17.8.09

JAPONYA'DAN BİR ŞEHİR EFSANESİ / KUCHISAKE-ONNA

Uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım, Japon korku filmi seyrettim. Kuchisake-Onna nam-ı diğer “Yarık Ağızlı Kadın”ın temeli, aynı isimli şehir efsanesine dayanıyor. Efsaneye göre, Heian döneminde bir samurayın güzel ama güzel olduğu kadar da aşüfte olan karısı, ortalıkta sürekli “Güzel miyim?” sorusuyla düşüp kalkmaktadır. Karısını cezalandırmak isteyen kıskanç samuray da, “Hadi şimdi sor, güzel miyim değil miyim!” diyerek kadının ağzını bir güzel yarar ve güzelliğini böylelikle yok etmiş olur. Özellikle 70’li yıllarda en güzel yayılma dönemini yaşamış bu şehir efsanesinin kahramanı yarık ağızlı kadını, çocukluğu 70’li yıllarda geçmiş yönetmen Koji Shiraishi de filme taşımış.


Kasabanın ortaokulunda, öğrenciler arasında Yarık Ağızlı Kadın’ının, her akşamüzeri saat 5’te göründüğüne dair dedikodular kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştır. Günlerden bir gün, parkta kadının açığa çıkmasını beklemek üzere pusuya yatan üç velet, isteklerine ‘istemeden’ kavuşurlar. Zira daha ilk dakikadan seyircinin karşısına çıkmakta beis görmeyen Yarık Ağızlı Kadın (Miki Mizuno), yüzünde ameliyat maskesi, pardesüsü ve elinde dehşet uzunluktaki makasıyla belirip, çocuklardan birini kaçırır. Bu olaydan sonra okulda sıkı yönetim ilan edilir. Tüm öğrenciler ders çıkışı gruplar halinde öğretmenler eşliğinde evlerine gitmeye başlarlar. Öğretmenlerden biri (Haruhiko Kato) kaçırılma olayıyla eş zamanlı olarak “Güzel miyim?” diyen bir sesi kafasında duymaya başlar. Diğer öğretmen (Eriko Sato) ise öğrencilerinden birinin, annesinden şiddet gördüğünü fark ettiğinin hemen ertesinde Yarık Ağızlı Kadınla bizzat tanışma fırsatı yakalayarak, filmi götüren iki ana karakterden biri olduğunu gözümüze sokar. İki kafadar öğretmen kasabanın çocuklarını kaçıran Yarık Ağızlı Kadın’ın peşine düştüklerinde, bir anlamda kendi hayatlarının acımasız gerçeklerinin de peşine düşmüşlerdir.

Efsanenin ana karakteri Yarık Ağızlı Kadını, çocuk kaçıran formatına sokan filmin (Niye?), anne-çocuk arasındaki şiddete odaklanmış sosyal bir içeriği de var gibi. Lakin bu içerik, içerik olarak kalmış, mesajlaşmaya filan dönememiş. Kendi çocuğuna gösteremediği şefkati, öğrencilerine yönlendirmiş öğretmeni izletirken duygulandıran(Niye?), öte yandan çocuklara uygulanan şiddetin nedeni hakkında hiçbir yorum yapmayan film hakkında daha fazla yazmaya gerek görmüyorum(Niye?). Evet, aslında canım yazmak istemiyor ne yalan söylemeli. Zaten son dönem çoğu Japon korku filmini dilim gelişsin diye izliyorum, sır değil ya! O yüzden Japonca ile ilgili filmde geçen hoş birşeyi ekleyip gidiyorum.

Yarık Ağızlı Kadın’ın sorduğu “Güzel miyim?” sorusu Japoncada “Watashi kirei?” olarak geçiyor. Yarık Ağızlı Kadın, saykoya bürünmediği anlarda “Beni öldürmek için boynumu kesin” derken de “Watashi o kire!” diyor. Yani ‘güzel’ ve ‘kesmek’ kelimeleri arasındaki ses benzerliğini kullanıyor. Niye anlattım bilmiyorum... İdare edin… Beni ancak bir Ninja filmi paklayacak sanırım…

Online seyretmek için; KUCHISAKE-ONNA / CARVED: Slit-Mouthed Woman 2007

16.8.09

GOD SPEED YOU! BLACK EMPEROR! İNŞALLAH YAVRUM, İNŞALLAH!

Japon toplumsal gerçekliklerinden “motosiklet çeteleri”ne eğilen 1976 yapımı Goddo Supiido Yuu! Burakku Emparaa (God Speed You! Black Emperor), pazar pazar “Beni yaz beni yaz!” dedi, ben de kıramadım. Analar babalar! Çocuklarınızı ekrandan uzak tutmanıza gerek yok! Zira ortada çocuklara kötü örnek olacak bir durum yok. Sanırım belgeselin en büyük sorunu da bu olsa gerek.

Mitsuo Yanagimachi’nin yönettiği siyah-beyaz 16 mm’lik belgesel, kendine has maço diliyle polis ile tartışan Black Emperor motosiklet çetesinin elemanları ile açılıyor. Bizde olsa anında copların ve sopaların konuşacağı durumda polisin evliya sabrını takdir etmemek elde değil. Öte yandan saftiriğim evet ama olayın kamera önünde gerçekleştiğini belirtmekte faide var. Yoksa kamera olmasa, nasıl bir manzara hakim olurdu bilemem ama tahayyül edebilirim.

