28.7.10
27.7.10
HO'LY LIGHT COMES FROM THE 'HALL', GODFREY HALL

Kadın aksiyon filmi yıldızlarından dünya dövüş şampiyonu Cynthia Rothrock ile erkek dandik film yönetmenlerinden (artık söyleyecek lafım kalmadı bu adam hakkında) Godfrey Ho’yu, 1993 yılının ılık bir sonbahar günü Amerika’da birleştiren Honour&Glory adlı film, bol adrenalin yüklü, barındırdığı tüm oyuncuların dövüşün kralını icra ettiği, Ho’nun eli yüzü düzgün, hikâye örgüsü mantık sınırlarını aşmayan yegâne filmlerinden biri. Uyuzluk olsun diye bu işte bir kadının parmağı olduğunu söylemekten geri durmayacağım. Yoksa Ho’ya kalsa, türlü abukluklarla işi batırırdı. Lâkin dişli bir kadın olduğu her halinden belli olan Cynthia, belli ki ağırlığını koymuş ve filmin saçma noktalara doğru kaymasını engellemiş. (Tamamen sallıyorum).Hong Kong’taki görevini bırakarak acilen Amerika’ya çağrılan Tracey (Cynthia Rothrock), havaalanından, kendini yolsuzlukları ortaya çıkarmaya adamış muhabir kız kardeşi Joyce (Donna Jason) tarafından alınır. İki kardeşin konuşacakları çok şeyleri vardır ama ikisinin de işlerinin yoğunluğu sebebiyle, filmin %90’lık kısmını Joyce ile geçirmeye hazır olalım. Filmi Rothrock üzerinden lanse etmeye kalkacakların vay haline! Joyce’u canlandıran Donna Jason, bu filmin asıl karakteridir ve Cynthia Rothrock yardımcı kadın oyuncu formatında olaylara katılmaktadır. Bu böyle kayıtlara geçirilirken ben de konuya devam edeyim.
Dünya o sıralarda nükleer bir silah başlığının kaçırıldığı haberi ile sarsılırken, gazinocular kralı tabirinin daha çok yakıştığı bir bankacılar kralının bankasındaki yolsuzluğu ortaya çıkarmaya çalışan Joyce, kısa süre içerisinde başlık ve yolsuzluğu birbirine bağlayan olaylar silsilesi içerisinde kaybolacak, arasının pek hoş olmadığı babası, FBI ajanı kızkardeşi ve flörtleştiği eski boksör yeni bodyguard Jake Armstrong ile olayların üstesinden gelmeye çalışacaktır. Konudan bu kadar çıtlatmak yeter de artar bile. Politik aksiyon (yuh!), soğuk savaş (oha!), kahraman Amerika (amanın!), kalleş Japonlar (ahan da!) gibi dönemin popüler filmlerinin birçoğunun ortak özelliklerini yine bir potada ertimeye çalışan filmi öfke kontrolü problemi olanlara önermiyorum.Uzun zamandır yapmadığım sahne incelemerine tüm okuyucular davetlidir. Buyrun:


2. "Yemeği salçası, kadını kalçası" gösterir (sıkıysa göstermesin) olarak bilinen sözün özü aslında "Ayakkabıyı kopuğu, kadını topuğu" gösterirdir. İspatlayalım;


3. Hâlâ kamera ve fotoğraf makinesine ısınamamış bir milletin evladı olarak acı çekerken, durumun aslında Amerika sınırlarında da olduğu görüp rahatlamama neden olan sahne!
4. Kızarkadaşlarımı uzun süredir ihmal ettiğimi biliyorum. Ama kızmayın hemen. Meditasyon yaparken açmaya yetişemediğiniz telefonlara son. Sopa tekniğiyle, hamağınızdan bir çırpıda uzanıp açabileceğiniz bu teknik, ayrıca göbek ve basenleri eritmede de çok etkili.

