29.4.09

YÜCE RABBİM 'KLASİK' DEDİ! A.K.A. SHAOLİN NİNJAYA KARŞI

Yüce rabbim uzun zamandır "Klasik!" diyor ama artık şeytanın vesvese vermesinden midir nedir bir türlü elim klavyeye gitmiyordu (Son zamanlarda kulak kabarttığım tv programları sağolsun, malzemeye bereket getiriyorlar. Neyse...). İşte şeytanı da alt ettikten sonra Shaw Brothers klasiklerinin en güzellerinden birini "Zhong hua Zhang fu / Shaolin Challenges Ninja" veyahut en bilinen adıyla Heroes of the East 'i katletmeye hazır ve nazırım komutanım. İddia ediyorum bu yazıdan sonra Gordon Liu, beni haşatlamak için kapımda bitmezse ne olayım! (japon olayım, n'olur!).
İlk defa tüm film boyunca saçlı görmek zorunda kalacağımız (o ne ızdıraptır o, bir bilsen) Gordon Liu 'nun canlandırdığı Ah To-ki vakti zamanında peruğunu Kaptan Spock'ın hediye ettiği söylenir-kung fu üstadı olma yolunda ilerleyen gencecik bir delikanlıdır. Babası tarafından evlendirilmek suretiyle başının yakılacağını düşünüp köşe bucak kaçsa da beşik kertmesi japon gelini görünce, evlenmeye dünden razıymış formatına geçip, düğün esnasında gelin ayağına basarken o da deftere imzayı basar.

Cicim ayları, normal evliliklerdeki süresinden kesinti yaparak daha kısa sürer, zira japon gelinimiz karate üstadı olma yolunda ilerlemek suretiyle evde kırmadık eşya bırakmaz. Karısının deyim yerindeyse biraz daha hanım hanımcık olmasını isteyen Ah To, azıcık da vurdu kırdıya mani olabilmek adına, sanılanın aksine 'elinin hamuru' olayına girmeden, japon dövüşlerinin kabalığından yakınarak karısına çin kung fu'sunun kadınlar için daha nazik hareketler içerdiğini şekillerle anlatır. Lakin japon gelin, bu durumu kültürüne karşı yapılmış bir hakaret olarak algılar. Dahası bırakınız dövüş sanatlarını, yemek yerken dahi iki kültür arasındaki farklılıklardan (çinli damat Ah To'nun masada yemek yemesine rağmen japon gelin Kung Zi'nin ısrarla yerde yemesi gibi) taviz vermek istemeyen karı-kocanın arası gittikçe daha da açılmaya başlamıştır. Hemen akabinde çiftin kendi kültürlerinin dövüş silahlarını birbirlerine gösterirken ateşli bir kavgaya tutuşmaları- başkası olsa olayı 'nörotik' tarafa çekerdi kesinlikle (Yüop! Aile var!)-ve Kung Zi'nin kocası tarafından alt edilmesi olaya 'şimdilik' son noktayı koyar. Kung Zi, pılını pırtısını toplayarak Japonya'ya, baba ocağına döner. Biraz erkeğin alttan alması beklenir ya böyle durumlarda, işte kimi duygusal seyirci de Ah To'dan böylesi bir hareket beklerken, Ah To'nun tam aksine olayı 'odunlukla' örtbas etmeye çabalaması, babacan seyirciler tarafından karakterimizin gençliğine verilebilir. En baştan beri çiftin arasının açılmasında büyük payı olduğu görülen Ah To'nun beceriksiz, işgüzar yardımcısı bir kere daha devreye girerek Ah To'ya, karısını eve döndürmek için zorla mektup yazdırır. Filmin evlere şenlik hale gelmesi asıl bu mektupla başlar. Çünkü, aslında "Karıcım, evine, yuvana dön. Bi eşeklik yaptım. Beni affet." düsturlu olması gereken mektup, dedik ya işgüzar yardımcı diye, işte onun yüzünden "Çin kung fu'su, japon dövüş sanatlarına on bin beş basar, n'aber? Sıkıyorsa gel de karşılaşalım, sanatlarımızı konuşturalım" manasına gelebilecek bir meydan okuma şekline gelmiştir.
Kung Zi, mektubu okumak üzere açtığı sırada, Kung Zi'ye içten içe aşk besleyen hocası Takeno (Yasuaki Kurata), el atıp mektubu kendine çeker, su gibi okuyup, "Vay sen misin bunu diyen!" diye Ah To'ya celallenip, başta kendi hocası olmak üzere dojosunun belli başlı adamlarını da alarak, çin kung fu'suna karşılık, japon dövüş sanatlarının (ninjitsu) üstünlüğünü ispatlamak niyetiyle, Yokohama Limanı'ndan Çin'e doğru yola çıkar.Daha önce sayısız kereler durduğum gibi şu anda da duruyorum ve en uyuz yazı şekli, kendi sorduğum soruya cevap verme şekliyle devam ediyorum. Niye durdum? Çünkü Yasuaki Kurata dedim. Varlığından bile haberiniz olmadığı halde, bir filmde görür görmez ayrı bir hava veren oyuncular vardır ya, işte Yasuaki Kurata da benim için onlardan biri. Bu havayı ilk aldığım filmi Legend of the Fist idi. Dahası havasının en önemli nedeni bana basbayağı Cüneyt Arkın'ı hatırlatması idi. Evet, işte Cücü'nin japon versiyonu desem yanlış mı yapmış olurum? Takdiri sevgili büyüklerime bırakıyorum. Japon olmasına rağmen daha çok Çin filmlerinde karşılaştığımız Yasuaki Kurata abimizin günümüzdeki versiyonu için de Takeshi Kaneshiro deyip, hırpalanma kat sayımı da göz önüne alarak bu konuyu burada kapatıyorum.

Herbiri kendi alanında birer usta olan japon dövüşçüler, Ah To'nun karşısına dikilerek, okuduğu meydana, meydan dayağıyla karşılık vermek istediklerini belirtirler. Ah To, "O benimle karım aramdaki bir sorun bir kere. Size noliyi?" diye karşılık vererek herşeyin üzerine tuz-biber ekmek üzereyken Takeno, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz ana fikirli "Kung Zi'ye yapılmış bir hakaret, bize de yapılmıştır" sözüyle, Ah To'nun hergün bir japon dövüşçüyle dövüşeceğini bildirip ortamı terk eder. Ah To, her ne kadar kendi kung fu'sunun daha üstün olduğunu düşünmekteyse de, tedbiri elden bırakmayarak, hocasının da tembihlemesiyle sağdan sola kung fu'da bir stil; sarhoş stilini de öğrenip, sırayla japonlarla düellosuna başlar (Bir kere daha durmak zorundayım. Sarhoş stili kung fu'yu öğrendiği usta, aynı zamanda filmin yönetmeni ve hatta Gordon Liu'nun gerçek hayatta üvey kardeşi olan Lau Kar-Leung'dan başkası değildir. Sarhoş stili kung fu'nun en güzel icra edildiği filmlerden biri olan Jackie Chan 'in katlanılabilir olduğu ilk dönemlerine ait Drunken Master'daki sarhoş stil ustası Simon Yuen Siu Tien ise artık kader midir nedir, bu filmde Ah To'yu sarhoş stilini öğrenmesi için yönlendiren ustadır!). Japonların karate, judo, katana, ninja yıldızı gibi dövüş teknikleri ve silahlarına karşılık kung fu'nun değişik teknikleri ve yine çin silahlarını ustaca sergileyen senaryo, Ah To'nun tüm japonları eleyerek Takeno'ya gelmesiyle heyecanı doruk noktasına çıkarmayı başarır. Final sahnesinde Takeno yani Yasuaki Kurata'nın müthiş yengeç stili kung fu ile gözleri her iki manada da dolduran performansı için dahi seyredilmeyi hak eden bu müthiş klasik, son kertede aslında her iki milletin de dövüş stillerinin güzelliğine vurgu yaparak, kendisinden önceki ve hatta sonraki bir çok filmdeki "düşman japon" imajını yumuşatmayı başarmış bir filmdir. Yasuaki Kurata'nın yengeç stiline karşılık Gordon Liu'nun turna stili
video

