gaddesu’yu dürtsem mi diye hafif düşünmüşsem de, kendisi vecd içerisinde boyut değiştirdiğinden rahatsız etmeyeyim demiş olmalıyım.

Film bitmiş, Gaddesu ile evli evine köylü köyüne formatını oluşturmak üzere Taksim’e uzamıştık. Bu arada kendisine söz verdiğim Bride of Godzilla adlı o müthiş parçayı, o mükemmel sesimle icra etmeyi unutmamış, ama az evvel yaşadığı vecd olayını bozmak istemediğim için sözümü yerine getirememiştim (kendisi aksini iddia edebilir, hazırlıklı olun). O sesim ki, nice insanları kötü yola düşürdü, bir o kadarını da sakat bıraktı yani o derece…

Gene duygularım sel olmuş, yazmış da yazmışım dostlar. Gözünüzü yorduğum için bağışlayın beni. Ama şimdiye kadar öğrenmiş olmalısınız ki, sonuna kadar okumak zorunda değilsiniz. Burası özgür bir blog, okuduklarınızdan sorumlu değilsiniz. Öyleyse, dışarıda birbirimizi görürsek tanımamak üzere dağılabiliriz…
Bir dahaki film etkinliklerinde buluşmak dileğiyle…

18.1.10

SHAW BROTHERS

Önce videoyu seyrediniz;

video

Ardından da Ters Ninja 'ya gidiniz!

Not: Daha önce burda yazdığım Shaw Brothers yazısının genişletilmiş halidir.

14.1.10

KUNG FU STİLİ YEMEK YAPMA SANATI

Yemek sanatıyla kung fu sanatını birleştiren 2009 yapımı bir film, sıradaki filmim. Şu filmi, nerden baksam 6 aydır “Ha şimdi izlicem, yok yarın izlicem…” diye diye bugüne kadar izlememe başarısını göstermişim. Son zamanlarda hep yaptığım gibi tebrik ediyorum kendimi ama bu defa sizden de tebrik bekliyorum. Hakkımı yiyorsunuz sürekli…
“İnsanın iyi, temiz ve kung fu ahlâklısını severim” sözünden ilham alarak kotarılan filmin konusu son derece basit. Sammo Hung tarafından canlandırılan kung fu üstadı yemek şefinin, yalnızca en iyi şeflere verilen ejder satırıyla pişirdiği yemeklere, çırağı tarafından komplo amaçlı zehir atılması ve zehirlenen misafirler neticesiyle, kendi okulundan men edilmesiyle açılıyor film. Tası tarağı toplayan Sammo, soluğu ustasının lokanta-evinde alır ama ustası çoktan mefta olmuş, onun yerine iki kızı lokantayı işletmektedir. Bu esnada kung fu okulundan yeni mezun olmuş çömez bir aşçının yolu da, bu eve düşer. Sammo, genç kung fucuyu yanına çırak olarak alıp, kung funun temelindeki fikirlerle, yemek yapma sanatının inceliklerini ona aktarır. Güllük gülistanlık gibi anlattığım bu durum, elbette ‘evrensel kötülük’ dediğimiz olguyla bozulacak, bir yanlış anlama sonucu Sammo’yu suçlayan ve yemek yapma sanatında hinlikle bir yerlere gelmiş Sammo’nun öz yeğeniyle karşılıklı atışmasına, olaya ister istemez karışan genç kung fucu ve kızkardeşlerle birlikte, bilmem kaçıncı ulusal yemek yapma yarışmasında jürideki yerimizi aldıktan hemen sonra tanık olacağızdır.
Daha önce de kung fu ile yemek yapma işini birleştiren filmler yok değildi. Hoş ben sadece Stephen Chow’un God Of Cookery’sini biliyorum ama Tsui Hark’ın da varmış IMDB’den okuduğum kadarıyla. Aslında şöyle bir düşününce, birebir yemekle kung fu’yu birleştiren değil ama herhangi bir kung fu filminde, yeteneklerini mutfakta geliştiren çömez karakter, yeterince sık rastlanılan bir durum 70-80’lerin kung fu filmlerinde. Öyleyse onları da hesaba katarak son bir gözlem yapmak gerekirse, son yıllarda Sammo’yu Amerikan dizileri haricinde görmek isteyen seyirciler için iyi bir film olmakla beraber, kung fu’nun pişirme olayıyla çok fazla iç içe geçemediği, kızkardeşlerden birinin Japon pop idolü (Ai Kago) olması dolayısıyla hafif gişeye oynanmış, buna rağmen dövüş sahnelerinin yerli yerinde olmasa da ‘yeterince’ iyi olduğu eğlencelik bir film Kung Fu Chefs. Ama yine de, God Of Cookery’yi bu filme tercih ederim milyon kere.
Fotoları çeşitli Çin Sitelerinden yürüttüm. Mutlu değilim ama tembelim... Bu da son filmimiz olsun şimdilik. Japon Film Festivaline takılacağımdan birkaç gün kafa dinleyeyim diyorum blog konusunda. Zaten pek istekli yazmayışımdan da anlaşıldığı üzere yeni filmlere pek de ilgim yok. Aradan bir 10 yıl geçsin öyle bakalım demek istiyorum da ne saçmaladığımı ben de pek bilmediğimden noktalıyorum..........................

GONG FU CHU SHEN/KUNG FU CHEFS 2009
Y: Ken Yip Wing-Kin
O: Sammo Hung Kam-Bo, Vanness Wu, Ai Kago, Cherry Ying
Boş işler bunlar...