18.12.09

MAKARNAYA S.O.S MATANGO

Üşengecin dostu hangi yemektir? Elbette makarna! Tüm gün yağan yağmurun altında mest olmuş vaziyette, işten eve döndükten hemen sonra, malum ‘G’lerimden birinin sağlığının yerinde olması dolayısıyla da, hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri olan karnabaharı bir kenara bırakıp, mantarlı makarna yapmaya koyuldum. Yalan söylemekte zorlandığım anlarımdan birine denk geldiğiniz için şanslısınız. Her ne kadar yukarda yazan şeylerin hepsi, kendi içlerinde doğruysa da, asıl üzerinde durulması gereken şey, uzunca bir süredir, karnabaharın kıçına tekmeyi basıp, zaten makarna yediğimdir! Asıl mevzumuz bu değil. Mümkünse, en kısa yoldan oraya gelmek istiyorum ama bugün çok fazla konuşamadığımdan, içimde sıkışıp kalmış tüm gevezelikleri buraya aktarmak zorundayım. Yoksa patlarım hafazanallah...

Mantarla, aynen bugünkü gibi bir kış ayazında, başka deyişle, çok geç yaşta tanıştım. Hatta şunun şurasında 6 yılı geçmez ilk mantar yiyişim. Çünkü bizim evde, hiç mantar pişmedi ühü ühü! “Heba olan onca yılıma mı acıyayım, dünyanın böyle güzel bir nimetinden yeteri kadar faydalanamadığıma mı?” diye geyik yapmamı bekleyebilirsiniz ama o kadar abartılı bir sevgim yok mantara. Ama asıl mevzumuz bu da değil. İşte aşımı pişirip kotardıktan sonra, kabaca, zıkkımlanmak üzere masaya oturduğumda, karşılaştığım manzara, bitmek tükenmek bilmeyen yağmur altında, her geçen gün daha da büyüyen mantar manzaramla birleşince (Bkz; Foto), 1963 yapımı Honda Ishiro ’nun yönettiği Matango: Attack of The Mushroom People filmini aklıma getirdi.

Film, ismini duyduğunuzda kikirdemenize neden olup, hafiften bir dandiklik sinyali vermişse de, kim ne derse desin, Body Horror’un iyi örneklerinden biri. Üstelik bu defa, Japonya’nın travması nükleerden ziyade, ekonomik büyümenin getirdiği sonuçlar üzerine kurulu olması, filmin önemini arttırıyor.
İkisi hariç hepsi, birbirinden züppe insanlardan oluşmuş bir ekip -nasıl biraraya geldiklerini hatırlamıyorum- ‘paranın satın alabileceği’ en mükemmel tekneye doluşmuşlar ve deniz sefası yapmaktadırlar. Sazlı sözlü gezinin gecesinde (gündüz de olabilir, onu da hatırlamıyorum), aniden bastıran fırtına ile tekne, bilinmedik sulara doğru sürüklenir. Ortalık yatışıp, ufuk da şöyle bir açılmaya başladığında, karşıda bir ada olduğunu görür ekibimiz. Dikkat iddia ediyorum; Lost’un çıkış noktası bu filmdir. (:-P) Merak eylemen! Zira yazı bitene kadar birkaç iddiada daha bulunacak gibiyim. Adaya yaklaşıp, karaya ayak bastıklarında, araştırma üssü gibi bir yer keşfederler. Ama adada bitkilerden ve mantarlardan başka canlı türü yok gibidir. Dikkat iddia ediyorum 2; Mantar denilen şey, kesinlikle bir çeşit hayvandır. Ekibimizin merak kumkuması işbaşı yapadursun, karınları da zil çalmaya başlamıştır. Lâkin gemideki yiyeceklerini çoktan tükettiklerinden, araştırma üssündeki yiyeceklere, daha fenası, etrafta buldukları mantarlara sulanırlar.