Özür dileyerek sonundan da dem vurmam gerekirse, zaten herşeyin 'fazla saygılı' japonlar tarafından yanlış anlaşılmasından ibaret olan film, Yasuaki Kurata'nın Ah To ile el ele vermesi ile nihayetlenir. Karısına ne olduğunu merak eden buyursun seyretsin! (Attığım ikinci kazık da bu olsun seyirci!)
Tek gazmeli kahraman Norman Chu'yu, Ah To'nun yakın arkadaşı olarak kısa bir rolde gördüğümüz filmin en ilginç yanlarında biri, her oyuncunun gerçek milliyeti altındaki rolde boy göstermesi. Daha açık konuşmak gerekirse çinli karakterleri çinli oyuncular, japon karakterlerin tümünü ise japon oyuncular canlandırmış. Diğer bir ilginç yan ise düelloların son derece adil bir düzeyde icra edilip kimsenin ölmemesi. Uzak doğu dövüş sanatlarında kullanılan silahlara ilgi duyan herkes için belgesel görevi gören filmden sizler için derlediğim ilk bilgiyi, çin mızraklarının ucundaki kırmızı püskülün çok pis şekilde rakibin dikkatini dağıtmak ve görme algısıyla dalga geçmek olduğunu söyleyerek yazıp bitirdiğime göre artık gönül rahatlığıyla kapı zilimin çalmasını beklemek üzere o tarafa doğru seyirtiyorum dostlar. Gordon Liu ile fotoğraf çektirmek isteyen benden randevu alsın çok rica edeceğim...

ZHONG HUA ZHANG FU/SHAOLİN CHALLENGES NİNJA/ HEROES OF THE EAST /SHAOLİN NİNJAYA KARŞI
Y: Lau Kar Leung
Dövüş kareografı: Lau Kar LeungSenaryo: Ni Kuang
O: Gordon Liu Chia Hui, Yuko Mizuno, Cheng Hong Yip, Yasuaki Kurata, Simon Yuen Siu tien, Norman Chu...

Her zamanki gibi daha düzgün bir yazı için rahmetli Metin Demirhan'ın bloğunu lütfen ziyaret ediniz.

*Kendime not: Zaman zaman modern kıyafet yani takım elbise içinde gördüğümüz kravatlı Gordon Liu bana ne demek istemiştir anlamadım vallahi!

26.4.09

PAZAR KLASİĞİ BUNALTININ YENİ SERİSİ-JAPONCA MÜZİK

Bir süredir bloğu kapalı olan Gaddesu-Sama 'ya adıyorum bu saçmalığımı. Hatta "adamı" adıyorum diyeceğim ama Gaddesu-Sama için çerez bile olamaz gibi geldi kısa bir an için. Neyse... En kısa sürede bloğun açılması dileğiyle...

Geçen Pazar başladığım japon müziklerine bu hafta devam ediyorum. Bu seri ne işe yarar pek umrumda değil doğrusu. Tek amacım bir süredir ara verdiğim vurdulu-kırdılı film yazılarımı unutturmaya çalışmak.” Aman dert etme, zaten ilgilenmiyorduk” diyorsan arkadaşım, ben en çok seni sevdim, bunu bilesin. Yine de sırada, anlatılarak heba edilmeyi bekleyen çok filmim var lakin uyumaktan yazmaya vakit bulamıyorum, ne yalan söyleyeyim. Açıklamamı yaparak içimi az da olsa rahatlattıktan sonra gelelim Kiyoharu ’ya.

Kendisiyle, eş zamanlı okumaya ve seyretmeye başladığım The Wallflower (Yamato Nadeshiko Shichi Henge) adlı manga-anime ikilisi vasıtasıyla tanıştığım Kiyoharu, erken 80’lerden beri ‘post punk- bildiğimiz rock’ ekseninde müzik yapan “karizma” bir şahsiyet. Her ne kadar irili ufaklı bir sürü grupla çalışmışsa da şöhretini asıl 1990’da kurduğu Kuroyume adlı gruba borçlu. Kuroyume’nin dağılmasının ardından 1999’da Sads ’i kurmuş, bu grubun da 2003’te dağılmasından sonra kariyerine solo olarak devam etme kararı almış. Şahsen ayrıntılar beni pek ilgilendirmiyor. Ben müziğe bakarım. Müzikten de anladığımdan değil ya, seversem ne ala, yok sevmezsem mualla durumu benimkisi. Başta bir mangadan söz ettim ya tuhaf isimli, işte bu manganın çizeri Tomoko Hayakawa (mangaka), sağolsun bir sürü japon rock grubu tanımama vesile oldu. Yoksa Nuri Alço’nun tuzağına düşmüşüm gibi japon boyband’lerin ağına yakalanmıştım. Tam zamanında yetişti de kulağımın pası gitti. Manganın birebir anime uyarlamasında başlangıç ve bitiş şarkılarını seslendiren Kiyoharu-Sama, endamından kelli mangakanın nerdeyse taptığı biri. Yeniyetmeler gibi adamın kaşına gözüne bakacak halim olmadığından pek o yönüyle ilgilenmedim ama isteyen bakabilir, ben karışmam.
Neyse... Bu abinin bir sürü albümü var ama 2007 tarihli son albümü Forever Love ’dan bir şarkı seçtim; “Yokan” . Japoncamın gelişmemesinin yegane sebebi, ne dediğini hiç anlamadığım Kiyoharu ile sizi başbaşa bırakayım artık...

予感 - Kiyoharu

Not: Puroktır end Gembıl’ımdaki resmim aslında işte bu manganın ana karakteri, sayko Sunako-chan’ının resmidir. Yeri gelirse manga ve animeyi de anlatırım. Ama ‘o yer’, pek gelecek gibi gözükmüyor...

23.4.09

MÜTEMADİYEN BOŞ İŞLERE ÇALIŞAN AKLIN BAYRAM MACERASI

Serbest takılmaya devam ediyorum.

Bugün, evet 23 Nisan, evet neşe doluyordu insan çocukken. Zira sabahın köründe kalkmışım, işe gelmişim bunun neresinde neşe!

