27.7.10

HO'LY LIGHT COMES FROM THE 'HALL', GODFREY HALL

Günler geçiyor, ninja sinsiliğinde kıçımı dahi kıpırdatmayıp, çıt çıkarmaksızın olduğum yerde bekliyordum. Blogun sessizliğini bozacak yegâne anı bekliyor, bu esnada da kıçıma doğru hızla yayılan sabit durmanın getirdiği o acıyı unutmak için konsantre olmaya çalışıyordum. O da neydi? “Hall”den gelen bir ışıkla nihayet doğru anı yakalamış, bir “Oh” çekmeme rağmen koridorda “Hoh” olarak yankılanan sesimle beraber ışık hızında hareket ederek, bloga giriş yapmış bulunuyordum (Bu oh-hoh geyiğini daha çok yapacağım hazırlıklı olun).
Yönetmen Godfrey Hall yazısıyla ekranımda beliren film, sayfanın sol üst tarafında da belirttiğim gibi akıl hocam Godfrey Ho’dan başkasının değildi. Telef olduğumuz şu sıcak yaz günlerinde, aksiyonu bol bir filmini bana armağan etmiş, “Evlat, kendine inan! Sıcaklarda kapıp koyverme! Muhtaç olduğun enerji Cynthia’ya duyduğun hayranlıktan geçmektedir!” demekteydi. Kör bir inançla bağlı olduğum hocamın sözüne haylazlık ederek karşılık verecek değilim ya! Enerjimi birini birkaç gün içinde Ters Ninja’da okuyabileceğiniz, diğerini hemen şimdi burada kriz geçirmek pahasına lüpletebileceğiniz Godfrey Hall’un iki filmine aktardım.
Kadın aksiyon filmi yıldızlarından dünya dövüş şampiyonu Cynthia Rothrock ile erkek dandik film yönetmenlerinden (artık söyleyecek lafım kalmadı bu adam hakkında) Godfrey Ho’yu, 1993 yılının ılık bir sonbahar günü Amerika’da birleştiren Honour&Glory adlı film, bol adrenalin yüklü, barındırdığı tüm oyuncuların dövüşün kralını icra ettiği, Ho’nun eli yüzü düzgün, hikâye örgüsü mantık sınırlarını aşmayan yegâne filmlerinden biri. Uyuzluk olsun diye bu işte bir kadının parmağı olduğunu söylemekten geri durmayacağım. Yoksa Ho’ya kalsa, türlü abukluklarla işi batırırdı. Lâkin dişli bir kadın olduğu her halinden belli olan Cynthia, belli ki ağırlığını koymuş ve filmin saçma noktalara doğru kaymasını engellemiş. (Tamamen sallıyorum).
Hong Kong’taki görevini bırakarak acilen Amerika’ya çağrılan Tracey (Cynthia Rothrock), havaalanından, kendini yolsuzlukları ortaya çıkarmaya adamış muhabir kız kardeşi Joyce (Donna Jason) tarafından alınır. İki kardeşin konuşacakları çok şeyleri vardır ama ikisinin de işlerinin yoğunluğu sebebiyle, filmin %90’lık kısmını Joyce ile geçirmeye hazır olalım. Filmi Rothrock üzerinden lanse etmeye kalkacakların vay haline! Joyce’u canlandıran Donna Jason, bu filmin asıl karakteridir ve Cynthia Rothrock yardımcı kadın oyuncu formatında olaylara katılmaktadır. Bu böyle kayıtlara geçirilirken ben de konuya devam edeyim.
Dünya o sıralarda nükleer bir silah başlığının kaçırıldığı haberi ile sarsılırken, gazinocular kralı tabirinin daha çok yakıştığı bir bankacılar kralının bankasındaki yolsuzluğu ortaya çıkarmaya çalışan Joyce, kısa süre içerisinde başlık ve yolsuzluğu birbirine bağlayan olaylar silsilesi içerisinde kaybolacak, arasının pek hoş olmadığı babası, FBI ajanı kızkardeşi ve flörtleştiği eski boksör yeni bodyguard Jake Armstrong ile olayların üstesinden gelmeye çalışacaktır. Konudan bu kadar çıtlatmak yeter de artar bile. Politik aksiyon (yuh!), soğuk savaş (oha!), kahraman Amerika (amanın!), kalleş Japonlar (ahan da!) gibi dönemin popüler filmlerinin birçoğunun ortak özelliklerini yine bir potada ertimeye çalışan filmi öfke kontrolü problemi olanlara önermiyorum.
Uzun zamandır yapmadığım sahne incelemerine tüm okuyucular davetlidir. Buyrun:
1. 80'lerin dostlar kas yaparken görsün temalı sahnelerinden bir kuple. Üstelik hem erkek hem de kadın oyuncunun vücutlarına yapılmış zoomlar, her iki cinsiyetteki seyirciyi de tatmin edecek düzeyde!