Dönemin ve hatta bugün dahi ‘Bousouzoku’ denilen motosiklet çetelerinden sözünü ettiğimiz Black Emperorları merkezine almış belgesel, cozur cozur bir yol hikayesinden çok, elemanların aileleri ve birbirleriyle olan hiyerarşik ilişkilerine odaklanmış. Polisle başı derde giren elemanlardan birinin ana-babasının da düşüncelerine yer veren belgesel, ailenin onca olaydan sonraki bıkkınlığını güzelce gözler önüne seriyor. Çeteye yeni katılan elemanın tanışma toplantısı ya da çömez elemanların nasıl cezalandırıldığı gibi detaylar esnasında, şahsen, yönetmenin biraz sansüre uğradığını düşündüm. Bilmem doğru mudur ama söz konusu çömezin, yalnızca kaşlarını traş ederek cezalandırılması, bana pek de inandırıcı gelmedi. Öte yandan hiç motosiklet çetesinde bulunmadım ki ne bileyim, değil mi sayın seyirci?

Final sahnesine kadar, zaman zaman cozur cozur motor seslerinin yokluğunu da hissettiren filmin, kendi açımdan en güzel tarafı dönemin japon rock şarkılarından örnekler sunmasıydı. Her ne kadar 1976, çağdaşlarına nazaran biraz geç bir yıl da olsa, japon motosiklet çeteleri hakkında bilgi almak isteyen ya da benim gibi maço japoncaya ölüp biten tipler için iyi bir belgesel diyebiliriz. Hakkında fazla şey bilmediğim motor ve çeteleriyle ilgili daha fazla yazmanın gereği yok değil mi? Hımm...Öyleyse dağılalım...



Watch Japanese Motorcycle Gangs Doc.... in Educational View More Free Videos Online at Veoh.com


http://www.veoh.com/browse/videos/category/educational/watch/v32946896gcZXWP2 Uzun süredir Veoh da yasaklı. Hayırlı uğurlu olsun...

Kendime not: Son yıllarda, Nick Cave'in sabote etmediği anlarda dinlediğim müzik türü ağırlıklı olarak post-rock da olsa ne hikmetse adını bu belgeselden alan Godspeed You!Black Emperor grubuyla hiç yolum kesişmedi. Niye?

14.8.09

GANGSTER BLUES

Film; Gyangu tai gyangu: aka to kuro no burusu (1972).
Oyuncu ve şarkıcı; Tsurata Koji. (Toshiro Mifune'nin rakibi diyor wikipedia)

Yarım Video;

Tam Şarkı;



Aka to Kuro no Blues - Tsuruta Kouji

11.8.09

EVLENME, KUNG FU YAP! / BRUCE KUNG FU GIRLS


Kız arkadaşlarım için çalışmaya devam ediyorum. Zira yine kız milleti için müthiş çıkarımlar yaptığım bir film söz konusu. 1977 Tayvan yapımı, başrolünde ‘deli’ ve bir o kadar ‘matrak’ abla Polly Kuan’ı barındıran filmde “ ‘Bruce’ adı ne ayak? diye soran izleyiciye, “Fetişik misin birader? 2’de 1 ayak mayak diyorsun…” derim çekinmem. Bana kalırsa-evet kalmaz- düpedüz kadın bir Bruce Lee klonu canlandırma durumu söz konusu da olsa, daha çok, Bruce Lee’nin adından medet umarak, filme daha fazla seyirci çekme taktiği gibi duruyor başlık. Halbusu Polly Kuan’ın oynadığı hiçbir film için böylesi taktiklere ihtiyaç olmadığını düşünüyorum ya neyse…


Feminizmin, literatüre geçmiş değil ama halk tarafından yapılmış tanımının, uygulamalı olarak anlatıldığı filmde, başta da söylediğim gibi siz kız arkadaşlarım için güzel şeyler çıkardım. Lakin bu güzelliklere geçmeden hemen evvel, el mahkum, birazcık konuya değinmem gerek.
Polly Kuan’ın başı çektiği beş kişilik kızlar grubu bir jimnastik+kung fu salonu işletmektedir. Polis müfettişi olan amcalarıyla çok sıkı fıkıdırlar. Yalnız kızların hepsinin Polly’nin canlandırdığı, dublajdan anladığım kadarıyla adı Julia olan karaktere abla ve polis müfettişine de amca demelerine rağmen, yaşadıkları şehirlerin başka başka olması, aralarındaki akrabalık derecesi konusunda kafamda acayip soru işaretleri oluşturmuştur. Çözebilen seyirci var ise, anlatsın, sevinirim… Yormayın beni artık, kafam kaldırmıyor… Kızlara biraz daha detayla yaklaşmak gerekirse, lider konumundaki Julia (Polly Kuan), hem güzel hem de vurduğunu kıran bir karakter çizmektedir. Haksızlıklara pabuç bırakmadığı gibi önüne çıkan herkesi de maşallah bir güzel benzetmektedir. Polly’nin dövüş sanatlarındaki yeteneğini seyircinin gözüne sokmaktan çekinmediği bir sürü sahneyle donatılmış filmin en vurucu öğesi ise türk filmlerini aratmayacak, fantastik bir özelliğe sahip olmasıdır. ‘Görünmez varlık’ diye tanımlanan birinin işbu görünmezliğinden faidelenerek yaptığı hırsızlıklar polis departmanını çok zorlamaktadır. Üstelik görünmemenin verdiği rahatlıkla, görünmez hırsız, bir sonra soyacağı yeri bile açıklamaktan çekinmez. İşte üzerinde hırsızı yakalayamamanın verdiği baskıyla, kung fu’cu kız çetesinin yardım teklifini geri çevirmeyen polis amcanın görünmeyen varlığı yakalama hikayesine, yeni geliştirdiği fizik formülünün kaymağını yiyemeden kötü adamlar tarafından kovalanarken, Polly tarafından kurtarılan genç ve yakışıklı fizik profesörü ile Polly arasında gelişen küçük de bir aşk hikayesi ekleyen filmin özeti budur. Öyleyse hemenCACIK beni en çok etkileyen öğelere geçiyorum;
1. DANTELLİ TELEFON
El becerisi gelişmiş kız arkadaşlarım için çok şık bir telefon değil mi alttaki, sizce de? Yıllar öncesinin, acil durumlarda kullanmak için pek de pratik olmadığı görülen çevirmeli telefonuna-üç numara çevirmek bile ne enerji harcatırdı bu telefonlarda- çok yakışmış bu danteli, hamarat olan, her modele yapar diye düşünüyorum.