Sabah “makam koltuğuna” oturur oturmaz aklıma parlak(!) bir fikir geldi. Bu bayram büyükler de neşelensin diye bir günlüğüne, koltuklarımıza oturtup, tüm işi de onlara bırakıp, evlere geri dönmek üzere dışarıdan çocuk çevirmeye karar verdik arkadaşlarla. Verdik vermesine de çocuk nerede allasen? Çevrenin müdavimi 'bilmem kaç çocuklu' kadın ve doğal olarak çocukları bile görünmüyor etrafta. Çocuk yoksa kedi oturtalım-malum burası kedi cenneti- dedim kimse oralı olmadı. O zaman hemen üçüncü bir plan hazırlayıp oylamaya sundum. Müsvedde çizim paftalarını kesmek suretiyle büyük boy kağıt çocuklar yapıp “makam koltuklarımıza” oturtmaktı planım. Ama her zamanki boş bakışlarla karşılanıp yarı yolda bırakıldım. Siz kaybettiniz! Bu bayram hazırlıksızdım ama 19 Mayıs’a daha iyi hazırlanacağıma emin olabilirsin ahali. Demedi deme, eylemlerimi bekle!
Geyik bir tarafa başta bizzat tanıdığım çocuklar olmak üzere (toplasan sayısı 2’yi geçmez ya orayı karıştırmayın) tüm çocukların -ve büyüklerin de elbet- 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.

22.4.09

SÖZSÜZ

Beş dakikadır ağzı açık ayran budalası gibi fotoğrafa bakıyorum. Fazla söze gerek yok sanırım. Zamanın Fatih'inden bir kesit...

*Laf aramızda uzun süre bakmışım değil mi?..

21.4.09

MİNNOŞ-İ SAMA'MLA BİR CUMARTESİ

Şöyle biraz sağdan soldan serbest takılmak istiyorum. Zaten hiçbir şey yapmadığım için yazacak çok fazla şeyim de yok. “O zaman yazma” diyen arkadaşım, gözüm üstünde!

Haftasonları malum, yeğenle (bu kelimeye de hiç alışamadım alla alla) takılma günleri. Ablam “Minnoş ’u tiyatroya götüreceğim, gelmek ister misin?” diye sordu (gelmek fiiline özellikle vurgu yapıyorum), ben de "Olur" dedim. Yeğen üç (rakamla 3) yaşında, o yüzden Brecht seyredecek halimiz yok! Akatlar Gösteri Merkezi’nde Atlıkarınca adlı bir çocuk oyunu varmış, oraya gidiyoruz. Zaten burda oynayan hemen hemen bütün oyunlara götürmüş kendisi Minnoş’u. Ben de Allah biliyor ya, tiyatroyu severim ama en son Devlet Tiyatrosu’nda "Ben Ruhi Bey Nasılım?"ı, bir de Şehir Tiyatroları’nda adını tam hatırlamadığım, ama “Can Ateşinden Kanatlar” olabilecek bir oyun seyrettim. Ondan sonra hak getire! Klasik geyik “Ama zamanım yok”u terbiyesiz bir şekilde size doğru da çektikten sonra biraz da çocukkenki tiyatro geçmişimden söz edeyim de ruh durumumu üç-beş anlayın. Sanırım ilkokuldayken seyrettiğim abartılı ve bol gürültülü bir çocuk oyunu yüzünden uzun yıllar tiyatrodan ayrı kaldığımı itiraf etmeliyim. Lisede dahi bu fobi kendini okulun müsamere kolundakilerin hazırladığı klasik temalı gösterilerde sık sık göstermişti. O yüzden çocuk oyunu dendi mi haddinden fazla bir müddet dururum, lakin genelde de anlamsızca durduğum için insanlar çok üstünde durmaz. İşte Akatlar’dan içeri girdik, ablam biletleri aldı. Elime önce biletleri, ardından da Minnoş’un elini sıkıştırıp “Oyun 1 saat 20 dakikaymış, ben bitince gelirim, size iyi seyirler” dedi. Ağzının kenarına da bildiğimiz o yan gülüşlerden birini yerleştirip, ben daha birşey diyemeden kapıdan hızlıca çıkıverdi. Her ne kadar uzaklardan uzaklardan bir müddet kahkaha sesleri işitmiş olsam da “Aklımın bana bir oyunu mudur bu acebe” diyerek pek oralı olmamaya çalıştım. İnsan en yakınından yediği kazıklardan en çok acıyı duyarmış derler (dememişler mi?) Ben daha ne olduğunu anlayamadan Minnoş “Çikolata alalım, resimlere bakalım” diye diye beni bir oraya bir buraya çekiştirdi sağolsun. Azıcık stres yaptım doğrusu. İlk defa Minnoş’la yalnızım ve fobim olan bir çocuk oyunundayım. Dahası etrafımda da artık anaları hafif vurdumduymaz olmuş bir sürü başka çocuk var! Neyse salona geçtik, bizimki, yan koltukta oturan kendinden daha küçük olan çocukla dans etmek suretiyle hemencecik iletişim kurmayı başardı. Ben de benim yanımdaki koltuktaki kadınla iletişim kurmaya çalıştım ama... Neyse kapatalım bu konuyu...Ne diyordum? Ne? Aslında birşey demiyormuşummuş? Ne?...

Serhat Akkaş tarafından yazılıp yönetilen Atlıkarınca adlı oyun, beklediğim kadar korkutucu çıkmadı, hatta bir elim çenemde “hımm hımm” diyerek uyuz bir takım şahıslar gibi gözlem yapmış değilim ama büyüklerin daha çok eğlendiğine şahit oldum. Zaten konuyla ilgili deneyimim, anlattığımla sınırlı olduğu için yorum morum yapacak değilim. Demem o ki, bir çocuk oyunundan beklenebilecek öğretici konular içeren, eğlendiren, yer yer güldüren güzelce bir oyundu. İkinci bölümünde gölge tiyatrosunu da gövdesine alarak beni de içine almayı başardı ya da ışıklar tamamen karartıldığı için de olabilir bittabi... Oyun sonu, bizimki, anasını kapıda görür görmez ona doğru koşuverip beni oracıkta satarak, anasından alacağım intikamın iki kat “dadlu” olmasını sağladı.

Sizlere Minnoş’umun bizzat benim için çizdiği, takıntısı elma ağacı ve kendi deyişiyle “Tombiş Kuş” temalı resmiyle veda ediyorum.

19.4.09

BİR PAZAR KLASİĞİ BUNALTININ ETTİĞİDİR!

Yavaş yavaş japon müziklerini de buraya bulaştırmak istiyorum. İşte ilk şarkımız 1970'lerin ünlü rock müzisyeni Sawada Kenji 'den Shiroi Heya (Beyaz Oda). Bir dili öğrenmeye başladığımda yaptığım ilk şey o dile ait şarkılar dinlemektir. Elbette müzik türünün de önemi var, öyle herşeyi dinleyemem (121. kez havam batsın), lakin olay japonlara gelince japon arabeski denilen türü bile seviyorum, yalnız bu şarkı o tür değil yanlış anlaşılmasın. Sawada Kenji için dönemin japon Barış Manço'su desek çok da yanlış olur mu? Olmaz herhalde... Bu şarkıları anlıyor musun diye soracak olan olursa, bu tarz favorim olsa şimdi japon vatandaşı olmuştum der, gider kendinin bile ne söylediğinden haberi olmayan kaçık grupları dinlemeye devam ederim ona göre!

