17.4.09

FİLM FESTİVALİNDE İKİNCİ HAFTA İÇİ BİTERKEN...

Oy dostlar! Ne anlatayım bilmem ki! Sözüm bitmiş haberim yok. Fakat kendimi zorlayarak da olsa film festivalinin ikinci hafta içini de yazarak olayı tamamına erdirmek istiyorum. O halde her zaman yaptığımız gibi ben yazmaya çabalarken sizlerden isteyenler okumaya, isteyenler de okur gibi yapmaya başlayabilirler. Gazamız mübarek olsun!

Şunca yıllık yaşamımda ilk defa geçen sene deneme fırsatı bulduğum Rexx sinemasında iki filmle açtım haftayı. Yönetmenliğini Francesco Rosi ’nin yaptığı, Sicilya’nın önce halk kahramanı, sonra mafya babası Salvatore Giuliano ’nun yaşamına bakış niteliğindeki aynı adlı filmi, aslında yönetmeni için seyrettiğimi söylemem gerek. Çünkü Torino Ulusal Sinema Müzesi ziyaretim esnasında Francesco Rosi’nin sineması ile ilgili bir sergi vardı. O an hiçbir filmini seyretmediğim bu yönetmenin, sergisi de bana pek birşey ifade etmemişti doğal olarak. İşte böylesi bir başlangıç yapmama vesile olan festivale şimdilik şükranlarımı sunuyorum. Hemen ardından izlediğim Kore filmi Takipçi, yeter ulan ‘sanat’ filmlerinden derken bünyeme iyi geldi. Şu an aslında filmlerin konusundan, yönetmeninden vesairesinden bahsetmek hiç içimden gelmiyor. Ben size olay mahalli izlenimlerimi aktarayım iyisi mi! Özellikle Takipçi ’yi seyrederken tamamıyla idrak ettim; Rexx’te pek festival havası yok! Şimdiye kadar her girdiğim filmden ‘istekle’ çıkan izleyiciye bu sinemada rastlamamın ve de film biter bitmez, jenerik hala perdede akar iken yanan ışıkların bunda payı büyük elbette. Takipçi yeni başladığında, sayko, kadının kafasına çekiç indirmek üzereyken salonu terkeden çift, hayatının hatasını yaptı bence. İnsan gözünü falan kapatır en azından! Ya hiç mi merak etmezsiniz sonunu, anlamıyorum! Aman neyse...

Ertesi günü “Oh be! Nihayet bir japon filmi” dedirten Tokyo Sonata, bir ailenin çözülüşü ve sonra yeniden bağlanışını anlatan dokunaklı bir filmdi. Filmden çıkarken burnumu silmem arkadaşlar arasında, gözyaşlarına boğulduğum kanısı yarattı. Yalan Nalan! Ben en son 1978’de ağlamış idim (Abim doğdunda hehehe) Sinemaya girince benim burun akar, sinemadan çıkınca akar, sıcak yesem akar, acı yesem akar, akarakarakar... Hemen ardından seyrettiğim Bir Buçuk Oda, nobel ödüllü Rus şair Joseph Brodsky ’nin yaşamını animasyonla karışık anlatan özlem dolu bir filmdi. İşte o an farkettim ki bu film de aslında ‘aile’ ile ilgiliydi. Ben daha “Haydaa” diyemeden yine bir japon filmi Aruitemo Aruitemo (Bitmeyen Yürüyüş) da aile bireylerine odaklanmış çıkmasın mı? Bu filmi terkeden, çok afedersiniz, andavallara sesleniyorum; siz açın, Yemekteyiz seyredin! Sizi ancak o paklar! (Hava atar gibi yaptım ama şu an tv’de Yemekteyiz açık ve ben bunu yazıyorum hehe).