2. KIZ ARKADAŞLARA NASİHAT
Amcanın ağzından bal damlata damlata, özellikle Polly’yi hedef alarak söylediği “Fazla sert olursan evde kalırsın” sözü, bugün dahi geçerliliğini koruduğundan, siz sevgili kız arkadaşlarıma küpe olması niyetiyle bir de ben tekrarlamak istiyorum; Fazla sert olursan evde kalırsın! Ne demişler “erkeğin sırıtanı, kadının kırıtanı makbuldur” (İkisi de benden uzak dursun o bana yeter).


3. TARİHİ ANALİZ
Dönemin feminist hareketine bakacak olursak, Hong Kong ayağını, direk olarak kızların ağzından duyduğumuz “Biz evlenmek istemiyoruz, kung fu yapmak istiyoruz!” ve yahut direk benim ağzımdan duyduğunuz “Evlenme, kung fu yap!” sloganlarıyla rahatlıkla özetleyebiliriz.


4. MİMARİ ANALİZ
Görünmez varlığın görünürden görünmezliğe geçtiği anı net bir şekilde izleyiciye sunan filmin söz konusu sahnesinin dekoru, mimari ile ilgilenen seyirciler için ilgi çekici olabilir. Mesela cam tuğladan bozma kabin, cam tuğlanın tarihine eğilme fırsatını yakalattı bana. 1900’lerin başlarında imal edilmeye başlanan cam tuğla, 20.yy’ın başlarında modern mimarinin kendine has elemanlarından biri konumunda. Söz konusu sahnedeki kıyafete ise değinme gereği dahi duymuyorum.

Sonuç olarak üç filmlik 'geniş' filmografisinde, feminist sinemada çığır(!) açmış bir yönetmenin (senaryo da kendine ait), yüce abla Polly'nin dövüş yeteneklerini en ince ayrıntısına kadar sergilemesini sağlamış, müthiş bir film dersem yalan söylemiş olurum. Öte yandan Polly Kuan gerçekten döktürüp, erkekleri de sapır sapır dökerken, seyirci, artık sen de fırıl fırıl kurt mu dökersin filmi seyredebilmek için, bilemem. En iyisi zamanında, bu filmi seyretmiş ağbi, ablalara sözü bırakmakta yarar var. Dünya daha 3G ile yeni tanışırken, ben, 6G ile tanışmanın şokunu yaşıyorum. Bütün G'ler mi bana karşı, anlamadım ki.............
WU JIAO WA /BRUCE, KUNG FU GIRLS 1977-TAYVAN
Y: Shut Yik
O: Polly Kuan (veya Kwan), Lui Ming, Betty Pei Ti, Elsa Yeung, Yeung San San

7.8.09

CIBIL MI CİBİL Mİ? a.k.a NAKED KILLER


Hemen heveslenmeyin filmin adına bakarak. Her ne kadar Neykid meykid de dese, öyle fazla cıbıllıktan mütevellit cibilliyetsiz bir film yok ortada. Arada bir cinsiyet gereği "Ne bu be? Hep kadınları sömür, hep kadınları sömür! Yok mu bir kadın katilin başı çektiği bir film?" serzenişlerim esnasında aklıma gelen Naked Killer, tam olarak kadın sömürüsüne karşı olmasa da ruhu az buçuk tatmin edecek 'değerlere' sahip bir film. Ne 'tam olarak'ı! Düpedüz kadın sömürüsünün bir numaralı filmlerinden biri ya, yine de filmde, kiralık katil kadının kullandığı yöntemi gözönüne alarak, "İyi tamam, idare edeceğiz artıkın" formatında gözardı edilebilecek bir film diyelim, geçelim. Aman ne desem boş! Sömürme sömürtme... Yukardan aşağı bir sevinç nidası; sömürsömürsömürsömür...
Yam abi, üzüldüğüne değmez!