Shiroi Heya - Sawada Kenji

17.4.09

FİLM FESTİVALİNDE İKİNCİ HAFTA İÇİ BİTERKEN...

Oy dostlar! Ne anlatayım bilmem ki! Sözüm bitmiş haberim yok. Fakat kendimi zorlayarak da olsa film festivalinin ikinci hafta içini de yazarak olayı tamamına erdirmek istiyorum. O halde her zaman yaptığımız gibi ben yazmaya çabalarken sizlerden isteyenler okumaya, isteyenler de okur gibi yapmaya başlayabilirler. Gazamız mübarek olsun!

Şunca yıllık yaşamımda ilk defa geçen sene deneme fırsatı bulduğum Rexx sinemasında iki filmle açtım haftayı. Yönetmenliğini Francesco Rosi ’nin yaptığı, Sicilya’nın önce halk kahramanı, sonra mafya babası Salvatore Giuliano ’nun yaşamına bakış niteliğindeki aynı adlı filmi, aslında yönetmeni için seyrettiğimi söylemem gerek. Çünkü Torino Ulusal Sinema Müzesi ziyaretim esnasında Francesco Rosi’nin sineması ile ilgili bir sergi vardı. O an hiçbir filmini seyretmediğim bu yönetmenin, sergisi de bana pek birşey ifade etmemişti doğal olarak. İşte böylesi bir başlangıç yapmama vesile olan festivale şimdilik şükranlarımı sunuyorum. Hemen ardından izlediğim Kore filmi Takipçi, yeter ulan ‘sanat’ filmlerinden derken bünyeme iyi geldi. Şu an aslında filmlerin konusundan, yönetmeninden vesairesinden bahsetmek hiç içimden gelmiyor. Ben size olay mahalli izlenimlerimi aktarayım iyisi mi! Özellikle Takipçi ’yi seyrederken tamamıyla idrak ettim; Rexx’te pek festival havası yok! Şimdiye kadar her girdiğim filmden ‘istekle’ çıkan izleyiciye bu sinemada rastlamamın ve de film biter bitmez, jenerik hala perdede akar iken yanan ışıkların bunda payı büyük elbette. Takipçi yeni başladığında, sayko, kadının kafasına çekiç indirmek üzereyken salonu terkeden çift, hayatının hatasını yaptı bence. İnsan gözünü falan kapatır en azından! Ya hiç mi merak etmezsiniz sonunu, anlamıyorum! Aman neyse...

Ertesi günü “Oh be! Nihayet bir japon filmi” dedirten Tokyo Sonata, bir ailenin çözülüşü ve sonra yeniden bağlanışını anlatan dokunaklı bir filmdi. Filmden çıkarken burnumu silmem arkadaşlar arasında, gözyaşlarına boğulduğum kanısı yarattı. Yalan Nalan! Ben en son 1978’de ağlamış idim (Abim doğdunda hehehe) Sinemaya girince benim burun akar, sinemadan çıkınca akar, sıcak yesem akar, acı yesem akar, akarakarakar... Hemen ardından seyrettiğim Bir Buçuk Oda, nobel ödüllü Rus şair Joseph Brodsky ’nin yaşamını animasyonla karışık anlatan özlem dolu bir filmdi. İşte o an farkettim ki bu film de aslında ‘aile’ ile ilgiliydi. Ben daha “Haydaa” diyemeden yine bir japon filmi Aruitemo Aruitemo (Bitmeyen Yürüyüş) da aile bireylerine odaklanmış çıkmasın mı? Bu filmi terkeden, çok afedersiniz, andavallara sesleniyorum; siz açın, Yemekteyiz seyredin! Sizi ancak o paklar! (Hava atar gibi yaptım ama şu an tv’de Yemekteyiz açık ve ben bunu yazıyorum hehe).

Unuttum söylemeyi; Tokyo Sonata ’nın hemen öncesinde Gaddesu Sama ile yapmış olduğumuz hoş sohbet esnasında, Japon filmleri salonda oynarken, içerdeki uyuzluk yapanları koltukların altından bacaklarını şey etmek suretiyle, çıkanları da köteklen tepelemek için- şimdi yazınca çok kaba geldi ama- hem salon içinde hem de salon kapısında ninja timi oluşturma kararı verdik. Kendisi kapıda tepeleme işine çok sıcak bakmadı ama neyse... Hazır bundan bahsetmişken sinema salonlarında koltukların neden hafif kaydırılarak konumlandırıldığı konusuna da bilmem kaçıncı kez değinmek istiyorum. Yavrum evladım, sana diyorum, kulağını iyi aç beni dinle. Bu sana son ihtarımdır. O boşluk sen kafanı sevgilinin omzuna koyasın diye yapılmamıştır (en azından salon doluyken). O açıdan rica ediyorum artık kafanı düz tutmayı öğren. Yoksa hemcinsimsen saçının çekilmesine, karşı cinssen, ensene tokat yemeye hazır ol! Demedi deme!

Tokyo Sonata da pek bereketli bir filmmiş. Eklemek istediğim birşey daha var filmi seyrettiğim Yeni Rüya sineması ile ilgili. Birçok kişi şikayet ediyor salonun rahatsızlığından ama ben pek farkedemedim. Eğim idare eder, koltuklar da çok kötü gelmedi bana lakin değinmek istediğim başka birşey. Malum bu sinema zamanında İki film birden gösterimleri yapıyordu. Daha geçen hafta ilk filmimizi seyretmek üzere salona seyirtmişken Shingetsu-Badesu, burada daha önce film seyretmediğini söyleyip(!) kinayeli kinayeli benim seyredip seyretmediğimi sordu. Terbiyesiz diyorum başka şey demiyorum. İşte bu hafta da bu zatla beraber Tokyo Sonata ’yı en arka koltuktan rahat rahat seyretme fırsatını yakaladığımı düşünüyordum ki bir baktık koltuklar halk arasında ‘sevgili koltuğu’ olarak da bilinen arada kollukların olmadığı çift koltuk çıkmasın mı! Anam! Orda ben bi irkildim. Neme lazım! Bir kazaya kurban gitmeyeyim diye bir koltuk atladım valla. İşte böyle dostlar gelelim bir sonraki filmimiz 9.99 dolar(işareti bulamadım) da bir aile ve komşular etrafnda dönen animasyondu. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin tuğba açısından konusu aile ve animasyon olarak belirlenmiştir. Kendisine duyrulur.

İtiraf vakti! Bunu yazmaya gerçekten utanıyorum ve daha önce sinemada hiç başıma gelmemiş birşeydir ama 16.00 seansında seyrettiğim yaklaşık üç filmin ilk 15 dakikasında hep uyukladım! Hor görme, nedenlerim var! Yemekten ve biraz aylak gezdikten sonra karanlık bir ortama girince ister istemez gözlerim kapandı. Özür diliyorum, bir film hariç. Onda uyusaydım keşke ama 15. dakikadan sonra uykum açılıyor!

