Li Wei- Live at the high places 6
Li Wei-Xuan Xuan 10




Sergi 24 Nisan'a kadar Beyoğlu Postacılar Çıkmazı [Ada Kitap-Cafe (!)'nin karşısı] No:18'de görülebilir.
Li Wei- Live at the high places 6
Li Wei-Xuan Xuan 10




Sergi 24 Nisan'a kadar Beyoğlu Postacılar Çıkmazı [Ada Kitap-Cafe (!)'nin karşısı] No:18'de görülebilir.
İdolüm, yenilmez anti-kahraman Gidora ve zaman zaman kendimi aynen böcek gibi hissettiğimden dolayı ister istemez kendisine yakınlık duyduğum Megalon’un hemen ardından, görür görmez kendimle özdeşleştirdiğim çöpten hallice bir canavar olan Hedorah ile Godzilla serisine devam ediyor, uzun süren sessizliklerle oldukça dinlendirdiğimi düşündüğüm beyinlerinizi, şişirmek üzere, vur-kaç taktiği olarak adlandırdığım ilk şokumu veriyorum a.k.a Paparazziler hazır olsun; Blog tarihimde ilk defa fotoğrafımı yayınlıyorum!
İlk şoku atlatanlarla (Ne? Sadece 5 kişi mi?) yola devam ediyoruz sevgili okuyanlar…
Hedorah karakterinin (ne biçim karakterse artık sorgulamıyoruz onu) bir Godzilla filminde ilk kez görünmesine rağmen tuhaftır, filmdeki oyuncuların, Hedorah sanki kırk yıldır varmış gibi bir tanışıklık içinde olmaları takdire şayan doğrusu. Kirlenen dünyaya ilahi bir uyarı niteliğinde, denizde ne kadar çerçöp, radyasyon varsa yiyerek büyüyen güzeller güzeli Hedorah (bana benziyor diye demiyorum), yaşamı tehdit etmeye başladığı an, bu defa kendi isteği doğrultusunda hareket eden Godzilla’yı karşısında bulacak, film, Godzilla’yı, insanoğlunu iplememesi gibi özellikleri dolayısıyla seven benim gibi bünyelerde hayal kırıklığı yaratacaktır.
Denizdeki bu değişimi, eciş bücüş olmuş balıkların izini sürerek izleyen bir bilim adamı ve veled-i zurna oğlunun etrafında döndüren filmin kendimce asıl bombası, filmin açılışından sonuna kadar fırsat bulduğu her an izleyicinin kulaklarını ‘dolduran’ şarkısı. Oyuncu Keiko Mari tarafından seslendirilen, “kuşlar balıklar hep telef oldu” alt metinli şarkının hedef kitlesi kim inanın bilmiyorum. Daha açık söylemek gerekirse, son derece çocuklara yönelik bir havayla seyreden şarkının icra ediliş şekli, 70’lerin dumanlı kafalarıyla fazla haşır neşir olmuş olacak ki, bu durumda film ekibinin tümünün kafalarının iyi olduğunu iddia ederim, çekinmem. Hoş dumanlı kafa derken aslında balıklı kafa demek istemiştim: Bkz. Alttaki foto…
Keiko Mari-Save The Earth (Hiç işim olmaz valla!)
Her neyse… Sonuçta kendi kendine gelin güvey olarak Hedorah’ya karşı siper alan Godzilla, elektrik vermek suretiyle Hedorah’yı ortadan kaldırmaya yeltenen askeri güce destek olacak, üstelik bunu yaparken ne olduğunu tam anlamadığım ama birleşerek çoğalma etkisi gösteren Hedorah’nın çoluğunu çocuğunu da ortadan kaldırarak sülaleye son verecektir.
Bu esnada Godzilla, tıpkı bir önce değindiğim Godzilla vs. Megalon’daki insani dövüş hareketlerini sergilemekten de kaçınmayacaktır.
1971 tarihli, Hedorah’nın ilk defa Toho Stüdyolarını ziyaret ederek ekranlara çıktığı film, hepitopu 3 filmlik bir filmografiye sahip bir yönetmenin, Yoshimitsu Banno’nun elinden çıkma. Bu durum da sanıyorum, filmin neden böyle dandikus olduğunun yanıtını arayan seyirciye doyurucu bir cevap veriyor. Üstelik Keiko ablanın 2de1 ortaya çıkarak seslendirdiği “Kaese bıdıbıdı” diye başlayan şarkının sözlerini de yönetmen yazmış. İlk defa bir Godzilla filminde animasyon sahnelerin bulunması gibi ilke de sahip film. Ne kadar yermeye çalışırsam çalışayım Godzilla filmografisi içerisinde kendine has özellikleri barındıran sıra dışı bir film Godzilla tai Hedora.
Sizlere, "Hedorah'nın karnından doğan Hedorah" isimli, filmi seyretmeyenlere oldukça anlamsız gelebilecek ama seyredenleri, Godzilla'nın Hedorah'nın sülalesini yokettiği sahne dolayısıyla anlamın dibine vurduracak şarkıyla ve elbette filmden kırptığım sahnelerle veda ediyorum.
Yanılmıyorsam bu filmde Godzilla'ya hayat veren Bay Nakajima (evet adını unuttum!)
Keiko Mari ablanın aklıma durgunluk, cinsiyetim gereği cüzdanıma da kaşıntı veren süper elbisesi.