6. Bir Godfrey Ho klasiği, bol geyikli konuşmalar. Erkeklerin de dedikoduya bayıldığının ispatı;


7. Pepsi cola- Coca cola rekabetinin ayyuka çıktığı o yıllar. Ho'nun Pepsi'ci olduğunu bilmiyordum;

8. İlkokul müsameresinde sahneden çıkan oyuncuyla sahneye giren oyuncunun senkronizasyonu;

9. Benim de başıma çok gelen bir durum. Bu sahnede Cynthia Rothrock, "Ben bir ice tea içeceğim" diyor. Dua edelim de onun da başına benimkine sık sık geldiği gibi, "ice tea yok nestea versek?" diyen garson gelmesin. Garson kardeşim, ice tea marka değil kine! Ama hata sende değil kine! Onu ice tea yazdıran zihniyette! Ulan soğuk çay diyorum, bizde yok abla diyorlar. Ice tea diyorum o zaman (liptonunki yalnızca ice tea olarak bilindiğinden), ha ondan var ama nestea var diyor bu sefer de. Ne diyeyim ben sana bilmem ki... Neyse...

10. Koskoca filmin hiç olduğu an, kötü adamın ağ ile yakalanışı (!)

Muhabiriniz olay yerinden bildirdi.

9.7.10
24.6.10
19.6.10
DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR
1. Siyah zayıf gösterir. Misal "Bunalımım ben. Ondan siyah giyiyorum hep." diyerek arkadaş ortamında depresif bir yer edinmişsiniz. Lâkin asıl mesele ezelden beri özellikle göbek çevrenizde varolan fazlalıklarınızı ninja ustalığında kamufle etmek.
Evet sevgili okuyucular, siyah zayıf gösterir. Gösterir ama eğer yanınızda sarı giyinmiş biri yoksa gösterir. Yoksa yukarıdaki resimde görüldüğü gibi tüm şişkoluğunuzla cıscıbıl ortada kalırsınız hafazanallah. (Yüz bölgesine odaklanalım özellikle)
2. Dikine çizgili giysiler zayıf gösterir.
Şimdi hep birlikte Darth Bruce'a (sarı olan) odaklanalım. Boşuna kendimizi kandırmayalım dostlar. Göbek bölgemiz böylesine şişmişken, vücuda paralel giden dikine bir çizgi neyimizi zayıf gösterecek allaasen? Eğri oturalım (belki eğri oturunca zayıf görünebiliriz gibi geldi şimdi bana) doğru konuşalım.
Sonuç olarak, bu kış kendimden bir godzilla yarattığımı ifade ederek, dalga geçmek için ağzını açanı, alttaki müzik eşliğinde ezip geçeceğimi belirtmek isterim.
Gojira March
FLASH (GORDON) HABER
18.6.10
DÜŞ YAKAMDAN DORAEMON!!!
17.6.10
ALEMİN TOZU İTİNAYLA ALINIR: LADY WHIRLWIND