Sonrasında sırasıyla izlediğim Kore filmi Ağaçsız Dağ, iki sevimli velet üstünden yine, yeni, yeniden “aile” kavramına bakış atarken, Ventura Pons imzalı Yabancılar, bana, ‘insan bu kadar kötü ve içten pazarlıklı olamaz, hele aile bireylerine karşı’ dedirterek, kendisinden nefret etmemi sağlamış, işte bunda uyusam iyi olurdu- bir film idi. Şu noktada demeliyim ki başka bir zaman seyretsem aslında hoşuma gidebilecek bu filme niye bu kadar kıl kaptım bilmiyorum. Aman boşver! Sona doğru hızla ilerlerken bu seneki festivalin en çok fire veren filmini Kör Domuz Uçmak İstiyor olarak ilan ediyorum. Endonezyanın siyasi durumuna bireyler üzerinden ‘I just called to say I love you’ adlı şarkısı eşliğinde bakan filmi seyreden herkese aynı şarkıyla ben de seslenmek istiyorum ama benimkisi ingilizce bilmediğim ilkokul dönemlerimde şarkıyı ‘Acesko tudey’ olarak söylediğim formatta geliyor. Hafta içini güzel bir filmle kapattım; Doris Dörrie imzalı Kiraz Çiçekleri. Bu filmin de aile ile ilgili olduğunu söylememe bilmem gerek var mı sevgili dostum? Kendim de bir evlat olarak, ne kadar bu filmdeki evlatları kınasam da aslında hepimizin ailesine karşı hissettiği duygular ortak bir paydaya doğru gitmiyor mu? Gidiyor valla!

Pazar gününe tek bir film bırakarak- ki o da japondur- bu seneki festivale de hoşçakal demek istiyorum. Festival benim terapimdir arkadaş! İnsanlara tahammül boyutumu arttıran en büyük silahımdır. Lakin insanın bazen tepesi atıp kendine “bırak, çık git şurdan ya” diyesi gelmiyor değil! Hangi aralık bu kadar uyuz ve öfke dolu olmayı becerdim bilemiyorum doğrusu. Yazmak istediğim birkaç şey daha vardı ama unuttum gitti. Ve şu an çok yorgunum. Bırakın beni uyuyuyuyu...

*Tüm yazım ve anlam hataları için özür! Kafam finito. Aceskotudey.........zzzzz......

12.4.09

UMMADIĞIN TAŞIN GERİ DÖNÜŞÜ / THE RETURN OF THE BASTARD SWORDSMAN

O gün bu olaya şahit olanların hayatları, bir daha asla eskisi gibi olmadı...
Hep dediğim gibi bir çinli ve bir japonu bir araya getiren filmden daha iyisi olamaz (Sakalım yok ki sözüm dinlensin). Her ne kadar Hong Kong menşeli filmlerde japonu canlandıran oyuncu çoğu zaman çinli de olsa, bu durum benim gibi üçüncü bir millete mensup seyirci için üç aşağı beş yukarı aynıdır sanıyorum. Aslında japonu bir çinlinin canlandırma durumunu elbette bir japona sorsak kimbilir neler öğreniriz. Kaldı ki hatırı sayılır miktarda Hong kong filminde japonların hep düşman rolünde olduklarını düşünürsek. Lakin benim görevim Jim, kimseyi fitillemek değil. (Kırılmayın çinli arkadaşlarım ama bu filmde de japonları tuttuğumu söylemem gereksiz kalacaktır sanırım. Ama tamamen ninjadan dolayı, yoksa başka amacım yok...)

Birinci filmden özet görüntülerle açılan ikinci filmimiz, özetin ardından tüm Çin’i fethetme arzusuyla, karnından kırmızı kırmızı ışıyarak, rakibinin kalbini çıkarma marifeti olan “Hayalet Tekniği”ni sergileyen Iga Klanına mensup Japon lord ile, bir kere daha, ilk filmden edindiğimiz ağzın açık kalma durumunu tekrarlamamıza sebebiyet verir. Artık yavaş yavaş alıştığımız için fazla üstünde durmaya gerek yok bu açıklığın ama isteyen buyursun, açı ölçer sayfanın altında.
İki yıl dünyadan elini ayağını çeken Wu Di okulunun ustası “Ölümcül Tekniği”nde 10. Seviyeye ulaşmıştır. Fu Yu Xue’nin sinsice Wu Dang’ın her iki ustasını öldürdüğünü duyunca, bu işi kendi yapmak istediğinden, diğer bir deyişle İpekböceği tekniği’ne karşı geliştirdiği Ölümcül tekniği’ni göstermenin, ustaların ölümü dolayısıyla artık kendisine nasip olmayacağını düşündüğünden, önce öfke nöbetine kapıldıysa da hemen ardından Wu Dang’dan Yun Fei Yang’ın İpekböceği Tekniği’ni geliştirdiğini öğrenmesiyle keyfi yerine gelerek, seyirciyi mükemmel kahkasından mahrum bırakmamış olur. Böylece, tahtına kurularak Wu Dang Okulu’na doğru, Yun Fei Yang’a meydan okumak üzere yola koyulur. Lâkin okula vardığında Yun Fei Yang’ın dünya seyahatine çıktığını öğrendiğinden dolayı yine sinirlenip, 7 gün içinde onu bulup getirmezlerse tüm okulu yerlebir edeceğini söylemekten de kaçınmaz. İdealleri uğruna sebat etmeyi bilmiş gerçek bir usta olan Wu Di Okulu ustasını tebrik ediyorum. Etekleri tutuşan Wu Dang Okulu öğrencileri, kendi elleriyle kaçırdıkları Yun Fei Yang’ı hemen bulamayacakları için, Wu Di’ye karşı savaşmak adına 5 farklı tekniğin ustalarını okula çağırırlar. Bir yandan da Yun Fei Yang’ı araması için içlerinden birini görevlendirirler.Yun Fei Yang’ın bulunmasından sorumlu olan Yao Feng’e yolda, kendisine yardımcı olmak, filme de renk katmak için Li Bu Yi adında bir falcı katılır.