Esrarengiz adada, yaşam mücadelesi veren ekibin, sinirleri, malum olacağı üzere, giderek bozulmaya başlamıştır. Bu da demek oluyor ki kısa zaman içerisinde, zaten bu tür ‘ekipli’ filmlerden alışılageldiği üzere, herbiri başka bir ahlâki değeri temsil eden karakterlerin birbirlerine düşmeleri an meselesidir. Buna bir de, gecelerden bir gece, ne olduğu anlaşılamayan -malum karanlık- bir ‘yaratık’ saldırısı neticesinde, mantar yiyen elemanların da kafayı iyice sıyırması eklenince asıl eğlence başlar. Tekne ekibi, yavaş yavaş eleman kaybederken, adadaki başka bir ekip, yani Mantar Adamlar, yeni elemanlar kazanmaktadır. Dırırırın!...


Tembelliğim üzerimde olduğundan ve uykunun esir olmadan evvel en azından bir adet film seyretmek istediğimden, bu defalık bizzat ben tarafından kırpılmış film sahneleri kullanmayacağım. Yukarıda ve aşağıda gördüğünüz tüm film fotoğrafları Toho Kingdom ’dan alınma.

Filme göz atmak isteyen Asian Horror Movies ’e, filmle ilgili hem besleyici hem de doyurucu bir yazı okumak isteyen Midnight Eye ’a, yok ben gene de doymadım diyen ise mantarlı makarna tarifi almak üzere hoşuma giden bir yemek sitesi bulamadığım için, hayali yemek sitem Tıkınıyorum ‘a buyursun.

Filmin finalinde, adadan kurtulmayı başaran tek adamın, gittikçe büyüyen Tokyo’nun aldatıcı aydınlığına bakarak söylediği gibi insanlığımı daha fazla yitirmeden gidiyorum. Pes...

MATANGO -ATTACK OF THE MUSHROOM PEOPLE 1963
Y: Ishiro Honda
O: Akira Kobai, Kenji Sahara, Yoshio Tsuchiya, Hiroshi Koizumi, Miki Yashiro, Kumi Mizuno, Hiroshi Tachikawa

17.12.09

GEVEZE FİLM EVIL CAT

Soyadının çağrıştırdığından değil ama, cin fikirli insan Wong Jing tarafından yazılıp, en klas rollerden birinde de kendisinin bulunduğu, biraz zorlasa, gerçekten ‘iyi’ olabilecekken, vasat sınırlarında kalmış bir film Evil Cat. Vasatlığının nedeni,biraz aşağıda göreceğiniz görseller sonrası kaynaklanacak fesatlığınızdan değil ama. Üstelik, dünyanın üç büyük dövüş koreografından biri olan Lau Kar Leung’u da oyuncu olarak içinde barındıran 1987 yapımı film, kimlerin kurbanı olmuştur acaba, bir düşünelim...

Kusra bakmayın ama düşünemeyecek kadar tembelim şu an. Dolayısıyla Hong Kong’un bu iki nadide insanını, aynı kamera önünde birleştirmiş filme kısaca göz atma safhasına geçelim diyorum. Hay çok yaşayayım değil mi?
Her 50 yılda bir, gün yüzüne çıkarak, Cheung Ailesi’nin fertlerine musallat olan İblis Kedi, sekiz jenerasyondur aileye kök söktürmüş, ama her defasında alt edilmiştir. Amacının aileyi yok etmekten başka ne olduğunu anlayamadığımız filmde, sanırım esas sorun da burdan kaynaklanmaktadır. Öyle ya, kimin tavuğuna kış demiştir Cheung Ailesi, sorarım size... Belli ki, binlerce filmden biri daha, ‘nedensiz intikamın’ kurbanı olmak üzeredir (Hoş nedenli olsa ne farkedecek, tartışılır ya!). Ailenin son ferdi, baba Cheung-ki Lau Kar Leung tarafından canlandırılmaktadır- çocukken, kendi babasının, İblis Kedi’nin sekizinci canıyla mücadelesine tanık olmuştur. İşte aradan bir 50 yıl daha geçip, hafriyat alanını kepçeyle kurcalayan işçiler tarafından, yanlışlıkla, büyüyle mühürlenmiş mezarı bozulan İblis Kedi, 9. canını da ortaya çıkarma fırsatını bulmuştur. Bir yandan Cheung Ailesi’ni defetmeye çalışırken, bir yandan da kendine uygun bir bedende reenkarne olmanın yollarını arayacaktır. Bu esnada, yılların sillesini yiyerek, İblis Kedi’yle aklını bozmuş olan Baba Cheung, ailesi tarafından tımarhaneye yatırılmıştır. İblis Kedi’nin, can bulduğunu hissetiği an, tımarhaneden kaçacak ve kendisine yardımcı olması için en âlâsından saf bir çırak bulup, İblis Kedi’ye karşı, Taocu güçleriyle savaş açacaktır. Hakkımı yemeyin şimdi. Gerçekten güzel toparladım konuyu şu-kendime göre-kısacık paragrafta.