Ters Ninja'da temizlik var. Dünya toz alma şampiyonu Angela Mao, yardıma geldi. Hadi kızlar, geri durmayın gayrı...
8.6.10
5.6.10
ÇEKİRDEK ÇİTLEYEREK SEYREDİLEMEYECEK BİR FİLM: DAUGHTER OF DARKNESS
Aradan uzun zaman geçmiş, hiç CAT III filmi seyretmemiştim. Zaten bu tür bir filmi seyretmeye başlamadan evvel “seyretsem mi seyretmesem mi?” ikilemi yaşıyor, seyrederken yerinize çakılıyor, seyrettikten hemen sonra da “bir daha seyredersem, tövbe yarebbime!” diyorsunuz. Hayatta en çok sevdiğim(!) şeylerden birini, ‘genelleme’yi de başarıyla yaptım ya, sırtım yere gelmez artık. (Aman gelmesin zaten ağrıyor her tarafım).
Hong Konglu yönetmenler benim akrabam falan olmadığından ilk olarak filmi bana tanıdık kılan unsurlardan bahsetmek işime geliyor ne yalan söyleyeyim. Birincisi, 1993 yapımı filmi, gözü kapalı izlenebilir kılan şey, ana oyuncularından birinin Anthony Wong olması. Şiddet, kan gölü, tecavüz, seks ve bu tümünün akla getirebileceği türlü iğrençliklerle dolu filmin ağırlığını azaltan bir şey varsa o da, Anthony Wong’un canlandırdığı, kadın düşkünü ama işinde acayip yöntemlerle de olsa başarılı polis komiseri. Daha önce Chris De Burgh üzerinden kaymak yiyerek bu sayfalara taşıdığım Red To Kill’in zekâ özürlü karakterini canlandıran Lily Chung yine, başta babası olmak üzere ailesinin tüm üyeleri tarafından istismar edilen acınası bir rolle karşımızda.
Film, CAT III'nin vazgeçemediği masmavi bir aydınlatma altında Lily Chung'un hapishanede özenle makyaj yapmaya çalışması esnasında gardiyanlar tarafından zorla götürülmesiyle açılıyor. Daha henüz buna anlam veremeden türlü şebeklikler içerisinde ekrana gelen Wong, her ne kadar bünyemde "Öf, gülemem sana şimdi" tepkisi yaratmaya çalışmışsa da kendimi koyverdiğimi ve bu herif ne yapsa istemdışı gülmeme sebebiyet verdiğini itiraf etmeliyim.
Karakol kapısından canhıraş vaziyette girerek "Ailemi katlettiler" nidaları atan Lily Chung, komiser Wong ve onun çömezi oğlan çocuğu görünümlü kadın polis tarafından karşılanır. Kızın evine yani olay mahalline varan polis ekibi kelimenin tam anlamıyla bir katliamla karşılaştıklarını farkettiklerinde, komiser Wong vakit kaybetmeden, kendi yöntemleriyle cinayeti kim veya kimlerin işlediklerini bulmak için iz peşine düşer. Kendi yöntemi demişken, örnek vermek gerekirse küvet içerisinde öldürülen kızkardeşin memesine dokunmak suretiyle yumuşaklık hesabından 12 saatten az bir süre önce öldürüldüğünü tespit eden Wong, kendisini cesedin yerine koyarak nasıl bir boğuşmanın mevcudiyete geldiğini de anlamaya çalışır.

Aslında kan gölüne dönmüş mekanda Wong'un bu istemdışı gülmeye sebebiyet veren halleri, filmin kafalara balyoz indirmek suretiyle insanı ağırlaştıran özelliğini yumuşatıyor. Dahası cesetlerin yerine kendini koyarak olayın nasıl gerçekleştiğini örneklerle açıklamak uğruna kızın annesinin taklidini yapmaktan bile çekinmeyen, üstüne bir de olay mahalli fotoğrafçısına sanki mahalle fotoğrafçısı gibi cesetlerle poz veren Wong'u ben Allah'a havale ettim bile.
Wong ve ekibi -ki bahsettiğim çömezden oluşmaktadır- sürdükleri izlerden önce kızın sevgilisine, ordan da katliamı işleyen zanlı olarak kıza ulaşırlar. Böylelikle kızı sorguya aldıklarında hem Wong'un hem de çömezinin gözlerini yaşartan (şaka değil) bir hayat hikâyesiyle seyirciyi başbaşa bırakırlar.

İşte böylelikle güzelce açık da vererek filmi bağladıysam ne mutlu bana. Aslında toplumsal vicdana seslenen ve filmi seyreden her duygusal seyircinin "Oh oldu o aileye" tepkisi vermesinin kaçınılmaz olduğu Daughter of Darkness, insanı gözyaşlarını yutmaya teşvik eden (o ne demek ben de bilmiyorum), boğaza yumruk atan bi senaryoya sahip (Bu söz de böyle değildi ya neyse...). Açıkçası seyretmeden evvel genelde hiçbir filmin konusunu okumadığımdan (%99 okumuyorum) sadece adından yola çıktığım filmden daha farklı birşey beklediğimi itiraf etmeliyim. İster istemez vampir çağrışımı yapan isminin kan hariç vampirlerle yakından uzaktan ilgisi olmadığı gibi, aslında öyle boş bir film olmaması da beni şaşırtan bir özelliği idi.
Mutlulukların genelde fotoğraflarda kaldığı bu dünyadan sevgiler saygılar...Hah! Bu arada, kızlar yamacıma toplanın. Zira Anthony Efendi hepinize birer öpücük konduracakmış!..