Yao Feng ve falcı Li Bu Yi, Yun Fei Yang’ı araya dursunlar, mandarince konuşan japonlar (ninjalar) ikide bir baka yarou(söyleniş şekline göre en hafifinden en ağırına çeşitli küfür anlamı verebilir. En hafifi ‘aptal’dır) diye bağırarak japon olduklarına vurgu yapmayı da es geçmeyerek, önce Wu Dang’a davet edilen 5 ustayı, ardından da okulun tüm öğrencilerini haşat ederler . Japon lord, Yun Fei Yang’ı ortaya çıkarabilmek için sinsice bir plan yaparak Wu Dang Okulu’nun haşat edilmesinden Wu Di Okulu’nu sorumluymuş gibi göstermeye karar verir. Japon tabii! Olacak o kadar akıl.
Uzun bir aradan sonra Yun Fei Yang’ı, Wu Dang Okulu’nun ustasının kızı Lun Wan Er ile evlenmiş, dere kenarında balık muhabbeti yaparken görürüz. Bu sahnede”Balığı ben tutarım ama sen pişirirsin” diyen Lun Wan Er, her ne kadar kocasıyla arasında çok demokratik bir ilişki varmış gibi göstermişse de olaylar ilerken birazdan değineceğim sahnede aslında böylesi bir demokrasi ya da eşitlik beklemenin düpedüz saflık olacağını sadece kadın seyircinin kafasına kafasına çakmayı bilmiştir. Erkek seyirciye gelince, birçoğunun “Ne var ki bunda?” diyeceği , yine kadın seyirci için aşikârdır. Olaya geri dönecek olursak Yao feng ve falcı, nihayet Yun Fei Yang’ı bulmayı başarmış ve Wu Dang’a geri döndürmek için ağzından girip burnundan çıkmayı bilmişlerdir. Lâkin sizin de tahmin edebileceğiniz gibi yerlebir edilmiş okula varır varmaz, ne olduğunu öğrenmiş ve Wu Di Okulu’ndan intikam almak için o tarafa doğru yola çıkmışlardır.
Ölüm vadisinde Wu Di Okulu ustası ve Yun Fei Yang karşı karşıya gelir. Küçükken el çarparak oynadığımız oyunlar vardı ya ‘çatlak patlak’ gibi, işte aynen o oyunlar gibi bir teknikle dövüşmeye başlarlar. Wu Di ustasının eldivenlerini bir hamleyle çıkaran Yun Fei Yang, renkli mi renkli iki elle karşılaşır. Ölümcül tekniğinde 10. Seviyeye ulaşmış Wu Di ustasının ellerinden birinin mavileştiğini ilk filmde görmüştük zaten. İşte diğer eli de artık kırmızı olmuştur. Önce kırmızı, sonra mavi ışınlar gönderen usta, ‘disko tayms’ diye çığırdıktan hemen sonra iki elini birleştirip yeşil yeşil ışınlar çıkararak (Bana sorma niye yeşil diye), ortamı daha da eğlenceli bir hale getirir. Falcı Li Bu Yi , Wu Di ustası son darbesini Yun Fei Yang’a indirmek üzereyken uçarak içeri girip, ustayı engeller. Zaten sürekli hırpalandığına tanık olduğumuz Yun Fei Yang, karısı tarafından ortamdan uzaklaştırılır. Dövüşe hız kesmeden devam eden Wu Di ustasının el izi, bu esnada falcı Li Bu Yi’nin pantolonunda çıkınca, falcı, ustanın kısmetinin kapalı olduğunu, üstüne üstlük bir de kalp ritminin düzensiz olduğunu okur. Duyduğu bu kehanetle, afallayan usta, şaşkınlığını seyirciden gizleyemezken, falcı iki illüzyon hareketiyle ortamdan sıvışır.
Filmin final sahnesine kadar sürekli yenilerek klasik bir kahraman tipi çizen Yun Fei Yang’ın kimi kertede kabak tadı veren yenilgileri, seyirciyi ister istemez farklı karakteri favori yapmaya itiyor. Yun Fei Yang rolündeki Norman Chu, çoğu sahnede haşat edilmiş vaziyette yatıp - yattığı yerden para kazanmak böyle birşey olsa gerek- boş boş kameraya bakarken, bir önceki filmde müthiş kahkası ile tanıştığımız kötü karakter Wu Di Okulu ustası rolünde Alex Man Chi Leung, bu filmde gerçekten göz dolduruyor. Üstelik yalnız olarak değil, falcı Li Bu Yi rolündeki Lau Wing ile birlikte. Olmuyor Chu! Gamze mamze de bir yere kadar! Bu arada Wu Di ustasının da gamzesi olduğunu farkettim yalnız fazla pudranın altında kalmış galiba. Yoksa Yun Fei Yang ve Wu Dİ ustası kardeş midir? gibi bir geyiğe hiç girmeden yolumuza devam edelim bence de...
Wu Di ustası tarafından bir kere daha yoğrulmuş hamur kıvamına getirilen Yun Fei Yang, karısı ve falcı Li Bu Yi tarafından kayıkla doktor Lai Yao Er’e götürülürken, falcının “hastasın” sözü ile morali yerlebir olmuş Wu Di ustası da hayalet doktora gider. Kayık sefası sırasında, kısa kollu kıyafetleriyle defile yapmak üzere sudan fırlayan ninjalar olaya güzellik katmayı da ihmal etmezler. Wu Di ustasının morali, doktordan aldığı “Gerçekten hastasın” cevabının ardından daha da bozulurken, Yun Fei Yang, ilginçtir, falcılık ve tıbbın birlikte kullanılmasıyla ilaçlarını aldıktan sonra ‘Dolunayda Reenkarnasyon Kayası’na yatırılarak nadasa, pardon iyileşmeye bırakılır.
Sona doğru yaklaşırken, Japonlar Wu Di Okulu’nu basar. Önce dana gibi ninja yıldızını fırlatan Japon Lord, ardından karnındaki kırmızı ışığı yaktıktan sonra kurbağa gibi şişer. Rakibi Wu Di ustasını bir punduna getirip, arkasına geçer ve şişirdiği karnıyla vura vura, zaten kalp ritminde düzensizlik olan rakibinin kan fıskıyesi haline dönmesini sağlar. Ölümcül tekniğin, japonların Hayalet tekniği karşısındaki bu yenilgisi, aynı zamanda karizmatik kahkahanın da sonsuzluk içinde kayboluşunun simgesi değil de nedir?
Bu olayın akabinde, hele şükür iyileşmeyi başarabilmiş Yun Fei Yang – filmden parasını bu noktada aldığı rivayet edilir Norman Chu’nun, dedikodu gibi olmasın ama – ve falcı Li Bu Yi, japonlarla karşılaşmaya hazırdır artık. İşte kadın bünyeleri kızdıracak laf da geliyor sayın seyirciler; Düello başlamadan hemen evvel, iki saniye önce tabiri pek caiz değil ama film boyunca ‘kız gibi’ yatan Yun Fei Yang, erkekliğini göstermek adına karısına dönüp “Sen eve git” der. Ülen, bu kadın değil miydi İpekböceği tekniğinde ilerlemeni sağlayan, her haşat olduğunda seni kurtaran, doktora taşıyan, sana bakan? Gel de sinirlenme! Karısının yerinde olsam, japonu beklemez direk saldırırdım Yun Fei Yang’a. Madem öyle işte böyle diyerek yakın zaman içinde de bu tür filmlerde kadın durumuna bakmaya çalışalım. Neyse... Aslında sanki çok farklı birşeyle karşılaşmışız gibi sinirlenmenin de alemi yok. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal...

Herşeye rağmen beklentileri boşa çıkarmayan, dolu dolu bir final sahnesi gözlerimizin önündedir artık. Önce uçan kaçan üç-beş ninja, hemen ardında da Yun Fei Yang ve Li Bu Yi’nin kalp ritmlerini bozmak adına, karnını şişirmeye başlayan japon lord, Yun Fei Yang’ın tüm odunluğuna rağmen Li Bu Yi’nin aklı sayesinde amacına elbette ki ulaşamayacaktır. Ortamdaki davulları çalmak suretiyle japonun şişme esnasındaki konsantrasyonunu bozarak sürekli sönmesine sebebiyet veren Li Bu Yi, bir yandan da eli basbayağı armut toplayan Yun Fei Yang’a komut vererek “Hadi Oğlum, bakma boş boş! Kullan cevherin ipekböceği tekniğini” diye çığırıp olayı tamamına erdirir.
İlk filmin kaymağını yemek amaçlı yapıldığı ister istemez belli olan film, asabi kareografisi ve hiçbir yenilik getirmeyen tekniğine rağmen, yine ışımaya dayalı absürd görsel efektleri,’ uçan koza tarumar yarışması’ yapar gibi döne döne ilerleyen koskocaman koza veyahut ninjanın fırlattığı dana büyüklüğündeki yıldız gibi fantastik öğeleriyle, Yun Fei Yang’ın tüm odunluğuna rağmen, ilk film kadar şaşırtmayı başarıyor.