Cindy Lauper?

Magnificient Butcher, Legend of a Fighter, God of Gamblers ve filmografi bloğu yapmadığım için adını burda yazmanın pek mânâsız kalacağı onlarca filmin senaryosunu ve yönetmenliğini üstlenmiş bereketli insan Wong Jing ile Hong Kong’un efsane yönetmeni Chang Cheh’nin filmlerinde dövüş koreograflığı yaptıktan sonra, Heroes of the East, 36th Chamber of Shaolin gibi kung fu klasiklerinin yönetmen koltuğuna oturmuş Lau Kar Leung’u, ikisi bir arada formatında seyirciye sunan film, döneminin özgün ve bir o kadar da dandik görsel efektleri, bazı batı menşeili filmlerden esintileri, hem sözel hem de sayısal aksiyonuyla seyirciyi ‘yeterince’ oyalamayı başarıyor.


Lau Kar Leung

Daha fazla uzatmadan, bir kaç kelâm da filmden kareler üzerinden söyleyip ayrılalım. Bir dahaki sefere fezâda buluşalım.

1. Seinfeld'ın George'u kıvamında, polis şefi rolündeki beceriksiz ve geveze Wong Jing.

2. Uykucuların konut mimarisini kökünden değiştirecek tasarım; yatak odasını, hemen giriş kapısının yanına almak. Şahsen ben çok tuttum bu fikri. Eve gelir gelmez kendimi yatağa atıyorum. Mis mis...
3. Sonuçta bu bir doğaüstü korku filmi de olsa, bardaktan boşanırcasına yağan kan da, korku filmlerinin şanından değil midir? Tabii burda, biraz fazla boşanmış!


4. Hangi film olduğunu hatırlayamıyorum ama nedense bu sahne bana bir Hollywood filminin afişini hatırlatır gibi oldu veya malum yerimden uyduruyor da olabilirim.

5. 80'leri aerobiksiz düşünebilir misiniz? İşte televizyon karşısında dövüş stilini geliştiren Lau Kar Leung.

6. Görsel ve de işitsel efekt. Beden değiştiren İblis Kedi.

7. Bööö!
8. Baba Cheung, çırağına büyü öğretirken.

9. İtinayla pati/pençe atılır. Pati atmak suretiyle kotarılmış dövüş sahneleri eğlenceli.

10. "I'll come back". Polis merkezindeki buram buram Terminatör kokan sahneler, ağzıma layık.


11. Upss! Pardon ağbi! Gıdıklamanın da bir sınırı olmalı...

12. Thriller?!
13. Kimi kedi de harbiden tembel oluyor. Misal İblis Kedi, kurbanının yanına gitmektense, pençelerini çıkarıp, yollamayı tercih ediyor. (O göremediğiniz şey kol oluyor)

14. Neden yahu? Öpsün seni Nosferatu! (Tamam anladık zorlamanın mânâsı yok. Sonuna geldim zaten)
XIONG MAO/EVIL CAT 1987
Y: Dennis Yu
O: Wong Jing, Lau Kar-Leung, Marc Cheng, Lai Ying Tang

'UYUYAN ÇİRKİN'

Günlerdir peşimde… Nereye gitsem, varlığını hissediyorum. Yarattığı terör, başedilebilecek cinsten değil. Aniden saldırmasından korkuyorum. Evet, uzun yıllardır ilk defa bir şeyden bu kadar korkuyorum. Bu yüzden de, yazmak için az zamanım var. Gözlerimden biri, etkisi altına girmeye başladı bile. Göz kapağım yarıya yarıya kapandı. Bilincimi yitiriyorum… Son bir gayret… Başarabilir…dim…….........
Beni kedi öpsün...