2. "Yemeği salçası, kadını kalçası" gösterir (sıkıysa göstermesin) olarak bilinen sözün özü aslında "Ayakkabıyı kopuğu, kadını topuğu" gösterirdir. İspatlayalım;



3. Hâlâ kamera ve fotoğraf makinesine ısınamamış bir milletin evladı olarak acı çekerken, durumun aslında Amerika sınırlarında da olduğu görüp rahatlamama neden olan sahne!

4. Kızarkadaşlarımı uzun süredir ihmal ettiğimi biliyorum. Ama kızmayın hemen. Meditasyon yaparken açmaya yetişemediğiniz telefonlara son. Sopa tekniğiyle, hamağınızdan bir çırpıda uzanıp açabileceğiniz bu teknik, ayrıca göbek ve basenleri eritmede de çok etkili.
İşte o ilahi an!
5. Postmodernizmin çirkin yüzünün, koca bir sahneyi tek dişi kalmış canavar gibi ele geçirdiği an!

6. Bir Godfrey Ho klasiği, bol geyikli konuşmalar. Erkeklerin de dedikoduya bayıldığının ispatı;


7. Pepsi cola- Coca cola rekabetinin ayyuka çıktığı o yıllar. Ho'nun Pepsi'ci olduğunu bilmiyordum;

8. İlkokul müsameresinde sahneden çıkan oyuncuyla sahneye giren oyuncunun senkronizasyonu;


9. Benim de başıma çok gelen bir durum. Bu sahnede Cynthia Rothrock, "Ben bir ice tea içeceğim" diyor. Dua edelim de onun da başına benimkine sık sık geldiği gibi, "ice tea yok nestea versek?" diyen garson gelmesin. Garson kardeşim, ice tea marka değil kine! Ama hata sende değil kine! Onu ice tea yazdıran zihniyette! Ulan soğuk çay diyorum, bizde yok abla diyorlar. Ice tea diyorum o zaman (liptonunki yalnızca ice tea olarak bilindiğinden), ha ondan var ama nestea var diyor bu sefer de. Ne diyeyim ben sana bilmem ki... Neyse...


10. Koskoca filmin hiç olduğu an, kötü adamın ağ ile yakalanışı (!)

Muhabiriniz olay yerinden bildirdi.
HONOUR AND GLORY/Zong heng tian xia 1993
Y: Godfrey Hall (Godfrey Ho)
O: Cynthia Rothrock, Donna Jason, John Miller, Chuck Jeffreys
İki ufak not:
*Kötü adam gazinocular kralı kılıklı John Miller'a bir alkış almak istiyorum bu arada. Kaslarına kurban abi!
*Donna Jason, hanımefendinin çok az sayıda filmi var. Şu an Hawai'de, Hawai stili masaj yapan bir salonun işletmeciliğini yapıyor.

19.6.10

DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

Siz şimdi beni durduk yerde saçmalamakla suçlayacaksın biliyorum ama son günlerde fazla genleşmiş olmamın getirdiği kompleksten midir nedir bilmiyorum, daha önce cıcığını çıkardığım Darth Vader ile Darth Bruce bile gözüme farklı görünmeye başladığından, 'doğru bilinen yanlışlar' gibi güzide bir yazı yazmaya karar verdim.

1. Siyah zayıf gösterir.

Misal "Bunalımım ben. Ondan siyah giyiyorum hep." diyerek arkadaş ortamında depresif bir yer edinmişsiniz. Lâkin asıl mesele ezelden beri özellikle göbek çevrenizde varolan fazlalıklarınızı ninja ustalığında kamufle etmek.