Y: Tony Liu Jun Guk (Chin Ku Lu)
O: Norman Chu Siu Keung (Yun Fei Yang), Alex Man Chi Leung (Wu Di ustası), Lau Wing (falcı Li Bu Yi) Candy Wen Xue Er, Chen Kuan-Tai (japon lord), Leanne Lau Suet-Wa (Lun Wan Er), Lo Lieh (hayalet doktor), Philip Ko Fei ( Öteki doktor)
Senaryo: Tony Liu Jun Guk (Chin Ku Lu), Cheung Gwok Yuen
Dövüş kareografı: Tony Liu Jun Guk, Yuen Tak

Senin için dijital hem de!.. Korkma! Ağzının yeterince açıldığından hiç şüphem yok...

10.4.09

ASTRAL JAPONYA SEYAHATİM SONRASI JAPONYA'DA BU HAFTA VİZYONA GİREN FİLMLER (10 Nisan)

Red Cliff 2/ Chi Bi Xia2- レッドクリフ Part II -未来への最終決戦-Y: John Woo, O: Tony Leung, Takeshi Kaneshiro,

Kurôzu zero II- クローズZERO II / Y: Takashi Miike, O: Oguri Shun,

Sûtsu wo kau- buy a suit スーツを買う / Y: Jun Ichikawa

Toyos Camera- 東洋宮武が覗いた時代 / Y: Junichi Suzuki (II. Dünya Savaşı Japon- Amerikan tarihi)

Kondo no Nichiyoubi ni- 今度の日曜日に / Y: Kenmochi Satoshi (Kore-Japon)

Shari no Tenraku Jinsei - シャーリーの転落人生 / Y. Masanori Tominaga

Nisesatsu- ニセ札 / Y: Yuichi Kimura

Yuki no shita no Homura-Fire under the snow- 雪の下の炎 / Y: Makoto Sasa (Belgesel)

FİLM FESTİVALİNDE İLK HAFTA İÇİ BİTERKEN...

Yoksa hayallerim gerçek mi oluyordu? Koskoca film festivali bir kung fu filmini programına mı almıştı? Beyaz perdede bir kung fu filmi seyretme olanağını yakalayabilecek miydim bu defa? Baksana adında basbayağı “Shaolin” geçen bir film, programda bana göz kırpıyordu.
Dur bir dakika! Meğerse film değil ‘Ntv Belgesel Kuşağı’ içerisinde yer alan bir belgeselmiş. Olsun, hiç yoktan iyidir. Kaldı ki bu türün belgesellerini izlemek bile başlı başına bir zevk. İşte, açılışı “Gerçek Shaolin” ile yaptığım 28. Uluslarası Film Festivali’nde, bu yıl tüm izleyeceğim filmlere, bir yıl aradan sonra çok sevgili arkadaşım Shingetsu- Sama (daha samimiyet için Shingetsu-badesu) bana eşlik ediyor. Hem de kendisi yalnızca fiziki olarak değil aynı zamanda yıllardır bıkmadan usanmadan tekrar ettiği şikayetleriyle de bloğumu zenginleştiriyor. Filmlerin tümünü bizzat kendim seçip “Shingetsu’m, Karagözüm, çingenem, var mıdır özel olarak seyretmek istediğin başka film?” soruma çok sağolsun(!) “Ay bilmem ki, ne seçsem!” cevabını vererek beni bu yıl biraz şaşırttı doğrusu. Aslında boş gezen ve onun kalfası olarak tüm hafta içine, handiyse eksiksiz hergüne film sıkıştırdığım için garibim ne yapsın? Birşey diyemedi tabii. Ben de uzakdoğu filmleri haricinde odun değilim, kendisinin sevebileceği filmleri çoktan işaretlemiş, şurda iki artiz kelam edip, bugün suratıma su fırlatır gibi yapmak suretiyle ikide bir tekrarladığı terbiyesiz hareketiyle gıcığıma gıcık kaptırmış biri olarak intikamımı kendisinden alayım diye böyle yazmış idim. Varsa itirazın, yorum kısmısı orda. Orda öt bakalım.
Filme gelecek olursak, ikisi yerli ikisi yabancı olmak üzere üç genç ve bir çocuğun, yerlilerin yoksulluk nedeniyle biraz da olsa zorunluluktan, yabancıların ise biraz özenti biraz da meraktan kung fu öğrenmek üzere geçtikleri yolları anlatan, bunu yaparken beş parmağın beşi bir değil diyerek, her insanın aslında birbirinden ne kadar farklı olduğunu bir kere daha algılamamı sağlamış, sağlam bir belgesel. Artık klasik kung fu’nun yerini, gösteri sanatı wushu’ya bıraktığını, Jet Li’nin 1982 tarihli Shaolin Tapınağı filminden etkilenerek (bazı görüntüler de kullanılmış belgeselde) klasik kung fu öğrenmek için Çin topraklarına gelmiş yabancıların kendilerine göre ‘gerçeküstü’ kalmış yoksullukla tanışmalarını, özentinin sonunun bir yere varamayacağını sade bir dille anlatarak kung fu’nun aslında yabancılara çok kapalı bir kültür olduğunun vurgusunu da yapıp, sonunda seyirciye hafif bir karamsarlık aşısı yapan belgesel, en azından kung fu filmleri açısından gelecek film festivallerine dair yeşerttiğim umutlarımı suya düşürmeye kâdir olamadı.

Güne böylesi bir keyifle başlamışken diğer keyfi de Nanni Moretti ile tattık. Her ne kadar film, Antonello Grimaldi tarafından yönetilmişse de senaryo Moretti’ye ait. Çevremizdeki herkesin aslında birer saklı kutu olabileceği ile kafamda yer eden bu film, Freud’a yapılan gönderme gibi kimi Moretti özelliklerini de taşıyor. Ayrıca filmin sonuna doğru ‘ağır abi’ formatıyla filme katılan sürpriz bir yönetmen/oyuncu da var. Benden meraklandırması.

Bill Plympton imzalı animasyon ‘Mutant Uzaylılar’ ve ‘Ahmaklar ve Melekler’ ile ilgili düşüncelerimde bazı parazitler var. O yüzden şu an yorum yapamıyorum, lütfen daha sonra yeniden deneyiniz. Ama animasyon tekniği, tekniği geç herşeyiyle, seyirci olarak hem hayranlık uyandırıcı, hem eğlendirici hem de düşündürücü filmlerdi. Bu noktada bir de küçük itirafta bulunmak istiyorum. Akşam uykumu alamadığımdan dolayı Ahmaklar ve Melekleri seyrederken göz kapaklarıma zor hakim oldum. Dolayısıyla parazitin bir sebebi de bu olabilir. Ne diyorum hep; Bana güven olmaz.