16.12.09

YİTİK HAYAT / ATTACK OF THE MADE IN CHINA

200 bilmem kaç anime episode'u+bilmem kaç cilt manga+Live action+her türlü oyuncağa modellik vs. derken, çalışma hayatının tükettiği Sailor Moon Usagi'nin, çarçur olan hayatının halk pazarına yansıması. Yıllar pek iyi davranmamış bu kızcağıza... Söylenecek çok söz var ama anısına susalım... :-P

13.12.09

KI-SAKI-SA

Doğama karşı koyamıyorum ve habire uyuyorum sevgili dostum. Dolayısıyla tüm enerjimi ve neşemi uykuma gömmüş bulunduğumdan, bari buraları o kadar boş bırakmayayım, kısa kısa da olsa son zamanlarda izlediğim filmlerden 10 tane seçip yazayım dedim. Hadi bakalım...


1. BARAMUI FIGHTER / FIGHTER IN THE WIND 2004
Güney Kore yapımı, Kyokushin Karate stilinin yaratıcısı Koreli dövüşçü Choi Bae-dal’ın gerçek hayat hikayesi. Çoğu insanın hayatı gibi klişelerle dolu olması ‘gerçek hayat hikayesi’ tanımını güçlendirirken, bana sıkıcı gelmesini engelleyemedi maalesef. Filmin benim açımdan tek artısı Gaddesu-Sama kızmasın ama Masaya Kato idi. Ekrana her çıktığında çalmayı beceremediğim halde ıslık çalasım geldi desem yeridir. Ha bir de film başlar başlamaz bet sesimle ‘Master of the Wind’i söylemeye başladım. Aman tahtalara vurun!..



2. CHEUNG FO / THE MISSION 1999
1999 tarihli bir Johnnie To güzellemesi. Bu defa, yalnızca patronu korumakla görevlendirilmiş klasik Johnnie To kadrosunun, silahları birbirine doğrultmak zorunda kaldığı, tek eksisinin To’nun o yıl Türkiye ziyareti yapıp, özellikle Yenikapı civarında takıldığından şüphelendiğim, piyanist şantörün elinden çıkmış gibi olan müzikleri. Öte yandan eski video oyunlarının müziklerini de andırmasıyla, Johnnie To’nun bıkıp usanmadan oyuncakmışçasına silahlarla oynattırdığı film oyununu tamamlayan bir özellik de olabilir (Ben de anlamadım ne demek istediğimi meraklanma). Bilemedim... Bedbahtım...


3 . ZEBURAMAN / ZEBRAMAN 2004
Acayip bir huyum vardır. Çok sevdiğim yazar, yönetmen vb. kişilerin tüm eserlerini, çoğu zaman hemen tüketmemeye çalışırım. İşte Takashi Miike’nin bu filmi de şimdiye kısmetmiş. Karısı ve oğlu tarafından bile kaale alınmayan bir adamın, zorda kalınca süper kahraman oluş hikayesi. Acıklı... Bir kutu mendil harcarım ben buna...






4. KURÔZU ZERO / CROWS ZERO 2007
Takashi Miike’nin yeniyetme testosteron yüklü, Hiroshi Takahashi’ye ait manga uyarlaması. Bir lisede, kimin ‘patron’ olacağından başka derdi olmayan ‘dayaklık’ yeniyetmeler. Aslında dayak atması gereken burda ebeveynler olmalıydı ama kendi aralarında da son derece eğlendirici vaziyette bu işlemi tamamlıyorlar. Serizawa rolündeki Takayuki Yamada’ya dikkat. İronik bir tarafı var. Üstelik bu herife (ki benden küçüktür kendisi) Densha Otoko’da sinir olmuştum! Ha, bir de ikincisi var yine Miike tarafından yönetilmiş. Lakin iki yeniyetme filmini aynı anda kaldıramayacak kadar ‘hassas’ bir bünyem var...


5. GOEMON 2009
Tarihi kahraman japon Robin Hood’u Goemon’un yaşam öyküsü. Her ne kadar tarihi gerçekler biraz çarpıtılmışsa da görüntülerle büyüleyen kitsch ötesi japon filmi. Gotik sarayında kötülük planları yapan bir japon lordu, mıymıntı bir japon prensesi, damdan dama atlayan bir hırsız kral, aksiyon, romantizm... Eğlenceli...