Simon Yam’ın, bu defa kısa süre önce kardeşini vurmuş, bu nedenle psikolojisi bozularak eline silah alamaz vaziyette, arıza bir polis olarak karşımıza çıktığı filmin asıl bombası, üç adet kiralık katil hanım ablayı canlandıran sırasıyla, Chingmy Yau Suk-Ching (Kedicik), Carrie Ng Ka-Lai (prenses), Yiu Wai (kiralık katilleri yetiştiren hoca).

Kız milleti! Hep çorabımız mı kaçacak? Varsın bir seferliğine keyfimiz kaçsın! (ne bir seferi?) Evet, keyfim kaçık, dolayısıyla pek yazma isteğim yok, ne yalan söyleyeyim. Kendimi zorlamak pahasına üç beş kelam edeyim çekileyim bari…

Bilinmedik bir kiralık katil, özellikle erkek kurbanlarını malum yerlerinden gafil avlamak suretiyle terör estirirken, katilin peşinde o cinayet mahalli senin bu cinayet mahalli benim gezen, polis kuvvetinde görevli Simon Yam-filmdeki adını hatırlamıyorum kusura bakmayın- kafasında tüm bu cinayetlerin bir kadın tarafından işlendiğine dair şüpheler oluştuğu esnada, kafasını dağıtmak üzere berbere gider. Hem kadınlara hem erkeklere hizmet verdiği görülen berberde, kız arkadaşının erkek arkadaşının kendisine asılmasından rahatsız olarak adamı oracıkta oyan, dişli ve bir o kadar dişi ‘Kedicik’le tanışır ve kaşla göz arasında aşık oluverir (Gözüm yaşardı). Lakin olaylar kısa süre içerisinde müthiş bir hızla gelişecek ve Kedicik, Yam’ın tarafından bakarsak, sırra kadem basacaktır. Seyircik sen üzülme, çünkü biz bu esnada Kedicik’in tesadüfen karşılaştığı aksiyon graliçası Cindy tarafından bir kiralık katil olarak yetiştirilmek üzere evlat edinildiğini izleyerek, abladan kopmama şerefine erişiyoruz.

Kedicik, kiralık katil olma yolunda yine müthiş bir hızla ilerlerken en önemli silahının bedeni olduğunu öğrenecektir. Yazıyor musun kız arkadaşım? Bak süper notlar çıkarıyorum sana filmden. Kaçırma bunları… Sonrama efendime söyleyeyim, uzun süredir ortalarda terör estiren kiralık katilin de Cindy’nin bir önceki öğrencisi Prenses olduğunu öğrenme şerefine nail olup, gelişen olaylarla finale doğru bu iki afetin kapışmasına tanık oluyoruz.


Valla kaçanlar, kovalananlar, patlayan silahlar, seri akrobatik hareketler ki buna deli işi ya da çin işi aksiyon diyoruz, acayip kamera açıları ve ‘kız seyirci sana dedim, modacı arkadaşım sen anla’ misali çeşit çeşit şapka bu filmde bizi bekliyor. Kategori III'ün kültlerinden denir bu film için... Hmm... Neyse biz şapkalara birlikte bakalım. Sonra dağılalım....................

CHIK LOH GO YEUNG / NAKED KILLER 1992

Y: Clarence Fok

S: Wong Jing (yönetmenden ziyade bu adamı takip etmekte faide var)

O: Simon Yam, Chingmy Yau Suk-Ching, Carrie Ng Ka-Lai, Yiu Wai

2.8.09

BRUCE LEE KLONU GOLDEN DRAGON SILVER SNAKE

Dün akşam sinemaya gideyim dedim. Hazır hala vizyondayken Halk Düşmanları’na (Public Enemies) önceliği verdim. İlk yarısında gül gibi geçindiğim filmle, ikinci yarıda bir kavgaya tutuştum anlatamam. Ama anlatıciğim. Kavganın en büyük etkeni, kusra bakmayın ama, elbette süresiydi. Kaç saat sürdüğüne bakmadan girdiğim film, bünyemin ideal film süresini, gereksiz yere aşınca, haliyle açtım ağzımı yumdum gözümü. Filmin konusunun da bu açıdan pek yardımcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Sıkıntıdan uyuşan k*çımla bile gülemeyecek kadar banal sahnelerle dolu filmin bana yaptığı en büyük iyilik, elbette eve dönünce bir mafya filmi patlatmama vesile olmasıdır. Filme geçmeden evvel, Halk Düşmanları ile ilgili hislerime tercüman olacak yazıyı Tersninja ’dan okuyabilir, eşe dosta benim yaptığım gibi armağan edebilirsiniz. Ben geleyim mafya filmime;