Evet sevgili okuyucular, siyah zayıf gösterir. Gösterir ama eğer yanınızda sarı giyinmiş biri yoksa gösterir. Yoksa yukarıdaki resimde görüldüğü gibi tüm şişkoluğunuzla cıscıbıl ortada kalırsınız hafazanallah. (Yüz bölgesine odaklanalım özellikle)

2. Dikine çizgili giysiler zayıf gösterir.

Şimdi hep birlikte Darth Bruce'a (sarı olan) odaklanalım. Boşuna kendimizi kandırmayalım dostlar. Göbek bölgemiz böylesine şişmişken, vücuda paralel giden dikine bir çizgi neyimizi zayıf gösterecek allaasen? Eğri oturalım (belki eğri oturunca zayıf görünebiliriz gibi geldi şimdi bana) doğru konuşalım.

Sonuç olarak, bu kış kendimden bir godzilla yarattığımı ifade ederek, dalga geçmek için ağzını açanı, alttaki müzik eşliğinde ezip geçeceğimi belirtmek isterim.


Gojira March

FLASH (GORDON) HABER

Sayın seyirciler,
bu sabah erken saatlerde aldığım bir habere göre sayın Illegal smile (:, Trendy Blog Award denilen bloglar arası bir ödül virüsünü bana geçirmiş bulunmaktadır. Kendisine çok teşekkür ediyor lâkin daha önce de başka bir vesileyle 1 defalık olmak suretiyle bulaştığım bu durumlardan pek çakmadığımı, dahası hemen sağ alt köşede 'her türlü sosyal oluşuma karşı olan' bünyem dolayısıyla olayın raconunu maalesef yerine getiremeyeceğimi (ödül vermek için 10 blog seçmek vb. gibi) üzüntüyle belirtmek istiyorum. Zira hepiciğinizin yeri 'göynümde' ayrıdır, biliyorsunuz diye tahmin ediyorum. Kendisine buradan bir kere daha teşekkür ederken 'her türlü sosyal oluşum kırılmaya mahkumdur' diye de gelene geçene bağırmak istiyorum. :-)

18.6.10

DÜŞ YAKAMDAN DORAEMON!!!

Aradan 1 hafta bile geçmeden Hacopulo Pasajı'nda çığlık atmama neden olan Doraemon anahtarlık. Üstelik üzerinde China değil France yazıyor. Tembellikten anca koyabildim buraya.

17.6.10

ALEMİN TOZU İTİNAYLA ALINIR: LADY WHIRLWIND


Ters Ninja'da temizlik var. Dünya toz alma şampiyonu Angela Mao, yardıma geldi. Hadi kızlar, geri durmayın gayrı...

5.6.10

ÇEKİRDEK ÇİTLEYEREK SEYREDİLEMEYECEK BİR FİLM: DAUGHTER OF DARKNESS

Aradan uzun zaman geçmiş, hiç CAT III filmi seyretmemiştim. Zaten bu tür bir filmi seyretmeye başlamadan evvel “seyretsem mi seyretmesem mi?” ikilemi yaşıyor, seyrederken yerinize çakılıyor, seyrettikten hemen sonra da “bir daha seyredersem, tövbe yarebbime!” diyorsunuz. Hayatta en çok sevdiğim(!) şeylerden birini, ‘genelleme’yi de başarıyla yaptım ya, sırtım yere gelmez artık. (Aman gelmesin zaten ağrıyor her tarafım).

Hong Konglu yönetmenler benim akrabam falan olmadığından ilk olarak filmi bana tanıdık kılan unsurlardan bahsetmek işime geliyor ne yalan söyleyeyim. Birincisi, 1993 yapımı filmi, gözü kapalı izlenebilir kılan şey, ana oyuncularından birinin Anthony Wong olması. Şiddet, kan gölü, tecavüz, seks ve bu tümünün akla getirebileceği türlü iğrençliklerle dolu filmin ağırlığını azaltan bir şey varsa o da, Anthony Wong’un canlandırdığı, kadın düşkünü ama işinde acayip yöntemlerle de olsa başarılı polis komiseri. Daha önce Chris De Burgh üzerinden kaymak yiyerek bu sayfalara taşıdığım Red To Kill’in zekâ özürlü karakterini canlandıran Lily Chung yine, başta babası olmak üzere ailesinin tüm üyeleri tarafından istismar edilen acınası bir rolle karşımızda.

Film, CAT III'nin vazgeçemediği masmavi bir aydınlatma altında Lily Chung'un hapishanede özenle makyaj yapmaya çalışması esnasında gardiyanlar tarafından zorla götürülmesiyle açılıyor. Daha henüz buna anlam veremeden türlü şebeklikler içerisinde ekrana gelen Wong, her ne kadar bünyemde "Öf, gülemem sana şimdi" tepkisi yaratmaya çalışmışsa da kendimi koyverdiğimi ve bu herif ne yapsa istemdışı gülmeme sebebiyet verdiğini itiraf etmeliyim.

