8.10.10

HELLO KITTY HUNTER

KANDIRDIMMMMM!!!

İçten içe yazmadan duramayacağımı biliyordum zaten. Bitiriyorum deyip takribi 1 hafta sonra buraya geri dönerek ne kadar dengesiz biri olduğumu ispatlamak istedim sadece. Tabii hafta içinde aklıma gelen gereksiz bir fikri de burada paylaşmak için müthiş bi istek duydum yalan değil. Bazen kendimi çok sıkıyorum sanırım, yani bu blog sadece uzakdoğu filmlerine adanmış gibi bi izlenim verdiğinden, geleni gideni çok rahatsız etmek istemiyorum ama düpedüz saçmalıyorum. Zira burası benim bölgem, her istediğimi yapabilme özgürlüğüm olmalı öyle değil mi? Saçma bir demokrasiye (siz sırf ninja-kung fu için bloğa girenler, sizlere sesleniyorum) ne zaman kurban ettim ki burayı? Çoğunluğa ve her türlü sosyal ortama karşı olan bünyem silkinip kendine geldiğinde işte böyle geri dönmek gerektiğini düşündü. Aramızdan ayrılanlar olduysa selametle.

Gelelim yeniden dönme fikrimin çıkış noktasına. Bilenler bilir benim en dandiğinden Japon anime karakterlerinin Türkiye'deki made in china yapımları koleksiyonum var. Bunların başında da Doraemon geliyor. Yandaki araki bulaki butonundan aratırsanız geçmiş yazılarıma ulaşabilirsiniz.
Aşağıya bir göz attıysanız bugünkü mevzumuz Hello Kitty. Japon menşeili bu karakter çok çok uzun yıllardır zaten hayatımıza sinsice süzülmüştü. Kişisel olarak benim çok fazla ilgim de yoktu aslında Hello Kitty'ye çünkü odun bir dişi insan olarak bana hep sevimli kız triplerini hatırlatmıştır. Ama işte işler nasıl tersine döndü hep beraber görelim.

Efendim utançla söylüyorum ki benim haddinden fazla Hello Kitty'li pijamam var. Ama hiçbirine 5 kuruş para vermemişdir yalan olmasın. Hep ablam ve yeğenim tarafından hedayi aka hediye olarak aldığım bu takımlar ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmek ne demek, ölüp bittiğim pijamalarımdandır. (Konuyla çok alakası yok ama Süngerbob çarşafım bile var benim...) İşte böyle saftirik bir şekilde ne giydiğimin farkında olmadan takılıp giderken, yüce insan cani'Komakine tarafından 'kiti' takma adını alınca ufak çaplı bi aydınlanma yaşadım ve geçtiğimiz Fatih Çarşamba Pazarı'nda Hello Kitty avına çıkmaya karar verdim. Fotoğraf çekerken açık ve seçik rahatsız olan bendenizi sevgili iş arkadaşlarım kamufle ettiler sağolsunlar. Laf maf yemeden görevimi tamamlamış oldum böylelikle.

Asıl amacım, oranlarından şaşmış ucubik Hello Kitty'ler bulmaktı ki kısmen amacıma ulaştım sayılır. Özellikle daha aşağılarda beyaz bir süveter üzerine işlenmiş ucube Hello Kitty ve ahşaptan bir tokanın üzerine oyulmuş tipi kayık Kitty favorilerim oldular. Fotoğraflara daha dikkatli bakan gözler gerçek kedi vücudu üzerine yerleştirilmiş Hello Kitty kafası ya da cüzdan üzerine yazılmış Hello CAT yazısı gibi tuhaflıkları görebilirler. Daha çok çocuk giysileri üzerinde görülebilen Kitty, ayrıca pijama ve toka piyasasına ele geçirmiş gibi.

Sanrio (Hello Kitty'nin firması) bu malları görse ne der? Korsana karşı nasıl savaş açmıştır gibi meraklarım var ama zamanla bakalım.
Not: Hah, şimdi Hello Kitty'ye alıştın da ne oldu? Odunluğun gitti mi diye soran olursa, selam ederim, başka da şey demem...


