Y: Kai Ming Lai
O: Lily Chung, Anthony Wong, Hugo Ng
2.6.10
DORAEMON YELPAZE
27.5.10
DİŞİ NİNJA/CHALLENGE OF THE LADY NINJA

20.5.10
NORMAL BİR ÖĞLE UYKUSU UYUMAK İSTİYORUM!

16.5.10
AŞIRI SOSYALLİĞE NAYIR!!!
Uzun bir süreden sonra ilk defa yaklaşık bir hafta evvelinden plan yapmış, bu pazarı Sabancı Müzesi’ndeki Fırça ve Kalemin İzinde Sınırlar Aşmak sergisini görmeye, hemen ardından da 2010 Türkiye’de Japon Yılı kapsamında gösterilecek olan Bunkaza Tiyatro Gösterisi’ne katılmaya karar vermiştim. Ama yalnız değildim elbet. Komakine-chan da bu aşırı yoğun sanatsal faaliyetler sırasında bana katılacak, gerektiği noktalarda beyin fırtınası yaratmak için ilk kıvılcımı çakacaktı. İlk hamleyi de sağolsun sabahın köründe buluşmak üzere kendisi yaptı. Israrla “10.00’da buluşalım, tamam 9.30 olsun, ee daha erken 9.00 nasıl?” gibi türlü girişimlerimi cesaretle savuşturarak, bir Pazar günü tamı tamamına saat 8.30’da Beşiktaş’ta endamımı sergilememe neden olmuştu. Biz böyle nene ve dede formatında, normal insanların henüz sıcak yataklarından çıkmadıkları bir saatte, bana her daim mahşer kalabalığı içerisindeymiş gibi gelen ama işte bu saatte gayet boş ve leziz olan Beşiktaş’tan müzenin bulunduğu Emirgan’a doğru yol aldığımızda, kediler dahi yeni uyanıyor, üstüne üstlük gerine gerine de eklemlerini açıyorlardı.
Tiyatroya kadar biraz daha vakit geçirmek için yine rüzgar altında yürüyerek düşüncelerimizi savura savura, rutinimiz kahve ve tatlıyı da aradan çıkarmış, doyan karın guruldamaz doğrulamasıyla, uzak mı yakın mı olduğunu tam kestiremediğimiz kültür merkezine doğru yola koyulmuştuk.

Devenin hörekesinde olduğunu varınca fark ettiğimiz kültür merkezine, yanımda bir çekik gözlüyle girmenin gururunu yaşarken, kendimden emin bir tavırla hamle yaparak önlere doğru ilerlemiş, niye olduğunu anlayamadığım rezerve kordonunun altından geçerek, ayrılmış koltuklardan birine pervasızca oturmuştum. Sanıyorum aşırı disiplinli bir halkın kendi vatandaşları için ayırdığı kordonu aşmamın dikkat çekmemesinin nedeni, cidden de yanımdaki insanın a.k.a. Komakine-chan’ın çekik gözlü olması idi. Yoksa daha önce nice oturduğum yerden kaldırılmış, nice kaldırıldığım yere yeniden oturtulmuş bir insanımdır, övünmek gibi olmasın.
Böğrümde bırakıyor izlerini al al...
5.5.10
UYKUYA DOYAMADIN GAMERA!
Gamera sizlere ömür. Cenazesi yarın öğle namazına müteakiben Fatih Camii, Karadeniz Medreseleri tarafı çimenliğinde yapılacak törenin ardından aynı çimenlikte defnedilecektir. Tüm sevenlerinin başı sağolsun.