Karakol kapısından canhıraş vaziyette girerek "Ailemi katlettiler" nidaları atan Lily Chung, komiser Wong ve onun çömezi oğlan çocuğu görünümlü kadın polis tarafından karşılanır. Kızın evine yani olay mahalline varan polis ekibi kelimenin tam anlamıyla bir katliamla karşılaştıklarını farkettiklerinde, komiser Wong vakit kaybetmeden, kendi yöntemleriyle cinayeti kim veya kimlerin işlediklerini bulmak için iz peşine düşer. Kendi yöntemi demişken, örnek vermek gerekirse küvet içerisinde öldürülen kızkardeşin memesine dokunmak suretiyle yumuşaklık hesabından 12 saatten az bir süre önce öldürüldüğünü tespit eden Wong, kendisini cesedin yerine koyarak nasıl bir boğuşmanın mevcudiyete geldiğini de anlamaya çalışır.


Aslında kan gölüne dönmüş mekanda Wong'un bu istemdışı gülmeye sebebiyet veren halleri, filmin kafalara balyoz indirmek suretiyle insanı ağırlaştıran özelliğini yumuşatıyor. Dahası cesetlerin yerine kendini koyarak olayın nasıl gerçekleştiğini örneklerle açıklamak uğruna kızın annesinin taklidini yapmaktan bile çekinmeyen, üstüne bir de olay mahalli fotoğrafçısına sanki mahalle fotoğrafçısı gibi cesetlerle poz veren Wong'u ben Allah'a havale ettim bile.

Wong ve ekibi -ki bahsettiğim çömezden oluşmaktadır- sürdükleri izlerden önce kızın sevgilisine, ordan da katliamı işleyen zanlı olarak kıza ulaşırlar. Böylelikle kızı sorguya aldıklarında hem Wong'un hem de çömezinin gözlerini yaşartan (şaka değil) bir hayat hikâyesiyle seyirciyi başbaşa bırakırlar.


Anne, baba, erkek ve kızkardeşi tarafından mümkün olduğu her an zulme uğrayan, tek çıkış yolunu erkek arkadaşında bulan, saftirik kızcağız Lily Chung'un hayalleri, aslında üvey olduğu tespit edilen babası tarafından hunharca katledilince, artık bu zulme dayanamayan ve patlama noktasına varan Lily, sazı eline alarak biraz kanlı bir türkü de olsa çığırmaya başlamıştır.

İşte böylelikle güzelce açık da vererek filmi bağladıysam ne mutlu bana. Aslında toplumsal vicdana seslenen ve filmi seyreden her duygusal seyircinin "Oh oldu o aileye" tepkisi vermesinin kaçınılmaz olduğu Daughter of Darkness, insanı gözyaşlarını yutmaya teşvik eden (o ne demek ben de bilmiyorum), boğaza yumruk atan bi senaryoya sahip (Bu söz de böyle değildi ya neyse...). Açıkçası seyretmeden evvel genelde hiçbir filmin konusunu okumadığımdan (%99 okumuyorum) sadece adından yola çıktığım filmden daha farklı birşey beklediğimi itiraf etmeliyim. İster istemez vampir çağrışımı yapan isminin kan hariç vampirlerle yakından uzaktan ilgisi olmadığı gibi, aslında öyle boş bir film olmaması da beni şaşırtan bir özelliği idi.
Mutlulukların genelde fotoğraflarda kaldığı bu dünyadan sevgiler saygılar...

Hah! Bu arada, kızlar yamacıma toplanın. Zira Anthony Efendi hepinize birer öpücük konduracakmış!..

MIE MEN CAN AN ZHI NIE SHA/DAUGHTER OF DARKNESS 1993
Y: Kai Ming Lai
O: Lily Chung, Anthony Wong, Hugo Ng

2.6.10

DORAEMON YELPAZE


Bugün 'mübarek gün' Çarşamba. Dolayısıyla avlanma amacıyla çıktığım Çarşamba Pazarı ganimetimi huzurlarınıza sunuyorum. Her geçen gün büyüyen made in china Doraemon koleksiyonum gururla sunar: Doraemon Yelpaze!
Hazır sıcaklar bastırmışken bir maruzatım var, onu dillendireyim; yelpaze denilen alet iyi güzel de, bir de efor sarfettirmese...

