11.6.09

PROTEİN BUNLAR ABLA, GEL SEN DE GEL! / HELL HAS NO BOUNDARY

Yıl 1982, 1 yaşıma girmişim. Ben yaşıma girerken, Hong Kong’ta da vizyona Mo Jie (Hell has No Boundary) diye bir film girmiş. Son derece’yazma’ durumunda olduğumdan direk konuya geçiyorum ki daha kolay toparlayabileyim.
Kendisi gibi polis memuru olan erkek arkadaşı Cheung ile, küçük bir adada kamp yaparak kısa tatilini geçiren May, o gece gördüğü saçma sapan rüyanın ardından, kaçan uykusunu geri döndürmek üzere biraz temiz hava almak adına çadırından çıktığında, yemyeşil bir ışık ve şiddetli rüzgarın -tabiri caizse- tacizine uğrayacak ve kötü ruhlar tarafından bedeni ele geçirilecektir. Filmin ilerleyen dakikalarında genellikle öfke nöbetlerine kapıldığını gördüğümüz May, kendisine yamuk yapan herkesi, içindeki kötü ruh sayesinde iz bırakmadan ortadan kaldırmaya başlayacaktır. (Başta May olmak üzere tüm sinir krizinin eşiğindeki insanoğluna bir terapi önerim var. "Çivi çiviyi söker"in gerçekleşmesine ilk defa tanık olduğum bu olay, aynı May gibi öfkeden çatırdayacak olan bendenizin, kendisini bildiğiniz semt pazarına atmasıyla vuku buldu. Öfke damarlarımın alnımda şişip indiği sırada pazara dalmamla, kendimi ve tüm öfkemi, insan kalabalığı ve gürültüsü içerisinde unutarak zannımca acayip bir terapi yöntemi keşfetmiş bulunuyorum. Yalnız bir uyarı yapmakta yarar var; sakinseniz kesinlikle pazara girmeyin. Yoksa ters tepki yapıyor, uyarmadı demeyin.) May’in hal ve gidişatının son günlerde oldukça değiştiğinin farkında olan erkek arkadaş Cheung da, elbet kızı kendi haline bırakacak değil ya! Onu değiştirenin ne olduğunu bulmaya çalışacak, bulduğunda ise seyirci dahil kimse bu duruma inanamayacaktır. Yönetmen Richard Yeung Kuen , Seeding of a Ghost’tan hemen bir yıl önce çektiği, normal başlayıp, finale doğru çoşan ve seyirciyi de çoşturan “Hell has No Boundary” nam-ı diğer “Cehennemin Sınırı Olmaz Ki” (evet kendim uydurdu) filminde Hong Kong korku sinemasının, kara büyü, kötü ruh, yenen proteinli kurtçuklar, kusmuklar, eciş bücüş tipler gibi öğelerinin tümüne fazlasıyla sahip. Gaiptan duyulan sesler, kötü ruhun nereden kaynaklandığına (çocuk istismarı. Ups! Ağzımdan kaçtı)vurgu yapan, ama ancak filmin sonlarına doğru seyircinin kafasında anlamlanan, rahatsız edici, bir kadın tarafından seslendirilen şarkı da cabası. Her ne kadar tüm bu saydığım öğelerin yeşil ışığın biraz fazla altında kaldığından (her iki anlamda da) - heba etmek demeyelim ama- ortaya yeterince güçlü bir film çıkarmaya muktedir olamadığını söylemek de yarar var. Küçük de bir uyarı yapar isem, dostum, kurtçuklara karşı duyarlıysan gözünü kapamaya hazırlıklı ol! Her zamanki gibi başta kendim olmak üzere ilgili okuyucu için bir sahnenin analizi yaptım, dilerseniz birlikte bakalım. Şimdi altta gördüğünüz sahnede, polis memuru May'in, “yükselmek istiyorsan yatağıma uzan” lafını şiar edinen polis amirini, banyoda duş almak üzereyken tuvalet kağıtları tarafından mumya gibi sarmak suretiyle hakkın rahmetine kavuşturmasının anıdır. Burada dikkatli seyircinin aklından kaçmayan şey ise tuvalet kağıdının bir insanı öldürebilmesi için kalitesiz cinsinden, adının hakkını verecek biçimde kağıt gibi sert olması gerektiği değil de nedir? O halde May, biraz cimri midir? İnsan, tüm gün üstünde konakladığı en güzel parçası olan poposuna özen göstermeyecek de neye gösterecek Sayın Dündar? Öhö... Aslında üstüne durulması gereken fantastiko başka ne sahneler de var ama hem filmin tüm foyasını meydana çıkarmamak hem de fazla baymadan, tadında bırakmak istiyorum.