God Fre Yho, beybi! ‘Budizmde bir sabır temennisi’ desem yer misiniz? Yoksa illa Godfrey Ho deyip, baştan sizi kaçırsam daha mı iyi etmiş olurum? Üstelik bu defa türkçe dublajlı ve içinde bir adet Bruce Lee klonu da barındıran filmi, ayık kafayla izlememenizi şiddetle salık verirken, ben zaten Damon &The Heathens adlı bir punk-jazz karman çorman grubunun konseri ertesinde izlediğim için fazla içmeden o mertebeye ulaşmış idim. Filme haksızlık etmek istemem aslında. Çünkü türkçeye ‘Altın Canavar’ olarak çevrilmiş 1979 yapımı Golden Dragon, Silver Snake adlı film, şimdiye kadar izlediğim Ho filmleri içerisinde en aklı başında olanı idi (Sanırım amcam ‘80’lerden sonra sapıttı. Her ne kadar ‘80’lerde çocuk olduğumdan, yarım hasarla bu durumdan kurtulsam da, iki tane gül gibi gencin-ki biri abim diğeri ablam olur- heba oluşuna bizzat şahit olmuş biri olarak, bu duruma hak vermemek elimde değil dostlar :D). Dahası ortada gerçekten tek bir film ve sürekli bir senaryo var idi. Hatta bir ara “Ulan, yoksa Godfrey filmi değil mi bu?” diye şüpheye mazhar olsam da, kısa süre sonra kafasına naylon çorap geçirmiş fetişik bir insan evladı görünce şüphelerim eridi gitti. Neyse efenim, adeta ‘Bir mafya filmi nasıl olur?’un dersini(!) veren filmin konusuna kısaca değinmesek olmaz herhalde değil mi?

Arazi mafyasının, yüzü yerine sadece kucağındaki totoş kediyi göstererek konuşan BaBa’sının turistik planları vardır. Bu planlara göre yöre halkını, evleri ve dükkanlarından çıkaracak, ayriyeten bölgede çiftliği bulunan aileyi de ordan sürüp, oteller moteller zinciri kuracaktır. Bu amaçla halka ve çiftlik sahibine baskıyı sürdüren mafyanın motosiklet çetesi -bir God Speed You Black Emperor kadar olamasa da- bir yandan Silver Snake-Johnnie Chan ile bir yandan da ünlü Bruce Lee klonu Golden Dragon-Dragon Lee ile mücadele etmek zorunda kalır.


Totoş kedi Gamera'ya el sallarken

En son mücadeleye kadar da Gümüş Yılan stilinde ustalaşan Johnnie Chan’in canlandırdığı karakter ile, çekçekçi kılıfında ortalarda dolaşan kung fu üstadı Bay Sung’la talimleri esnasında yumurta üstünde, yumurtaları kırmadan yürüme ve yahut gitar teli koparmak suretiyle düşmanı haklamak gibi nice güzel hareketi öğrenme fırsatını yakalarız. Öte taraftan aşçı kılıfında bir dükkanda çalışmaya başlayan Dragon Lee’nin canlandırdığı doğrucubaşı karakterin bir sırrı bulunmaktadır. Öyle ya, fakir ve kimsesiz halkı, Allah vergisi, içten gelen bir iyilikle korumak her babayiğidin harcı değildir. Zira bizim Dragon’un da erkek kardeşi birileri tarafından öldürülmüştür. Dolayısıyla Dragon da, kılık değiştirerek katillerin peşine düşmüştür. Verilmiş sadakamız varmış dostlar! Düşünsenize, kardeşi öldüren adam, mafya babası olmasaydı, işte o zaman yeniden iki ayrı koldan yürüyen bir film seyretmek zorunda kalıp, hafazanallah birbirimizle kanlı bıçaklı olma yoluna kadar gitmeyecek miydik? Ucuz atlatmışız vallahi...



Houston! Burası uzay mekiği Nebula3005! Bir sorunumuz var! Çok uzatmıyorum! Dünyaya geri dönüyorum! Yalnız biraz Bruce Lee klonu vakasına değinmek istiyorum. Kısa ve öz söylemek gerekirse, Bruce Lee’nin ölümünün ardından kendisine benzerliğiyle dikkat çeken ve filmlerde onu taklit etmekten çekinmeyen, hatta isimlerini bile, ‘Bruce Lee’nin kaç değişik versiyonu olabilir bazlı olasılık hesaplarıyla koyan onlarca oyuncu Bruce Lee klonu dediğimiz şeyi oluşturmaktadır. Dragon Lee de bu klonlar arasındaki en ünlülerinden biridir.

Öteki Sinema ’dan ve Metin Demirhan ’ın Fantastik Sinema’sından konuyla ilgili yazı ve resimlere göz atın, benden de yeni bir Bruce Lee klonu yaratmayın. Tersim pistir, dünyanın en enayi insanı da olsam, gün gelecek intikamımı sinsice alacağımdır...

Dublaj harikaları ve Dragon Lee döktürmeye başlarken (Arkadaki ezan sesi de ayrı bir hava vermiş, az sonra hakkın rahmetine kavuşacak gangster bozuntuları için)

Daha önce SHADOW TIGER KILLER FORCE ile çaktırmadan başladığım Beta Video'larımın bloga aktarımının hayırlı uğurlu olmasını diliyor, "eklediğim videolar neden bu kadar kötü ve neden bu kadar az foto var?" diye sormaya hazırlanan okuyucuya da sormadan cevabını verdiğimi düşünüyorum.