22.9.10

-----THE END-----

Döndüm sanmışım dönemedim. Bu son kaydım. Blogu donduruyorum mevcut haliyle. Zaten zamansızlıktan uzunca bir süredir sadece tersninja üzerinden devam eden yazma faaliyetimin farkındasınızdır. Burası sadece haber verme merkezine dönmüştü. Sanırım böylesi daha iyi olcak...
Ben yine yazmaya devam edeceğim tersninja ve giallo for dummies üzerinden.
İlgi gösteren herkese teşekkür ederim.
Sağda solda görüşmek üzere...

17.9.10

7.9.10

DÖNENZA

Dütdüdüdüdüüüüüü dü dü dü dü dü dütdüdüdüdüüüüüüü… Roooaaarrr!.. (Aslan çıktı)

Saçma bloğumdan herkese merhabalar. Dehşet sıcak geçen yazı, köşe bucak gölgelere saklanarak geçirmiş bulunan bu bünye, nihayet geri döndü. “Her dönüş aslında bir gidiş değil midir, Mualla?” şiiri eşliğinde hem de. Anlatacak çok miktarda vurdu kırdı filmi, incir çekirdeğini doldurmayacak kapasitede bir o kadar daha çöp film var önümde. Lâkin “bazen en güzel film, niyeyse, anlatılmayandır” düsturlu tembellik hakkım ön plana geçtiğinden, bu filmlerden kaçta kaçını sizlerle paylaşabilirim bilemiyorum. Dolayısıyla ‘bu yılın okuyucu açısından zayiatı, az olacak’ müjdeli haberiyle sevinebilirsiniz.

Bu yılki kalkınma planlarım arasında yaklaşık 10 yıldır yapmaya çalıştığım gibi evde kedi beslemeye çalışmak, milyonuncu kere yolculuk planı yapıp ertelemek, tüm kışı karnabahar yiyerek geçirmek, çöp filmlerin vazgeçilmez oyuncularıyla ilgili derlemeler yapmak, saçma sapan şeylerle dolup taşan kitaplıklarımı genişletmek var. Bu arada eski günlerin hatırına sırf laf olsun diye, blogla ilgili tek bir şey sıkıştırıp araya, vıdıvıdı yaptığımın farkındasınızdır herhalde. Aferin. Gözü açık olmak iyidir. Tüm bu planlarım içinde en önemlisi ise, uykuyla heba ettiğim hayatımdan gereksiz raddedeki uykuyu çıkarmaya çalışmak olacak. Malum ne kadar az uyku o kadar fazla film. O nedenle anti-uyku timinden olan varsa aranızda, “Uykuyu nasıl yendim?” konu başlıklı dersini dinlemek isterim, çekinmeyin

Yolculuk demişken, son bir aydır deli gibi seyahat planları yapıyor, bilet ayırtıp iptal ediyorum. Bu durumun farkında olan benim çok sevgili, her daim ayağımdan ayrı hareket etmeye bayılan sağ ayağımın küçük parmağı, sabahın körü olması münasepetiyle de, kendisini sehpa ayağına çarpmak suretiyle ‘hasetinden’ çatlatıp, üstüne bir de morartınca, bayram boyunca eve mahkum kalmamı sağladı. Kendisine, “oturup kalacağım, bari iki film seyredeyim” formatlı heyecanı, bana yaşattığı için teşekkürü borç bilirim. Çocuk güvenliği için sehpa köşesi, koltuk kenarı vs.ye takılarak kafa göz yarma tehlikesini aza indiren zımbırtılardan ben de işte bu nane molla parmağım ve kapı kollarına takılmaktan kendilerini alamayan sarsak kollarım için istiyorum. Hatta kapı kollarını dikine duracak şekilde yapsalar daha güzel olmaz mı? Hayat ne güzel bir yer olurdu o zaman…

Hayat güzel demişken, ilk kocası Gamera’yı toprağa gömen Mamagon’un herkeslere selamı var. Kaplumbağası olan varsa Mamagon koca arıyor, söyleyeyim. Neden küçük bir Baragon, efendime söyleyeyim Angurias gelmesin ki dünyaya. Elele verelim haydi!..