27.5.10

DİŞİ NİNJA/CHALLENGE OF THE LADY NINJA


Gün geçmiyor ki, dostlar sayesinde yeni bir parçaya ulaşmayayım. Daha önce afişini ve lobi kartlarını bulduğum Challenge of the Lady Ninja a.k.a. Chinese Super Ninjas 2 adlı filmin bu defa Beta videosunu buldum. Hep beraber dönüp kapağa bakalım o halde. İlk tuhaf yan, afişinde Dişi Kaplan adıyla geçen film, videoda Dişi Ninja adıyla yer bulmuş kendine. İkinci tuhaf yan ise ön ve arka kapaktaki sahnelerin filmle uzaktan yakından alakasının bulunmaması. Arka kapak bana 'Ho' dedi dostlar, varın gerisini siz anlayın...

20.5.10

NORMAL BİR ÖĞLE UYKUSU UYUMAK İSTİYORUM!


Normal Bir İş Yapmak İstiyorum/Futsu No Shigoto Ga Shitai adlı belgesel ve Thierry Paquot'un yeni çıkan kitabı Bir Sanattır Öğle Uykusu'nun, çalışırken şekerleme yapma konusunda hakkını aramak üzere uyandırdığı 'ayı'nın hikâyesi Ters Ninja'da.

16.5.10

AŞIRI SOSYALLİĞE NAYIR!!!

Herkesi potansiyel sapık ve katil gören bir annenin evladı olarak son günlerde giallo’lara gömüldüğümden, sanıyorum bir müddet Uzakdoğu esintili film yazılarımı ancak Ters Ninja’da görebileceksiniz. Öte yandan burayı başıboş bırakmamak adına türlü türlü saçmalığımı “Ben yaptım ama size ne?” formatı altında yayınlamayı düşünüyorum ve bundan hiç beis duymadığımı da belirtmem lazım. Çok üzgünüm ama işte başlıyorum!

Baştan beri yazdıklarımı göz ucuyla da olsa takip etmiş olan dostlarım bilir ki, Genova’dan yazdığım sıralarda her gittiğim müze ile ilgili iki üç kelam ediyor, asıl mevzu sanattan ziyade türlü türlü geyiği gündeme getiriyordum. Ben gene müzeydi sergiydi gezilerimi eksik etmiyorum ama nedense yazma gereği duymuyorum. Ama bugün geçmişte bir anı bırakmak üzere –ki çok nadir bırakırım- içimde müthiş bir yazma dürtüsü var (Sallıyorum inanmayın).

Uzun bir süreden sonra ilk defa yaklaşık bir hafta evvelinden plan yapmış, bu pazarı Sabancı Müzesi’ndeki Fırça ve Kalemin İzinde Sınırlar Aşmak sergisini görmeye, hemen ardından da 2010 Türkiye’de Japon Yılı kapsamında gösterilecek olan Bunkaza Tiyatro Gösterisi’ne katılmaya karar vermiştim. Ama yalnız değildim elbet. Komakine-chan da bu aşırı yoğun sanatsal faaliyetler sırasında bana katılacak, gerektiği noktalarda beyin fırtınası yaratmak için ilk kıvılcımı çakacaktı. İlk hamleyi de sağolsun sabahın köründe buluşmak üzere kendisi yaptı. Israrla “10.00’da buluşalım, tamam 9.30 olsun, ee daha erken 9.00 nasıl?” gibi türlü girişimlerimi cesaretle savuşturarak, bir Pazar günü tamı tamamına saat 8.30’da Beşiktaş’ta endamımı sergilememe neden olmuştu. Biz böyle nene ve dede formatında, normal insanların henüz sıcak yataklarından çıkmadıkları bir saatte, bana her daim mahşer kalabalığı içerisindeymiş gibi gelen ama işte bu saatte gayet boş ve leziz olan Beşiktaş’tan müzenin bulunduğu Emirgan’a doğru yol aldığımızda, kediler dahi yeni uyanıyor, üstüne üstlük gerine gerine de eklemlerini açıyorlardı.