YI XIAO YI QUAN / GOLDEN DRAGON SILVER SNAKE 1979

Y: Godfrey Ho

O: Dragon Lee, Johnnie Chan (Büyük ihtimal asıl adı Nick Cheung Lik)

31.7.09

III.KATEGORİDEN TUHAF YAKINLAŞMALAR / DR.LAMB

Daha önce birkaç filmle değindiğim kategori 3 sınıflandırmasına ait yeni bir örneği bugün hep beraber yalapşap işleyeceğiz. Yalapşap, çünkü zamanım yok. Dedik ya çin usulü zombi ordusu yaratma peşindeyim diye. İşte bu sebepledir ki çalsın davullar zurnalar, siz de bayram edin.
Bu bloga girmiş filmler arasında Bunman: The Untold Story’deki polis şefi rolünde hatırlanabilecek olan Danny Lee ve karanlık olduğu kadar karamsar filmlerin yönetmeni Hing Sing Billy Tang tarafından ortaklaşa yönetilmiş 1992 yapımı Dr.Lamb, Lam Gor-Yu adındaki bir taksi şoförünün etrafında dönüyor. Senaryosu, 1982'deki gerçek olaylara dayandığı söylenen filmde Lam Gor-Yu rolünde Simon Yam’ı izlerken, Danny Lee de yönetmenliğin yanısıra, yine polis şefi olarak karşımıza çıkıyor. Hatta polis ekibinin bazı elemanları bile Untold Story’deki ekiple aynı.
Çocukluktan itibaren ailesi tarafından bile fazla sevgi görmeyerek, sürekli horlanan ve hırpalanan Lam Gor-Yu geceleri, Hong Kong’un o bilindik (nerden biliyorsak artık çaktırmayın) gece hayatının renkli sokaklarında taksi şoförlüğü yapmaktadır. Travmatik geçmişine rağmen hala ailesi ile birlikte oturmaktadır. Fotoğrafa ilgisi aşırı olduğu sezilen Lam Gor-Yu’nun başını da bu tutkusu yakmıştır zaten. Zira, tab ettirmek için fotoğrafçıya bıraktığı negatiflerdeki kadın bedenlerinden şüphelenen fotoğrafçının çırağı, olayı polise intikal ettirir. Gerçekten de pornografik denilebilecek fotoğraflardaki kadınların duruş stillerine bakılırsa, ölü oldukları her hallerinden bellidir. Bu durumda yapılacak tek birşey vardır, o da fotoğrafları çeken herifi bulmaktır. Fotoğrafçının karşı kaldırımına pusu kuran ‘yeterince’ becerikli polis ekibi, Lam Gor-Yu’yu yakalayarak karakola getirirler. İşte tüm film, Lam Gor-Yu’ya, işlediği cinayetleri ve nedenleri itiraf ettirmek ve bunlarla ilgili yeterli kanıta ulaşmaktan ibarettir, dersem ayıp etmiş olurum. Zira, her ne kadar konu bu kadar basit de olsa, filmi kategori üçe sokan nedir, işte ben de tam ordan anlatıyordum ki siz geldiniz...
Başlangıçta oldukça sakin duran ve hiçbir itirafta bulunmadığı gibi aksine fotoğrafları başkası için tab ettirmeye götürdüğünü söyleyen Lam Gor-Yu, kısa süre içerisinde, gerçek psikopat karakterini ortaya çıkaracak ve işlediği cinayetleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaya başlayacaktır (Bu sahnelerde, polisin suçluya şiddet ve işkence uyguladığına dair küçük bir eleştiri de yok değildir). Küçük yaşta kaybettiği annesi dolayısıyla kadınlarla arasında, kızkardeşi ve halası tarafından hor görülmekten başka hiçbir ilişki olmayan Lam Gor-Yu’nun, kadınlara, ama özellikle ‘kötü’ olarak nitelediği kadınlara karşı işlediği cinayetleri anlatmasındaki tavrıyla, Lam karakterini canlandıran Simon Yam’ı “Nur ol abi!” diye bağrına basmak isteyen seyirci, bence iki kere düşün. Zira saykoya döndüğü anlardaki uluması hariç, öyle gerçekçi bir karakter çiziyor ki, korktum, tırstım, bi de pıstım yani. İşte baylar bayanlar, cinayet anının, mükemmel bir atmosferdeki(özellikle son cinayet sahnesi) sanatsal ayrıntılarını seyircinin hem gözüne hem gönlüne sokan film, bir Untold Story ya da Ebola Syndrome kadar vurucu gelmese de-bünyenin alışıklığından da olabilir, aslında hangisini önce seyrederseniz ona göre de değişir-yine de türe alışık olmayan seyirciyi yerlebir etmeyi başarır gibime geliyor.



Japonya'dan video kapağı

Elinde neşteri, önünde anatomi kitabıyla her yağmur yağışında işlediği cinayette mükemmelliği arayan, bu anları ölümsüzleştirmek için hem fotoğrafa hem de video sanatına başvuran ve sonunda gerçek aşkını, saf ve temiz olarak nitelediği bir kızı öldürerek kendi elleriyle yaratan, Nick Cave’vari bir seri katilin, şiddetin çeşitli dallarından nekrofiliye doğru uzanan hikayesini okudunuz. Kalbiniz temiz, bindiğiniz taksiler güvenli olsun. İyi günler...