Şimdilik böyle diyerek satırlarıma son verirken, sizlerden de istek, öneri, ne bileyim işte düğün davetiyesi falan bekliyorum. Doğrudan buradan, Ters Ninja’dan ve Giallo For Dummies üzerinden görüşmek üzere…

"Geldi bahar ayları
Gevşer çene yayları..."

3.9.10

PERA'DA ANİME


Yeni sezona animeyle giriş yapıyorum siperlere yatın. Kaliteli, koruyucu siper için Tersninja'ya...

27.7.10

HO'LY LIGHT COMES FROM THE 'HALL', GODFREY HALL

Günler geçiyor, ninja sinsiliğinde kıçımı dahi kıpırdatmayıp, çıt çıkarmaksızın olduğum yerde bekliyordum. Blogun sessizliğini bozacak yegâne anı bekliyor, bu esnada da kıçıma doğru hızla yayılan sabit durmanın getirdiği o acıyı unutmak için konsantre olmaya çalışıyordum. O da neydi? “Hall”den gelen bir ışıkla nihayet doğru anı yakalamış, bir “Oh” çekmeme rağmen koridorda “Hoh” olarak yankılanan sesimle beraber ışık hızında hareket ederek, bloga giriş yapmış bulunuyordum (Bu oh-hoh geyiğini daha çok yapacağım hazırlıklı olun).
Yönetmen Godfrey Hall yazısıyla ekranımda beliren film, sayfanın sol üst tarafında da belirttiğim gibi akıl hocam Godfrey Ho’dan başkasının değildi. Telef olduğumuz şu sıcak yaz günlerinde, aksiyonu bol bir filmini bana armağan etmiş, “Evlat, kendine inan! Sıcaklarda kapıp koyverme! Muhtaç olduğun enerji Cynthia’ya duyduğun hayranlıktan geçmektedir!” demekteydi. Kör bir inançla bağlı olduğum hocamın sözüne haylazlık ederek karşılık verecek değilim ya! Enerjimi birini birkaç gün içinde Ters Ninja’da okuyabileceğiniz, diğerini hemen şimdi burada kriz geçirmek pahasına lüpletebileceğiniz Godfrey Hall’un iki filmine aktardım.
Kadın aksiyon filmi yıldızlarından dünya dövüş şampiyonu Cynthia Rothrock ile erkek dandik film yönetmenlerinden (artık söyleyecek lafım kalmadı bu adam hakkında) Godfrey Ho’yu, 1993 yılının ılık bir sonbahar günü Amerika’da birleştiren Honour&Glory adlı film, bol adrenalin yüklü, barındırdığı tüm oyuncuların dövüşün kralını icra ettiği, Ho’nun eli yüzü düzgün, hikâye örgüsü mantık sınırlarını aşmayan yegâne filmlerinden biri. Uyuzluk olsun diye bu işte bir kadının parmağı olduğunu söylemekten geri durmayacağım. Yoksa Ho’ya kalsa, türlü abukluklarla işi batırırdı. Lâkin dişli bir kadın olduğu her halinden belli olan Cynthia, belli ki ağırlığını koymuş ve filmin saçma noktalara doğru kaymasını engellemiş. (Tamamen sallıyorum).
Hong Kong’taki görevini bırakarak acilen Amerika’ya çağrılan Tracey (Cynthia Rothrock), havaalanından, kendini yolsuzlukları ortaya çıkarmaya adamış muhabir kız kardeşi Joyce (Donna Jason) tarafından alınır. İki kardeşin konuşacakları çok şeyleri vardır ama ikisinin de işlerinin yoğunluğu sebebiyle, filmin %90’lık kısmını Joyce ile geçirmeye hazır olalım. Filmi Rothrock üzerinden lanse etmeye kalkacakların vay haline! Joyce’u canlandıran Donna Jason, bu filmin asıl karakteridir ve Cynthia Rothrock yardımcı kadın oyuncu formatında olaylara katılmaktadır. Bu böyle kayıtlara geçirilirken ben de konuya devam edeyim.
Dünya o sıralarda nükleer bir silah başlığının kaçırıldığı haberi ile sarsılırken, gazinocular kralı tabirinin daha çok yakıştığı bir bankacılar kralının bankasındaki yolsuzluğu ortaya çıkarmaya çalışan Joyce, kısa süre içerisinde başlık ve yolsuzluğu birbirine bağlayan olaylar silsilesi içerisinde kaybolacak, arasının pek hoş olmadığı babası, FBI ajanı kızkardeşi ve flörtleştiği eski boksör yeni bodyguard Jake Armstrong ile olayların üstesinden gelmeye çalışacaktır. Konudan bu kadar çıtlatmak yeter de artar bile. Politik aksiyon (yuh!), soğuk savaş (oha!), kahraman Amerika (amanın!), kalleş Japonlar (ahan da!) gibi dönemin popüler filmlerinin birçoğunun ortak özelliklerini yine bir potada ertimeye çalışan filmi öfke kontrolü problemi olanlara önermiyorum.
Uzun zamandır yapmadığım sahne incelemerine tüm okuyucular davetlidir. Buyrun:
1. 80'lerin dostlar kas yaparken görsün temalı sahnelerinden bir kuple. Üstelik hem erkek hem de kadın oyuncunun vücutlarına yapılmış zoomlar, her iki cinsiyetteki seyirciyi de tatmin edecek düzeyde!