Takdir olunur ki, müzenin açılış saatine göre biraz fazla erken vardığımız mutena semtimizde, Boğaz kenarı olmasının da getirdiği dürtüyle azıcık yürüyelim demiş, lâkin fena esen rüzgarı hesaba katmadığımızdan yürümekten ziyade savrulmuştuk. Saat 10.00’ı gösterdiğinde müzenin ilk ziyaretçileri olarak giriş kapısından geçtiğimdeki duygularımı dillendirmek ne kadar da zor dostlar! Bu esnada gözümden gelen 3 damla yaşı –bir gözüm diğerinden daha fazla çalışıyor- Komakine-chan’dan gizlemek için türlü hamleler yapıyor, bir oyana bir bu yana dönerek, dervişten hallice bir kişilik sergiliyordum. Ziyaretçi sayısına bakarak söylemek gerekirse o saatte biraz fazla olduğu gözlerimizden kaçamayan güvenlik görevlilerini bir bir geçerek sergi salonuna girdiğimizde Japon kaligrafisine ayrılmış ilk bölümle hafiften kendimi kaybetme emareleri sergiliyor, dahası tanıdığım üç beş kanji ile de Komakine-chan’a hava atıyordum. Kendisi her olgun insan gibi sırtıma pat pat yaparak aferin diyor, başarılarımın devamını dileyerek bir sonraki eseri incelemek üzere hamle yapıyordu. Hayır fesat dostlarım hayır. Sanmıyorum ki benden uzaklaşmak için hamle yapıyor olsun. Zira abuklamalarıma artık alışmış olduğunu düşündüğüm ermiş sabrındaki bu insanoğlunun benden uzaklaşma gibi görünen hareketlerinin tek sebebi elbette ki sergiden etkilenmiş olması idi. (En azından ben öyle inanmak istiyorum). Yaklaşık 1 saat içinde sadece 3 odayı gezdiğimiz sergide, o ana kadar bizden başka tek bir kişi daha görmüş, bu hızla devam edersek gençliklerimizin heba olup gideceğini düşündüğümüzden olsa gerek adımlarımızı ve beyinlerimizi biraz olsun hızlandırmaya karar vermiştik. Japon kaligrafisine ayrılmış ilk bölüm Kampo Harada Müzesi’nden getirtilmiş eserlere ev sahipliği yapıyor, Çin menşeili bu yazının çeşitli evrelerini ziyaretçinin gözleri önüne sererek hayırlı bir iş yapıyordu. Özellikle kursiv denilen stildeki o enerjiyi ve hareketi hissetmek bünyemde karşı konulamaz duygular uyandırıyor, bir yandan nasıl olur da suluboyamı yanımda getirmedim diye kendi kendimi yerken, diğer yandan Komakine’nin de başının etini yiyordum.

Latin yazı sanatına ayrılmış ikinci bölümde tartışmamızın odak noktasını, daha önce çeşitli yerlerde karşımıza çıkan Dualar Kitabı (Book of Hours) oluştururken, ayaklarıma doğru karasuların indiğini hissediyor, ama gotik yazının o minicik kitaplardaki mevcudiyeti karasuların yeniden yukarı doğru çıkmasına neden oluyordu. Genellikle Alman ve Flaman esintileri taşıyan bu salondaki eserleri de aheste aheste inceleyerek araştırılacak gerekli notları da çıkardıktan sonra son bölüm Osmanlı Hat Sanatı bölümü bizleri bekliyordu.

Bu bölüm, hat sanatı stilleri (Aklâm-ı Sitte) hakkında en temel bilgileri vererek Sabancı Müzesi’nin kendi bünyesindeki bazı eserleri sergiliyor. Sülüstü, muhakkaktı, nesihti, reyhanîydi, rıkâydi, tevkîydi derken sessiz yazının hazzı beyinlerimize yerleşirken, sabote edilen her sessizlik gibi bizimki de haddinden fazla çıkan gür bir sesle bozulmaktaydı. Hayatta anlamadığım bir sürü şey vardı ve de bunlardan biriydi. Nedense gezdiğim birçok müzede veyahut sergide yabancılar gerine gerine seslerinin son volümünde “İşte buradayım” dercesine geziyor, ama “başkasının kafasını şişiriyor muyum?” gibi bir soruya kendini maruz bırakmadan, hayatımdan geçip gidiyorlardı. Benimse böyle durumlarda elimden gelen tek şey bir köşede gürültünün uzaklaşmasını beklemek, sonra kaldığım yerden gezime devam etmekten ibaretti. Ama bu defa, evet bu defa tepkimi göstermeye hazırdım. En tiz volümden Komakine’ye doğru dönüp “bu görmüş olduğun yazı, hattat bilmem kim efendiye aittir” gibisinden atmasyonlu bir çıkış yapacağım sırada sesim içime kaçmış, oracıkta ıyk mıyk gibi anlamsız sesler çıkarmaktan öteye gidememiştim. Napalım dostlar! Allah vermemiş bana öyle etkileyici ses! Suçu gene yaratılışa attıysam yavaş yavaş müzeden çıkabiliriz.