Sayko katilin ve polis şefinin arasındaki ilişki ve son sahnede, hapishanedeki Kuzuların Sessizliği'ndeki Clarice-Lecter ambiyansı filmin ilginç ayrıntılarından (Alt foto). Hatta iddia ediyorum, nam-ı diğer k*çımdan uyduruyorum, filmin adı dahi bu filme gönderme değilse ben de ne olayım! Aradım taradım, hiçbir yerde katile neden Dr.Lamb adı takıldığı yazmıyor. Dahası, altyazı kurbanı da olabilirim bittabi ama filmde Dr.Lamb adı dahi geçmiyor. Tamam, neşter kullanması 'doktoru' aklar ama yine de Lecter'dan daha uzağa fırlatmaz tezimi. Tezimi tıkayan en önemli şey ise elbette Hong Kong filmlerinin ingilizce ismini hangi milletin vermiş olduğudur ki, onu da bilmeyeyim bir zahmet. Bence yeterince kasıp, beynimi zorladım. Hep birlikte gülelim o zaman...Hahaha... Haydi, asıl şimdi iyi günler...
GOU YEUNG YI SANG / DR.LAMB 1992
Y: Danny Lee, Hin Sing 'Billy' Tang
O: Simon Yam (Lam Gor-Yu), Danny Lee (polis şefi)