O zaman azıcık da oyunculardan söz etmek isterim ahali. Birincisi, elbet içine şeytan kaçan May’i canlandıran Leanne Lau Suet-Wa’yı, Lady Assassin’in japonu ikiye ayıran kahramanından ve Bastard Swordsman ve Retun of the Bastard Swordsman’deki Norman Chu’nun canlandırdığı karakterin aşkını önce reddedip, sonra da kulun kölen ‘olim’ diyen ustanın kızı rolünden hatırlamamız lazım. Derek Yee Tung Sing’in ise hiçbir filmini katletmek şimdiye kadar kısmet olmadı ama yakın bir zaman içinde Sentimental Swordsman’e el atacağım haberiniz olsun. Bir de yarın gösterime girecek olan Shinjuku Incident’ın da yönetmeni olur kendisi. Polis Müfettişi rolündeki Yueh Hua’yı ise blogta iki alta inerseniz Come Drink with Me filmindeki tiz sesten çığıran Drunken Cat olarak hatırlarsınız.
Benden şimdilik bu kadar Sayın Dündar. Bir dahaki sefere görüşmek dileğiyle sakin kalın!

MO JIE / HELL HAS NO BOUNDARY (1982)
Y: Richard Yeung Kuen
O: Leanne Lau Suet-Wa (May), Derek Yee Tung-Sing (Erkek arkadaş Ah Chung), Yueh Hua (Polis müfettişi Wong)

11 yorum:

Cohiba Bey dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
vildan dedi ki...

Protein bunlar ABLA, sen de gel! diye yazınca, pazar muhabbeti gibi almadım da üzerime aldım inan ki ve geldim işte:)
Eee! Tamam başlıyorum artık bu filmleri aramaya ve seyretmeye...
Dayanamayacağım artık:)

Tuğba dedi ki...

Cohiba Bey,
sizin blog gözümü gönlümü açtı vallahi. Ninjaları görmez olur muyum hiç! İlk onları gördüm, algıda seçicilik malum:) Bu arada elimde Bruce Kung fu Girls'ün beta videosu var ama seyredemiyorum, pek bedbahtım! Neyse...

Misiz Vildan abla,
Benim kelimlerim genelde ikiden fazla anlamlıdır. Abla derken hem genel anlamda, hem de sana hitap etmiştim zaten:) Valla geç bile kaldın abla bu filmleri seyretmemekle! Bak, pişman olmayacaksın:)

CezaSahası dedi ki...

Beyaz Ninja Kyuzo der ki; Mısırlılardan sonraki en büyük buluşu ortaya çıkaran bu film hakettiği ilgiyi görmelidir. Genovalı, ufak ufak veletlerin beyaz elbiselere bürünüp kendilerini ninja sandığı filmler vardı bir vakitler.

Tuğba dedi ki...

Ak ninja iyi demiş, lakin ben hep kara ninjadan taraf çıkarım:) Veletlerle ninjalar biraraya geldi mi ben sıvışırım o ortamdan, o yüzden bilemedim ben onu:)
Bu arada ayıptır söylemesi ama futbolla ilgim sıfır bile olmadığından cezasahasi.net'i uzaktan takibe aldım. Hayatta cahil olduğum bir sürü konu var ama içlerinde bu kadar popüler olmasına rağmen bir o kadar ilgisiz kaldığım bir futbol var sanırım. Dahası cahilim ve mutluyum ama bizim çocuklar birşeyler öğretmeye çalışıyorlar bana. Du bakalım, sizin şu blogu falan takip ederek birşeyler kaparım belki:)

CezaSahası dedi ki...

Bende de beyaz hastalığı var. Hem Shadow Dancer denen o köpekli ninja oyunundan ilham almışımdır.

Filmlerin orjinal isimleri aklımda değil. Ama Yedi Belalılar ismiyle türkçeye çevrileni en ünlüsüydü VHS döneminde. Ondan sonra üç belalılar falan gibi kağıttan makaraya çekilmiş filmler de çıktı ama bu yedi belalılar baya iyiydi. Belki bir bilen çıkar.

Bloga gelince, siyaheyn.blogspot.com da kişisel hezeyanlarıma tanıklık edebilirsin. tabii, sırtına astığın kılıcını sağ elinle her an tutacakmışcasına sinsi sinsi yürüyerek yapmalısın bu işi.

Tuğba dedi ki...

YEDİ BELALILAR, YEDİ BELALILARIN DÖNÜŞÜ, yedi belalılar köyde vb. :) Var doğru dedin.
Vallahi hayatta benden sinsisi olmasın, başladım bile yürümeye:-)

CezaSahası dedi ki...

Dönüşlerini falan bilmiyordum. Ama bu tip kraker filmler ve kahramanları hep bir yerlerden bir yerlere dönerler. Bundan kelli sana sensei diyecektim ama, sinsii diyorum o vakit. :)

Tuğba dedi ki...

:D İyiymiş!

ShadoW dedi ki...

11 Haziran, 13 Temmuz. 1 ay oldu yoksun piyasalarda. Kırklara mı, erenlere mi, budalara mı karıştın genovalı.

Tuğba dedi ki...

Nasıl yokum? Var mıyım yok muyum? Varım! Yok muyum? :) Hö ne? Burdayım ya... :D

Boş işler bunlar...