Unuttum söylemeyi; Tokyo Sonata ’nın hemen öncesinde Gaddesu Sama ile yapmış olduğumuz hoş sohbet esnasında, Japon filmleri salonda oynarken, içerdeki uyuzluk yapanları koltukların altından bacaklarını şey etmek suretiyle, çıkanları da köteklen tepelemek için- şimdi yazınca çok kaba geldi ama- hem salon içinde hem de salon kapısında ninja timi oluşturma kararı verdik. Kendisi kapıda tepeleme işine çok sıcak bakmadı ama neyse... Hazır bundan bahsetmişken sinema salonlarında koltukların neden hafif kaydırılarak konumlandırıldığı konusuna da bilmem kaçıncı kez değinmek istiyorum. Yavrum evladım, sana diyorum, kulağını iyi aç beni dinle. Bu sana son ihtarımdır. O boşluk sen kafanı sevgilinin omzuna koyasın diye yapılmamıştır (en azından salon doluyken). O açıdan rica ediyorum artık kafanı düz tutmayı öğren. Yoksa hemcinsimsen saçının çekilmesine, karşı cinssen, ensene tokat yemeye hazır ol! Demedi deme!

Tokyo Sonata da pek bereketli bir filmmiş. Eklemek istediğim birşey daha var filmi seyrettiğim Yeni Rüya sineması ile ilgili. Birçok kişi şikayet ediyor salonun rahatsızlığından ama ben pek farkedemedim. Eğim idare eder, koltuklar da çok kötü gelmedi bana lakin değinmek istediğim başka birşey. Malum bu sinema zamanında İki film birden gösterimleri yapıyordu. Daha geçen hafta ilk filmimizi seyretmek üzere salona seyirtmişken Shingetsu-Badesu, burada daha önce film seyretmediğini söyleyip(!) kinayeli kinayeli benim seyredip seyretmediğimi sordu. Terbiyesiz diyorum başka şey demiyorum. İşte bu hafta da bu zatla beraber Tokyo Sonata ’yı en arka koltuktan rahat rahat seyretme fırsatını yakaladığımı düşünüyordum ki bir baktık koltuklar halk arasında ‘sevgili koltuğu’ olarak da bilinen arada kollukların olmadığı çift koltuk çıkmasın mı! Anam! Orda ben bi irkildim. Neme lazım! Bir kazaya kurban gitmeyeyim diye bir koltuk atladım valla. İşte böyle dostlar gelelim bir sonraki filmimiz 9.99 dolar(işareti bulamadım) da bir aile ve komşular etrafnda dönen animasyondu. 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin tuğba açısından konusu aile ve animasyon olarak belirlenmiştir. Kendisine duyrulur.

İtiraf vakti! Bunu yazmaya gerçekten utanıyorum ve daha önce sinemada hiç başıma gelmemiş birşeydir ama 16.00 seansında seyrettiğim yaklaşık üç filmin ilk 15 dakikasında hep uyukladım! Hor görme, nedenlerim var! Yemekten ve biraz aylak gezdikten sonra karanlık bir ortama girince ister istemez gözlerim kapandı. Özür diliyorum, bir film hariç. Onda uyusaydım keşke ama 15. dakikadan sonra uykum açılıyor!