Siyah-beyaz fotoları internetten buldum ama hangi siteden buldum not etmemişim salak gibi. yuhalayın çekinmeyin... Ama büyük olasılıkla bir Japon sitesiydi...
Buna da yorum yapamiciğim! Yuh diyorum, daha ne diyeyim...
Not: Çok sevgili dostlar, keşke sizlere illallah getirtme pahasına daha uzun yazabilsem, ama şu sıralar ne vaktim ne de takâtim var. Dolayısıyla bir süre daha böyle yavaş tempoda ilerleyeceğim sanırım. O halde dağılalım ama arada bir ses verin yahu. Bu kadar da sinsi olunmaz ki!
Daha önce bir alışveriş merkezinin koridorlarında bana göz kırpmasına rağmen direnmiş olduğum Made in China Doraemon koleksiyonumun son parçası fotoğraftaki bu balon, biraz evvel halk pazarının dehlizlerinde tek başına salınırken direncimi kırmayı başarmış bulunmaktadır. Hayırlı uğurlu olsun! (Elimde balon taşımaya utandığım için şişirilmemiş versiyonunu almayı tercih ettim. Ha, onu alırken de utandım evet, ama en azından "yeğen için canım" bırbırlanmamı yapmayı da unutmadım.
En kısa zamanda (bu defa sandığınızdan da kısa sürecek) görüşmek dileğiyle...
"Cisme değil içeriğe odaklan kerkenez!" diyen siz sevgili okuyucularıma ise 1980'lerden gelen içten bir hisle şöyle seslenmek istiyorum; Biraz ayıp olmuyor mu a canım biraz ayıp olmuyor mu?!
Selam! “Şöyle çaktırmadan sokulsam aranıza ve sanki hiç ara vermemişim gibi kaldığım yerden devam etsem” taktiğimi uygulamayı düşündüm bir an ama yeterince atak davranamadım. “El mahkum, çeşitli mazeretler sıralama yoluna gideyim” dedim sonra. Onu da ben yemedim. Öyleyse şöyle bağlayayım tam olsun; öyle kötü bir film seyrettim ki dostlar, burada yazdığım film zevkimi sorgulamama neden oldu! (Bak, iyi oldu bu giriş)Hapisten yeni çıkan bir adamın, annesinden miras kalan altın sandığını almak üzereyken, erkek kardeşiyle girdiği çatışmayı, arada kaynayan bir aşk üçgeni ile anlatan, durmaksızın aksiyon durmaksızın pataküte sosuyla süslenmiş, psikolojik(!) bir kung fu filmi, sözlük karıştırmak suretiyle öğrendiğim kadarıyla orijinal isminin anlamının 'Kaplan Yumruğu'na denk düşmesine rağmen Gold Snatchers olarak adlandırılan film. Dahası, başrol oyuncusu Chan Sing açısından, 'sinir bozucu derecede' tatmin edici bir finale bağlanamayan, ekran karşısında saç baş yolduran filmi, kendi açımdan izlenilebilir kılan şey Türkçe dublajı idi. O dublaj da videonun dandikliğinden arada bir ingilizce ve orijinal dil kantonca (sanırım) olmuşsa da uyuklamamı engellemesi açısından önemli idi. Kısacası "ne umdum ne buldum" olarak bakacak olursam olaya, Mantis Savaşı/Combat adlı başka bir filmin kapağı altına sinsice saklanan film, fena bir yerden vurdu beni itiraf edeyim. (Benim gibi masum(!) bir gençkızı(!!!) kandırdığı için elaleme deşifre ediyorum kapağı buyrun;)