6. SAIKYÔ HEIKI JOSHIKÔSEI: RIKA-ZONBI HANTÂ VS. SAIKYÔ ZONBI GURORIAN 2008
Fazla söze gerek bırakmayan eğlenceli bir zombi filmi. Kopan kol yerine takılan katana ve de doğranan zombiler. Zombilerin akıllanmaya başladığının habercisi... Haydi hop, Uzak Sinema 'ya...







7. ANKOKUGAI NO BIJO / UNDERWORLD BEAUTY (1958)
Seijun Suzuki imzalı başarılı bir kara film örneği. Elmasların peşindeki bir çetenin, kendi içinde anlaşmazlığa düşüşü ve tipik bir kara filmden beklenecek son. Savaş sonrası ‘modernleşen’ Tokyo’dan etkileyici siyah-beyaz görüntüler. Aslında yazmak istediğim filmin amerikan DVD kapağı. Her ne kadar ‘dezenfettan’ türü bir film izlenimi verse de doğu filmlerinin, batı pazarında görücüye çıkış taktiklerinin tipik bir örneğiyle karşı karşıyayız. İnceleyelim bu konuyu...




8. DARE MO MAMOTTE KURENAI / NOBODY TO WATCH OVER ME 2009
Japonya’nın bu seneki Oscar adayı film. Abisi cinayete karışan 15 yaşındaki bir genç kızın ‘mahvolan’ hayatı üzerinden sistem ve medya eleştirisi. Sinema filminden ziyade televizyon filmi tadı bıraktı bende niyeyse...




9. GEOMEUN JIP / BLACK HOUSE 2004
Geçmişinde başından geçen kötü bir olaya takıntılı sigortacının psikopatlıkla sürükleyici imtihanı deyip sizi Öteki Sinema ’ya bağlayayım.








10. İşte bunu uykumda çekeceğimden daha sonra anlatırım sana...

5.12.09

TANRIM, AKLIMI KORU! A.K.A. NINJA THE PROTECTOR


Uzun zamandır Godfrey Ho’nun kulaklarını çınlatmıyordum. Serumlarınız hazırsa filme geçiyorum. Zira bir Godfrey Ho filminden yara almadan kurtulmak ne mümkün! Bir de tabii en önemlisi, yalnız kalmaya kendinizi hazırlayın. Sanıyorum ki, insanları kendimden uzaklaştırmaya başlamam, bu amcayla tanıştığım yıllara denk düştüğünden, sizlerin de dikkatli olmanızı salık veririm.

Aslında, Godfrey Ho standartlarına göre, çok uçlarda bir film değil bu (Bkz. Standartlar için Robo Vampire). Dolayısıyla yukarda yazdığım gibi abartmanın alemi yok. Evet her zamanki gibi hikaye, iki ayrı koldan yürüyor ama en azından gerçekten ‘mantıklı’ sayılabilecek bir kolda birleşiyor. ‘Acayip’ sözcüğünün havada kaldığı, tüm o ninja numaraları, ziyadesiyle yerinde velâkin, endişeye mahal yok.

1986 tarihli Ninja The Protector’ın, en önemli kozu elbette, yönetmenin fetiş oyuncularından Richard Harrison. Harrison-Ho işbirliğini, saymaya tenezzül dahi etmediğim birçok filmde görmek mümkün. İşte söz konusu bu film de, aralarında en güzellerinden, en eli yüzü düzgünlerinden biri doğrusu.