Sonrasında sırasıyla izlediğim Kore filmi Ağaçsız Dağ, iki sevimli velet üstünden yine, yeni, yeniden “aile” kavramına bakış atarken, Ventura Pons imzalı Yabancılar, bana, ‘insan bu kadar kötü ve içten pazarlıklı olamaz, hele aile bireylerine karşı’ dedirterek, kendisinden nefret etmemi sağlamış, işte bunda uyusam iyi olurdu- bir film idi. Şu noktada demeliyim ki başka bir zaman seyretsem aslında hoşuma gidebilecek bu filme niye bu kadar kıl kaptım bilmiyorum. Aman boşver! Sona doğru hızla ilerlerken bu seneki festivalin en çok fire veren filmini Kör Domuz Uçmak İstiyor olarak ilan ediyorum. Endonezyanın siyasi durumuna bireyler üzerinden ‘I just called to say I love you’ adlı şarkısı eşliğinde bakan filmi seyreden herkese aynı şarkıyla ben de seslenmek istiyorum ama benimkisi ingilizce bilmediğim ilkokul dönemlerimde şarkıyı ‘Acesko tudey’ olarak söylediğim formatta geliyor. Hafta içini güzel bir filmle kapattım; Doris Dörrie imzalı Kiraz Çiçekleri. Bu filmin de aile ile ilgili olduğunu söylememe bilmem gerek var mı sevgili dostum? Kendim de bir evlat olarak, ne kadar bu filmdeki evlatları kınasam da aslında hepimizin ailesine karşı hissettiği duygular ortak bir paydaya doğru gitmiyor mu? Gidiyor valla!

Pazar gününe tek bir film bırakarak- ki o da japondur- bu seneki festivale de hoşçakal demek istiyorum. Festival benim terapimdir arkadaş! İnsanlara tahammül boyutumu arttıran en büyük silahımdır. Lakin insanın bazen tepesi atıp kendine “bırak, çık git şurdan ya” diyesi gelmiyor değil! Hangi aralık bu kadar uyuz ve öfke dolu olmayı becerdim bilemiyorum doğrusu. Yazmak istediğim birkaç şey daha vardı ama unuttum gitti. Ve şu an çok yorgunum. Bırakın beni uyuyuyuyu...

*Tüm yazım ve anlam hataları için özür! Kafam finito. Aceskotudey.........zzzzz......

7 yorum:

karakacak1953 dedi ki...

Merhaba
17 Nisan yazınızı hepsi okuyabilirdim.Şimdiye kadar hep yüzüstü bırakıyordum.İşte ilk defa başardım.Bazen anlamayan kısım oldu.
Sayenizde yeni kelime öğrendim.
Kafanız yormayınız diye Türkçeyle yazdım.
Hafta son size iyi seyirler
Masakuni

Tuğba dedi ki...

Masakuni-san,
Tebrik ediyorum o halde. Anlamadığınız kısımların olması çok normal. Çünkü normal türkçe olmayan kısımlar var. :)
Siz istediğiniz dilde yazın lütfen.
Size de iyi haftasonları. :)

vildan dedi ki...

Sevgili Ninja, seyrettiğiniz festival filmlerini bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz.
Takipçi'yi Rexx de aynı gün seyrettik sanırım. Çünkü kızın kafasına takozla çivi çakılırken, salondan çıkanlara ben de şaşırmıştım:)Ne çıkıyorsun,elini yüzüne kapa, parmaklarının arasından bak bari, değil mi? Hayret bi şi!!

Tuğba dedi ki...

Valla öyle sevgili Misiz Vildan abla! Hayır bi de alenen gösterse neyse ama şiddete karşı oto sansürünü iyi kullanmış bir filmdi. Heheyt! Aslında çıkana da, kazık gibi oturana da gıcık falan olduğum yok. Maksat iş olsun, yazacak birşey çıksın :))
Aynı gün mü seyrettik? Aa bilsem şu ninja timini oluştururduk orda hemencecik:)

Goddess Artemis dedi ki...

E ama Aruitemo Aruitemo'yu yazmamışsın! Hani ona da gidecektin? Yoksa onda da mı uyudun! Pazar sabahı görüşüyoruz, unutma! ;o)

Tuğba dedi ki...

Gaddesu-Sama,
üçüncü paragrafın sonunda türkçe adıyla yazdım canım! Yalnız senin bloğa ulaşamadığım için linkini ekleyemedim ondan gözünden kaçmış sanırım :) Bir de teessüf ederim onda uyur muyum hiç! Aa... :))

Tuğba dedi ki...

Düzelttim şimdi Aruitemo x2'yi :)

Boş işler bunlar...