2. "Yemeği salçası, kadını kalçası" gösterir (sıkıysa göstermesin) olarak bilinen sözün özü aslında "Ayakkabıyı kopuğu, kadını topuğu" gösterirdir. İspatlayalım;



3. Hâlâ kamera ve fotoğraf makinesine ısınamamış bir milletin evladı olarak acı çekerken, durumun aslında Amerika sınırlarında da olduğu görüp rahatlamama neden olan sahne!

4. Kızarkadaşlarımı uzun süredir ihmal ettiğimi biliyorum. Ama kızmayın hemen. Meditasyon yaparken açmaya yetişemediğiniz telefonlara son. Sopa tekniğiyle, hamağınızdan bir çırpıda uzanıp açabileceğiniz bu teknik, ayrıca göbek ve basenleri eritmede de çok etkili.
İşte o ilahi an!
5. Postmodernizmin çirkin yüzünün, koca bir sahneyi tek dişi kalmış canavar gibi ele geçirdiği an!

6. Bir Godfrey Ho klasiği, bol geyikli konuşmalar. Erkeklerin de dedikoduya bayıldığının ispatı;


7. Pepsi cola- Coca cola rekabetinin ayyuka çıktığı o yıllar. Ho'nun Pepsi'ci olduğunu bilmiyordum;

8. İlkokul müsameresinde sahneden çıkan oyuncuyla sahneye giren oyuncunun senkronizasyonu;


9. Benim de başıma çok gelen bir durum. Bu sahnede Cynthia Rothrock, "Ben bir ice tea içeceğim" diyor. Dua edelim de onun da başına benimkine sık sık geldiği gibi, "ice tea yok nestea versek?" diyen garson gelmesin. Garson kardeşim, ice tea marka değil kine! Ama hata sende değil kine! Onu ice tea yazdıran zihniyette! Ulan soğuk çay diyorum, bizde yok abla diyorlar. Ice tea diyorum o zaman (liptonunki yalnızca ice tea olarak bilindiğinden), ha ondan var ama nestea var diyor bu sefer de. Ne diyeyim ben sana bilmem ki... Neyse...


10. Koskoca filmin hiç olduğu an, kötü adamın ağ ile yakalanışı (!)

Muhabiriniz olay yerinden bildirdi.
HONOUR AND GLORY/Zong heng tian xia 1993
Y: Godfrey Hall (Godfrey Ho)
O: Cynthia Rothrock, Donna Jason, John Miller, Chuck Jeffreys
İki ufak not:
*Kötü adam gazinocular kralı kılıklı John Miller'a bir alkış almak istiyorum bu arada. Kaslarına kurban abi!
*Donna Jason, hanımefendinin çok az sayıda filmi var. Şu an Hawai'de, Hawai stili masaj yapan bir salonun işletmeciliğini yapıyor.
Boş işler bunlar...