Filmin konusuna, Türk seyircisi olarak fazla yabancı olmadığımızı baştan belirtmeliyim. Sanırım bunun en büyük nedeninin, 80’li yıllarda Hong Kong film piyasasıyla yaptığımız alışverişler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle, Türkiye’nin, o dönem, Godfrey Ho filmlerinin en büyük alıcılarından biri olduğunu öğrendiğimden beri, böyle yazmakta bir sakınca görmüyorum. Moda evi kamuflajı altında, sahte para basan kalpazan çetesinin-ki ninja temellidir-, polisle-ki polis de ninja temellidir-çatışmasını konu edinmiş bu filmi, dönemin ismini hatırlayamadığım birçok Cüneyt Arkın-Salih Kırmızı- Hüseyin Peyda (vb.) filmleriyle hemen hemen aynı frekansta görebiliriz. ‘Hemen hemen’, zira takdir edersiniz ki, içine bir de ninja sosu karıştırılmış filmin, bir zahmet kültürel(!) öğesi de oluversin. Bu duruma ek olarak, iki film arasındaki en önemli farka da değinmek isterim. Türk filmlerinde batağa saplanan hep kadınlarken, bu filmde işler tersine dönmüş, kader bu defa erkekten yana kozunu kullanmıştır. En iyisi baştan alalım konuyu. Öyle tek cümleyle kurtulabileceğini mi sandın? Pardon ama o zaman beni hiç tanımamışsın arkadaşım... Yazık olmuş bunca zamana...



Her zamanki gibi ilkel dürtülerle, avımın (Bkz. Film) etrafında iki tur attıktan sonra işte nihayet, o ilahi ışığı görüyorum a.k.a. “Konuyu anlat yoksa kötek geliyor”dan korktuğumdan doğrudan konuya bağlanıyorum;


Teker teker olmak kaydıyla, ilahi ışık altındaki bir koridordan yürüyerek, sağdaki bir kapıdan geçip, havada döne döne, efendilerinin önüne düşen üç adet Ninja ile açılıyor film. Üstelik ilk ninja, 70’ler kung fu furyasının önemli oyuncularından Philip Ko. “Bu filmde ne işin var be abi?” temelli sorunuzu yanıtlamak isterdim ama dikkati ister istemez, koridordan kıvırtarak geçen ikinci ninjaya çekmek istiyorum. Kıvırtmasından kadın olduğu %99 belli olan ninjanın ardından (aslında kalan ihtimal rahatlıkla %1’den fazla olabilir), tüm film boyunca, yeri geldiğinde ‘dört göz’ (Ay ne ayıp!) olarak hitap edilen üçüncü ninja da geçmek suretiyle resmi geçidi nihayet tamamlar. Kırmızılar içindeki baş ninja efendinin önünde sıralanan tüm Ninjalar, çantalarından çıkardıkları tomar tomar sahte parayı yere dizerken, kırmızılı ninja da, klasik Ho filmi ‘geyik’lerinden seyirciyi mahrum bırakmaz. “The firts rule of Ninja Club is; Bir ninjayı ancak başka bir ninja def edebilir” (Defeat’in k*ç çevirisi olarak)” den başkası değildir elbette. ATANSİYON SİVUPLE: Bu sahneler uyutma tehlikesi içermektedir. Kalpazan ninja güruhumuz kendi aralarında konuşa dursunlar, bizler de hikayenin diğer kahramanlarını tanıyalım.


Philip Ko, azminin sınırlarını zorlarken

Yorumsuz...

Yaşlandığı gözlerden kaçmayan, bıyıklı Ninjaların atalarından Richard Harrison tarafından canlandırılan polis komiseri, ninja kimliğini saklayarak mesleğini icra etmektedir (Yaşlanmasının nedeninin ömür törpüsü bu filmler olduğu hakkında bazı dedikodular almış bulunuyorum). Kalpazan ninja çetesinin elemanlarını, yaptığı abuk sabuk parmak hareketleri ertesinde içine girdiği ninja kıyafetiyle benzetmekte ve gelip kodese tıkmaları için çömezlerini numarası gizli telefonlarla aramaktadır. Herşey iyi güzeldir de şahin gözlerimden kaçmadığı kadarıyla, parmak hareketleri bir yerde kilitlenmektedir ki, birdenbire ninja kıyafeti içinde beliren, gerek Harrison amcam, gerek diğer Ninjaların, ağız kısımları otomatik olarak kapanmamakta, sırf ağızlığı yukarı çekmek için Ninjalarımız oldukça efor harcamaktadırlar. Öte yandan sinema dünyası da çok dedikoducu canım. Harrison abim, zamanında bıyıklarını öyle sevmiş ki, ille de göstereceğim diye diye böyle bir fikir bulmuşlarmışmış da mışmış. Ninjanın gücünün sınırlarını anlamak açısından filmin bu noktası başka güzel bir anlam daha içermektedir. Zira ninja, ninja da olsa büyücü değildir ya be dostlar, bir sokak bankının ayağına kelepçelendiğinde kurtulmayı başarsın(!)…