Geldik en sevdiğime, Rembrandt: İtham ediyorum.
Rembrandt’ın Gece Bekçisi tablosunun belgesel formatında bizzat yönetmeni Peter Greenway tarafından anlatılmasından ibaret bu yapım iyi hoştu emme Beyoğlu Sineması’nın arka koltuklarında otururken ve önümüzdeki insanlar altyazıyı okumak için kendi önlerine doğru eğilip, bıraktım altyazıyı, ekranın belirli noktalarında kara delikler meydana getirmişlerken, üstüne üstlük buna bir de salonun havasızlığı eklenince, pek de zevk alamadığım, başka bir sefere izlerim inşallah diyerek, film biter bitmez salondan fırladığım bir deneyime dönüştü (Biraz daha uzatabilirim cümleyi, sen bakma düşüklüklere). Sanırım Shingetsu-badesu’nun ilk defa bu film esnasında ürettiği ‘Subtitle değil, uptitle istiyoruz’ konu başlıklı şikayetini bana iletmesi ise başka bir salonda başka bir filmde vuku buldu. Kendisine sonuna kadar hak ve destek verirken, buradan şunu da belirtmek isterim; ‘altyazı ve üstyazı’ da aynı manaya geliyor Shingetsu, artizsen artizim de onu bilelim!

Evet efendim, şimdi geldik çok yönlü sanatçı Takeshi Kitano tarafından her yerine imza atılmış, üçlemesinin son filmi Akileus ve Kaplumbağa’ya. Çok yönlü demişken bu tamlamaya gıcık olduğumu ne kadar anlatsam boştur. Zira inanırım ki zaten tek yönlü sanatçı olmaz,.. olmamalı,.. varsa da olmaz olsun. Bu konuya da açıklık getirdikten sonra film hakkında iki çift laf edelim. Yine kendi hayatından yola çıkarak, bu sefer resim üzerine odaklandığı bu filminde Kitano, başlarda verdiği Kikujiro tadını, sonlara doğru verdiği kendine has mizah anlayışıyla birleştirerek bendenizi ve salonu kırdı geçirdi. Bu noktada Kitano’dan daha fazla şey öğrenebilmek adına acaba üçlemeyi dörtleme ve hatta beşlemeye çevirme şansı ne kadardır biraz düşünmek istiyorum.(Parantez içi notu; filmle ilgili bir iki abukluk dillendirmek istiyorum. 1) Japonlar ölülerini yıkamaz mı? Bu soruyu Gaddesu-Sama 'ya da yönelttim. Kendisi beni bilgilendirdi, teşekkür ederim. 2) Filmin sonuna doğru Kitano ya da karısı, teneke bir kutuyu nehre attı, azıcık kınadım!)

Adını, bilgisayarın B’sinden yeni yeni anlamaya başlayan her çömezin bilmesi gereken Control-Alt-Delete’den alan Kanada yapımı filmi, festival kitapçığında en iyi tarif edilmiş film olarak seçiyorum. İsteyen ordan açsın okusun, ben sadece bir tehditte bulunmak isityorum; Yurdum insanı, artık her duyduğun küfre gülme alışkanlığından vazgeç! İmza: Sinemada arkanda oturan uyuz zat!

Sıradaki! Ah evet! Uykusuzluğumun ikinci kurbanı olmak üzereyken, her zaman küplere binmeme neden olmasına rağmen bu sefer beni zıpkın yemişim gibi kendime getiren telefonumun titreşimi sayesinde son anda paçayı kurtaran Macar yapımı ‘İz Sürücü’, festival kitapçığında yazdığı gibi aslında hiç de ‘sıradan’ olmayan bir patalogun, annesini kanserden kurtarmak için gerekli olan parayı yaptığı anlaşma doğrultusunda bir adamı öldürerek ele geçirmesiyle başlasa da, aslında herşeyin bu kadar kolay sona ermeyeceğini seyircinin beynine yazan, bilinmedik üvey kardeşten gelen mektupla olayların seyrini olmadık yöne doğru değiştiriyor. Müthiş soğukkanlılığıyla ‘sözümona sıradanlığı’ aşan başrol oyuncusu Zsolt Anger abi, kendi detektifliğini kendisi üstlenerek işbu soğukkanlılığıyla filmin en büyük mizah kaynağı olma başarısını da göstermeyi biliyor.

Bu hafta sona ererken, gelecek hafta buluşmak dileğiyle sizlere Shingetsu-Sama’mın bir şikayetiyle, veda ediyorum dostlar. “Madem yiyecek içecek reklamları yayınlıyorsunuz o halde göz hakkı niyetine minik bardaklarda şarap, hiç olmadı çikolata dağıtın bari...Cıkcıkcık...” kendisi aynen böyle dedi, ben kulaklarımın yalancısıyım valla...

7.4.09

1 MİMDİR, 2 MİMDİR, 3 MİMDİR 33 MİMDİR

Hayatta ilk defa, görür görmez cevabını verdiğim bir soruyla karşılaştım. Kısa zaman önce farkına vardığım ama hala tam olarak ne olduğunu anlamadığım bloglar arası mimlerden söz ediyorum. Blog dünyasında artık son demlerime geldiğim son günlerde, sağolsun Gaddesu-Sama beni mimleyivermiş. Yanlış birşey yapmayayım diye bakındım biraz sağa sola. Sanırım sorulara cevap verip, birkaç kişiyi de mimlemem gerekiyor. Ben sadece olayın birinci kısmını yapıp, diğerini es geçiyorum maalesef. Zincir kırmakta üstüme yoktur. İsteyen Asosyallik hakkında saçmaladığım yazıyı bir daha okusun.

İlk sorudan başlayalım öyleyse;

1) Kendinize en uyan Kızılderili adı ne olabilir?
Soruyu okur okumaz aklıma direk "Oturan dana" geldi, yalan değil. Bilmem açıklamanın gereği var mıdır ama ben kendimi bildim bileli otururum. Bir zamanlar takma adım da Bezgin Bekir idi, dikkatinizi çekerim. Her ne kadar son zamanlarda oturmakla ilgili bazı problemlerim oluşup, hafif hafif kıpırdanmaya başladıysam da olgunluk yolunda ilerlerken bazen karşıt şeyleri denemekte de yarar var. Aslında dana ile ilgili hiçbir açıklama yapmasam daha iyi olur. Şuraya bir fotoğrafımı koysam söze ne hacet?

2) Sizinle özdeşleşen, size en yakın hayvan hangisidir? Neden bunu seçtiniz?

Benimle özdeşleşen bir hayvan olduğunu sanmıyorum zira ben kendim bir hayvan türüyüm. Zodyak modyak, bir takım hayvanlar gösteriyor horoz gibi amma velakin kendi çöplüğümde bile ötememiş biri olarak pek horoz olduğumu söyleyemem. Kendimi bildim bileli kurbağa severim, yaz gelince kırda bayırda kurbağa kovalarım. Öyle şişinen biri de değilim o halde bunu da geçtik. Aa...Aslında sorunun cevabını üstte vermişim sanırım dana diyerek. Evet dana, dana...

6.4.09

NİNJALAR BULUŞUYOR / TERSNİNJA ETKİNLİK

Asosyalim
Sosyalsin
Sosyal
Asosyaliz
Sosyalsiniz
Sosyaller...

O halde marş marş;

9 Nisan Perşembe Baykuş-Cihangir'e! Ayrıntı içün lingirdeğe tıkla!
Boş işler bunlar...