Son olarak "Ben ettim, siz neden bulmayasınız?" temelli intikamıma artık aşina olduğunuzdan filmin ingilizce dublajlı versiyonunu apartarak ekliyorum buraya, göz atmak isteyen bir insan evladı olur belki diye.
HU QUAN / GOLD SNATCHERS 1973
Y: Kim Lung
O: Chan Sing, Lung Fei, Yasuaki Kurata
Videoyu göremeyenler için http://v.youku.com/v_show/id_XMTAyMDY1ODA0.html
!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin ilk mahsullerini (Kızılca-sama’nın nev-i şahsına münhasır o yüce başlangıç cümlesine saygıyla), toplamaya başlamış bulunuyorum. Kendime ve hayattaki yegâne sevdiceğim uykuma zarar verme pahasına (hoş, yegâneliği elden gitmek üzere ama o başka hikâye) başladığım bu seneki film yolculuğumun, bu bloğu az buçuk ilgilendiren ilk filmi Here hakkında 1-2 şey yazmazsam ayıp olmaz ama ben yine de yazayım, bu arada kafamı toplarmış gibi yapayım dedim.
Bu bir çatlak değildir!
Önce, Misiz Vildan Abla’nın cimrilik kisvesi altına sakladığı cömertliğini test etmek için, arkadaşı Oya Hanım’ın o öpülesi elleriyle yapılmış kocaman bir kavanoz portakal reçelini hedefime alarak, “Abla, sıkıysa bundan gönder” diyerek can damarına basma planım, her yaptığım plan gibi bozulmuş (bu durumda nasıl mimarlık okuduğumu bilemiyorum doğrusu. Plan çiz boz plan çiz boz. Hayat değil lan bu!), Misiz V.A., “Çabuk adresini gönder, getirtme beni oraya!” diyerek, kanıma girmişti bir kere. Çok mahcup olmuştum ama mahcubiyetimin derecesi, kargo elime ulaştığındakiyle boy ölçüşemezdi. Bir kere daha görünürde kan olmamasına rağmen ortam kırmızıya boyanmış, İzmit’li olduğunu düşündüğüm Misiz Vildan Abla’nın kökeninin Rusya’ya kadar gittiğini düşünmeye başlamıştım. Zira kutu içinde kutu şeklinde, bir insan evladını, karnı tok sırtı pek vaziyete getirecek Misiz Vildan Abla’ya özgü olduğunu tahmin ettiğim MVA Kiti’yle karşı karşıyaydım. Kendisi, hiçbirini kendisinin yapmadığını iddia etse de, kendisinden kaynaklı bir ‘insanlık’ çemberi var çevresinde belli ki.
Sabah sabah daha fazla gözyaşlarına boğulmak istemiyorum. Çünkü "sen boğulmuyorsun anca bizi boğuyorsun" eleştirileri alıyorum. Severim sizi kırmam hiç.
Doğrudan Misiz Vildan Abla’ya sesleniyorum son olarak. Abla yapanların, yaptıranların, senin de ince düşüncenin ellerine sağlık. Reçeli bu sabah adam gibi yedim. Aileyle yapılan Pazar kahvaltılarının tadının tek bir reçelle sağlanması gerçekten garip bir duyguydu. Sonsuz teşekkürler ediyor, Oya Hanım’a selam söylüyorum. Reçel kabın güvenli ellerde. Eğer birgün hamarat olabilirsem, “verilen kabın boş döndürülmemesi” kuralını yeniden ihya etmek üzere çalışmalarıma başlayacağım.
Yazıya sıkıştıramadığımı sona ekleme zımbırtılı not: Gariptir, insanı asosyalliğe ittiği söylenen (candan inandığım) internette, bloglar sayesinde güzel insanlarla tanıştım şu son 1 senedir. Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar, tek tek sayıp dökmeye gerek yok şimdi. Hâlâ da tanışmaya devam ediyorum. İnançlarım sarsılıyor...

Küçükken "Bu çocukta kulak var" diyen teyze ve amcalara inat, ilerleyen yıllarda yakuza olaylarına girip, kulağımı, Aniki ve Aneki'lerime armağan ettiğimden, müzikal anlamda her iki şarkı arasındaki 47 Ronin farkını bulamasam da, yalnızca anlamsal açıdan gördüğüm benzerliği, 2010 model geyik müzikali başlığı altında sergilemeyi kendime görev tayin ediyorum.
1.şarkı, Hayatımda pek bulaşamadığım Türkçe sözlü müzik grubuna dahil bir klasik olup, kendi başıma hiç baştan sona dinleme zamanı (kayıtsızlıktan)bulamadığım 'Nasılsın iyi misin?'. 2.şarkı ise, ta Japonya Hava Sahasından çeşitli player'larımı ziyarete gelen, meali aynen yukarıdaki şarkı gibi 'Nasılsın iyi misin?' olan şarkı. İki millet arasındaki temel farkı ise her iki şarkının ikinci cümlelerinden çıkarabiliriz sanıyorum; Ajda Pekkan hanımefendi, "Sorarsam söyler misin?" diye soru-cevap formatında ilerlerken, Mucc beyefendiler, "Beni sorarsan idare ediyorum" şeklinde doğrudan cevaba yüklenmişler gibi gözüküyor.
Malum, her canlı gibi geyikler de ölümü tadacağından, daha fazla can çekiştirmenin mânâsı yok...
Her iki şarkının da ham kulaklara işkenceye dönüşmemesi için youtube'dan araklanan gerileri tırpanlanmış olup, bu iyiliğimin unutulmaması dileğiyle...