Öncesi
Sonrası


Kalpazan ninja çetesi ve komiser bıyıklı ninja, hikayenin ilk ayağını oluştuturken, ki aynı zamanda filmin ‘ağır’aksiyon ayağını da oluşturur bu ikili, diğer ayak bir abi-kardeşten oluşmaktadır. Kalpazan çetesinin kamuflajı moda evine manken olarak girmeyi başaran Warren, ev sahibi, filmin başındaki kıvırtan kadın ninjaya (kunoichi) “Ay bilmem ki! Daha önce hiç yapmadım. Hiç deneyimim yok.” gibisinden mırıldana dursun, çoktan jigolo damgasını seyircinin gözünde yemiş ve moda evine gelen kokonaların gözdesi olmuştur. Böylelikle, Türk filmlerine göndermelerle dolu güzel sahneler, seyirciyi beklemektedir. Warren, hayatında ilk defa oldukça fazla para kazanmanın büyüsüyle, kendi çapında ‘sınıf’ atlarken, filmin ‘psikolojik’ boyutu da ortaya çıkar; Warren’ın motosiklet tutkunu kardeşi, abisinin bu hızlı ‘yükselişi’ karşısında kıskançlık krizlerine kapılmaya başlamış, sokak serserisi olma yolunda ilerlemektedir (Ev serserisi diye bir şey var mı ki, ev kedisi-sokak kedisi bağlamında?). Üstelik bir aşk üçgeni de, film, her ne kadar fazla aydınlatıcı olmasa da, ‘serseri’ olma yolunda ilerleyen Warren’ın kardeşinin nedenlerinden biri gibi gözükmektedir.
“Warren, hikayenin kilit kahramanı olup, her iki hikayeyi birbirine bağlayan yegane kişidir” demek isterdim ki maalesef. Zira Ho, tutarlı bir film çekme şansını yakalamışken, resmen elinin tersiyle itmiş (O yüzden seviyorum sanırım ben bu adamı). Açık vermemek adına, fazla ayrıntıya giremiyorum (Ne o? Ağlıyor musunuz?).

Kardeşi kardeşe düşüren Dört Göz

Kardeş kavgası

The second rule of ninja Club is; Eğer biri size, uzun kılıç üstte, kısa kılıç altta, üzeri de kırmızı bir örtüyle kapatılmış ninja seti göndermişse bu, düello anlamına gelir. Biri bana böyle bir set gönderse düello ne kelime, elini öpmeye giderim valla...

Finali itibariyle, gözlere bayram havası estiren film, tüm o dandik dublajıyla, tekrarlanan sahneleriyle ve akla gelmeyecek türlü tuhaflıklarıyla insanı ekrana çiviliyor. Sizlere, aksiyonu ve dramı aynı potada eritme çabasındaki filmin, bir de sosyal sorumluluk boyutu olduğunu iftiharla sunup, çekiliyorum.

Bir zamanlar Birleşik Krallık sömürüsü altındaki Hong Kong'un resmi daire duvarlarının olmazsa olmazı.

Dört göz'ün evindeki insan haklarına gönderme bombardımanı yapan poster

Karakol duvarındaki, halkı, basit güvenlik tedbirleri konusunda aydınlatan "Kapınızı kilitleyin, öyle her gelene de açmayın" posteri.

Karakol duvarındaki diğer bir aydınlatıcı "Sizin başınıza da gelebilir" posteri.

Kendimi, nedense “Godfrey Ho filmi izleme kılavuzu” yazma azminde gördüm. Dağlara taşlara…
The third Rule Of Ninja Club is; Kask tak evladım, kask tak! Nerde kaldı sosyal sorumluluğun!
NINJA THE PROTECTOR 1986
Y: Godfrey Ho
O: Richard Harrison, David Bowles, Warren Chan

Seyirciye -şimdilik-son uyarı; Bu filmi başka bir isimle görürsen sakın şaşırma...
Boş işler bunlar...