Tiyatroya kadar biraz daha vakit geçirmek için yine rüzgar altında yürüyerek düşüncelerimizi savura savura, rutinimiz kahve ve tatlıyı da aradan çıkarmış, doyan karın guruldamaz doğrulamasıyla, uzak mı yakın mı olduğunu tam kestiremediğimiz kültür merkezine doğru yola koyulmuştuk.

Devenin hörekesinde olduğunu varınca fark ettiğimiz kültür merkezine, yanımda bir çekik gözlüyle girmenin gururunu yaşarken, kendimden emin bir tavırla hamle yaparak önlere doğru ilerlemiş, niye olduğunu anlayamadığım rezerve kordonunun altından geçerek, ayrılmış koltuklardan birine pervasızca oturmuştum. Sanıyorum aşırı disiplinli bir halkın kendi vatandaşları için ayırdığı kordonu aşmamın dikkat çekmemesinin nedeni, cidden de yanımdaki insanın a.k.a. Komakine-chan’ın çekik gözlü olması idi. Yoksa daha önce nice oturduğum yerden kaldırılmış, nice kaldırıldığım yere yeniden oturtulmuş bir insanımdır, övünmek gibi olmasın.

Oyuna gelecek olursak, ben değil ama siz şuradan gelebilirsiniz diye düşünüyorum. Japonya’nın batılılaşma hareketleri olarak nitelendireceğimiz Meiji Restorasyonu Dönemi ertesi toplumdaki değişimleri özellikle bir kadın ve çevresindeki insanları odak noktasına alarak anlatan oyun, yazarının da kadın olması nedeniyle biraz kadın bakış açısından anlatılmış gibi geldi bana. Bir sakıncası yok tabii. Birlik beraberlik temalarını da gündeme getiren oyun iyiydi hoştu da, şimdi belki kızacaksın bana ama yaklaşık 2 saat 40 dakika kadar olan süresiyle oturduğum yerde “İHBİNAYNEŞÜLERİN” nidaları atmama sebep oldu. Biz yine Komakine’yle koltuklarımızda çeşitli açılarda dönüşler yaparak Tai Chi bilgimizi sınıyor, bu arada arkamda durmaksızın koltuğumu sarsan veleti nasıl alt ederiz planları yapıyorduk. Nihayet oyun tamamına ermiş, biz de Beyoğlu’na doğru yola çıktığımızda acı bir gerçek yüzüme vurmuş, bu yazın giysi kreasyonumu belirleyen bir sürprüzle karşılaşmıştım. Boğazın keskin rüzgarında yanan böğrümle tüm yaz yalnızca V yaka giysiler giymeye mahkum kalmış bulunmaktayım dostlar. İşte bir yıl olmuyor ki amele yanıklarından kurtulayım da gerçekten normal bir insan evladı gibi bronzlaşayım. Sizlere Kampo Harada tarafından yazılmış Haikulardan etkilenmiş bu yanık bünyenin yazdığı bir haiku kırması şiirle veda ederken bir dahaki kültür gezisinde buluşmak üzere diyorum.

Bezdiren yaz güneşi ve yalayıp geçen Boğaz rüzgârı
Böğrümde bırakıyor izlerini al al...

Komakine'ye not: Yüzüğü doldurdum bekliyorum. Hediye ettiğine göre ilk kurbanım da sen ol! Kıvırma! Gordon Liu gelse turna tekniğini yemem ha, ona göre!

5.5.10

UYKUYA DOYAMADIN GAMERA!

Gamera sizlere ömür. Cenazesi yarın öğle namazına müteakiben Fatih Camii, Karadeniz Medreseleri tarafı çimenliğinde yapılacak törenin ardından aynı çimenlikte defnedilecektir. Tüm sevenlerinin başı sağolsun.
Çelenk yerine Mamagon için ıstakozlu yem, marul, hıyar gibi bilimum sebze gönderilmesi rica olunur.
Çok üzgünüm...
Boş işler bunlar...