30.7.09

ÇANAK ANTEN ÇAĞRIŞIMLI DEVIL FETUS

Dilim tutuk, elim felç! Tek bir sahne dolayısıyla “tembel” yaftasını tarafımdan acımadan yiyen bir yönetmenin, Hung Chuen Lau’nun orta karar bir filmiyle karşı karşıyayız. Ünlü bir sinema atasözü kötüler için “Yiğidi öldür, hakkını da ye” demiş ama yine de merhamet hesabı, yönetmene, görüntü yönetmeni olarak çalıştığı ve çok sevdiğim iki film (We’re going to eat you, Duel to Death) dolayısıyla “çalışkan” yaftasını da yapıştırmayı bilirim. O kadar da yüce gönüllüyümdür... (Hala giremedik filme!)
Tembel yaftasını yediği sahne
“Orta karar bir filmse, dilin niye tutuk?” diye soracak olan sivri insanoğlu, tüm bu şaşkınlık tek bir kelimeden, “kaynana” için kullanılan kelimenin kantoncada “nanay”gibi birşey olmasından ibaret. Büyük ihtimal, “Sağır duymaz uydurur, kör görmez soydurur” bazlı tamamen kendi doğaçlamam olan atasözü itibariyle böyle bir kanıya kapılmışsam da sen kapılma yeter. Eh, geçelim mi artık yavaş yavaş filme?
Kadın milletinin iki uyuz olduğum huyu var, sen de bilirsin; 1. Dantel mantel adı altında toptan örtü olayı, 2. Tabak çanak olayı. İlkini hiç anlayamadığım ama ıvır zıvır delisi biri olarak az buçuk anlam verebildiğim tabak çanak kategorisine ait yeşim bir vazonun, bir açık arttırmada, düpedüz göz kırptığı zengin bir kadın tarafından satın alınmasıyla açılıyor filmimiz. Zengin hanım abla, geniş aile olarak kocası, annesi, abisi, görümcesi (ya da elti, bilemedim)ve onun iki küçük oğluyla oturduğu modern mimari tarzda inşa edilmiş havuzlu konağına dödüğünün akşamı vazoyla pek bir yakınlaşıyor. Kadının üzerinde seyirciye kâh vazo kâh Oily Maniac misali, yağlı mağlı, ne idüğü belirsiz bir canavar kılığında gözüken bu “şey”, hanım ablayla işi ilerletirken, hanım ablanın iş münasebetiyle ta Japonyalardan dönen kocası odayı basar, gördükleri karşısında ve karısının kendisini aldatıyor olduğunun verdiği kıskanç koca tripleri dolayısıyla, yeniden vazo halini almış olan ‘canavar’ı yere atarak kırar. Kırar ama n’aptın be güzelim! Düpedüz kendine yaptın! N’oldu? Şeytani yaratık senin içine girdi ve haydi hop çıban mıban, kurtçuk yaptı, seni de korkuttu, beni de korkuttu... da, öfkeyle kalkmayıp az buçuk düşüneydin, içine şeytan kaçmış Exorcist’teki peder misali camdan atlayıp kendine de, şu zavallı seyirci parçasına-ki ben oluyorum- kıymayaydın. Neyse olan oldu, biz devamına bakalım.
Kocasının ölümünün ardından kısa süre içerisinde kendisi de ölümün soğuk nefesini içine çeken hanım abla Suk Jing ve kocası için ailesi cenaze töreni düzenler. Töreni yöneten Taoist rahip, bu iki ölünün aslında yarı ölü olduklarını, daha manalı söylemek gerekirse ruhlarının tam bir huzura kavuşmadığını, dolayısıyla hemen reenkarne olamayacaklarını söyler. Ruhları huzura kavuşturmak ve 12 yıl sonra yeniden reenkarne olmalarını sağlayabilmek için dualar hazırlar ve bildiğin sarı post-it’lere yazarak ölen çiftimizin fotolarının üzerine yapıştırıverir. Her zamanki gibi gereğinden fazla uzattığım filmin konusunu sıkıp suyunu çıkarmak icab ettiğinden hemen oraya geliyorum.
Bildik amerikan filmlerinde falan yılların geçtiğini belirtmek için altyazı olarak “bilmem kaç yıl sonra” diye bir ibare olur ya, işte bu filmde konuyu öyle güzel bağlamışlar ki, yazıya ne gerek var. İçinde “12 yıl” geçen cümlenin hemen ardından oğlan çocuklarının büyümüş halini kameralara yansıtan film bu işi başarılı bir şekilde, altyazıdan da feragat ederek başarmış işte! Darısı seyirciyi aptal yerine koyan filmlere diyelim, devam edelim.
Aradan yıllar geçmiş, evin annesi, ölen kızı ve damadı için sürekli dua eder vaziyette kendini dine adamıştır. Büyüyen oğlanlardan biri Kendo şampiyonalarına katılmakta, eve sürekli kupalarla dönmekte, diğeri yani küçük oğlan ise Alman kurdu köpeğiyle sevgi yumağı olmuş, oynamaktadır. Modern mimari tarzda inşa edilmesinin yanı sıra, aynı tarzda döşendiğine de şahit olduğumuz evin yeni bir misafiri vardır, o da Suk Jing’in Singapur’dan gelen üvey kızı. Laf aramızda filmin bu anına kadar adı dahi geçmeyen bu kızcağızı, konuyu bağlamak bâbında, filme güzel yedirmişler. Gençler arasında güzel bir aşk hikayesi doğarken aslında bir korku filmi anlattığının idrakına uzun bir aradan sonra yeniden varan bendeniz korku öğelerine değinmeye başlıyorum izninizle.
Üvey kızı, babanesinin dua odasına götüren büyük oğlan, kızın ölülerin odasına girmesine de izin verir. Bu esnada dua kağıtlarıyla üzeri kapatılmış Suk Jing’in fotosunu açmak için kağıtları kaldıran üvey kız cehennemin kapılarını aralamış ve şeytani varlığımızın yeniden faaliyete geçmesine sebep olmuştur. Yanan dua kağıdının külleri, evin köpeği Alman kurdu tarafından yenmesi ile kötü ruh(sen şeytani varlık da diyebilirsin ama ben bu andan sonra ‘kötü ruh’ da karar kılmış bulunuyorum), köpeğin içine girer ve bir olay esnasında büyük oğlana saldırır. Büyük oğlan köpeği öldürmek zorunda kalır. Köpeğin ölümüne çok üzülen ve içten içe abisine karşı hınçla dolan küçük oğlan köpeği mezarından çıkarırken, köpeğin içinden çıkan kötü ruhun, yunusların çıkardığına benzer halkalarla kendi içine girmesine engel olamaz. Konsomatris misali o beden senin bu vazo benim gezen kötü ruh da sonunda bir yerde karar kılmış, küçük oğlanı kâh kadın kılığına sokarak, kâh köpeğin içini yardırıp oğlana bağırsak mağırsak yedirerek, kâh oğlanı görünmez yaparak anasını yatak odasında tavana kaldırıp sonra da mıknatıs efektiyle eşyaların arasına sıkıştırarak ama tüm bunlar bir yana en güzeli, oğlanın babasının kafasını camla başka birşey arasına sıkıştırmak suretiyle patlatması gibi nadide bir seyir zevkini izleyiciye sunup, kötü giden seyrini ortalamaya çıkarmayı başarıyor.
Sonuçta hasetinden ikiye ayrılıp -daha doğrusu abisinin katanayla yarması sonucu- içindeki kötü ruhun vücut bulmuş hali yağlı canavarı ortaya çıkaran küçük oğlan maalesef öteki tarafı boylarken, her bir darbeyle kopan uzuvlarının yerine bir müddet yenilerini çıkararak dayanmaya çalışan yağlı canavar ise, en son kafasının kesilmesi ile nereyi boyluyor, inanın, bilemiyorum.
“Bir tarafına şeytan kaçması” alt türü olarak niteleyebileceğimiz filmin ilginç yanlarından biri, üçtür yazıyorum, modern mimarili bir evde geçmesi, yine evin arabasının ve köpeğinin dahi Avrupa menşeili olmasıdır. Alttaki sahne, ilgili seyirciye birçok filmi hatırlatacaktır diye düşündüm, ama buna düşünmek denirse tabii... Laf aramızda aslında alt metin arama meraklıları için insanın içinde iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğuna dair göndermelerle dolu filmde, senaryonun herşeyi sürekli ikiye ayırması (Bkz. Babanın kafasının ezildiği an, küçük oğlanın ikiye yarıldığı an vb.) bunun en büyük kanıtı değil de nedir? Biraz fazla kastım değil mi?
Filmin adı Devil Fetus, nedense kafamda Çanak Anten ve dev gibi bir cenin çağrışımı yaptı. Hatta böyle dev ceninin içinden çıkacak minik minik katil ceninlerin olduğu bir film seyredeceğim kanısına kapılmıştım. Niye diye soran olursa cevap verecek takatim yok valla, ne bileyim. Öyleyse bir iki film daha böyle korku türü takılıp, hemen ardından bir süredir ara verdiğim ninjalarıma geri dönmenin müjdesini(!) verirken, çin usulü zombi ordumu yaratmak üzere ıvır zıvır dünyama doğru gidiyorum.
Beğenmeyen olduysa buyrun tıklayın;

MO TAI / DEVIL FETUS 1983
Y: Hung Chuen Lau
O: Lo Pooi Pooi (Suk Jing), Shirley Lui Sau-Ling (üvey kız), Ngaai Dik (büyük oğlan)...
.
Boş işler bunlar...