4.3.09

SHINYA TSUKAMOTO’LU İKİ FİLM

Biraz özüme,pardon japonlara döneyim dedim. Dvd piyasasında dolaştıklarını gördüğüm bu iki filmi, hemencecik alıp, seyrediverdim.
Sağolsun okumaya tenezzül edenime not: Kung fu filmleri hariç artık kısa yazacağım merak etme (Sözümde durabilirsem elbette! Eee...Şimdiye kadar sözümde durduğuma şahit olan var mıydı acebe?)
1. Nightmare Detective (2006) (Akumu Tantei)
Shinya Tsukamoto, bu filmde de her zamanki gibi hem yönetmen, hem oyuncu, hem senarist olarak, kısacası “Helal” dedirtecek kıvamda, bir filmde ne kadar teknik aşama varsa birçoğunda karşımıza çıkıyor. Konusunu, “Rahat batıyor bana bu hayatta” diyerek intihar yolunu seçmiş insanların, eylemi gerçekleştirmek için duygusal destek alma amaçlı, internetten buldukları “0” adlı kişiyi cep telefonları ile arayıp, intihar yerine cinayete kurban gitmeleri oluşturuyor. Başlarda cismini göremediğimiz “0”, filmin ilerleyen dakikalarında Shinya Tsukamoto olarak vücud buluyor (Kızma hemen, hiçbir şeyi açık edip, bozmadım. Zira filmin başından itibaren Tsukamoto’yu göremeyince, ister istemez kesin katil rolünde diyorsun). İlk cinayetin ardından olay mahalline gelen polisler, olayın intihar olduğunu kabul etseler de içlerinden yalnız biri, göreve yeni atanan ve daha önce cinayet bürosunda hiç çalışmamış kadın dedektif (Hitomi), bazı delilleri ve cep telefonundaki numarayı göz önüne alarak olayın cinayet olabileceğinden şüpheleniyor. İkinci bir cinayet-intihar vakası vuku bulurken, olaya şahit olan kurbanın karısı, eşinin uyku esnasında kendini doğradığını söyleyince (Biz de bizzat şahit oluyoruz bu duruma) olayı çözmek için cinayet bürosu dedektifleri , soruşturmayı mantıki ve ruhsal olmak üzere iki yönden yürütmeye karar veriyorlar. İşte bu esnada insanların rüyalarına/bilinçaltına girerek, onlara bir anlamda yardım etmeye çalışan, yalnız bu iş esnasında müthiş acılar çektiğine şahit olduğumuz Ryuhei Matsuda’nın canlandırdığı “nightmare detective” karakterimiz de öyküye ortak oluyor. Film ilerlerken dedektiflerimiz hem katile hem de kendi gerçekliklerine daha çok yaklaşıyorlar.
Tetsuo’dan sonra ne yapsa normal olarak kabul edilebilecek yönetmenimiz Tsukamoto’dan zaman zaman dalgalanan sularda seyreden ortalama bir film seyrettik. Bana mı öyle geldi bilmiyorum ama sanki filme, hafif hafif komedi unsurları da eklenmek istenmiş ama film istememiş. Özellikle hep acıların çocuğu durumunda gördüğümüz Nightmare Detective Matsuda’nın bulunduğu sahnelerde dudağımın sağ ucu haififten yukarı doğru hareket etmeye başladıysa da eski yerine dönmesi de bir oldu. Bu türün vantilatörü olmadığım için filmin bir de 2008 tarihli ikincisi olduğunu belirtip diğer filme geçiyorum (Akumu Tantei 2 / Nightmare Detective 2).
Not: Dvd’de Shinya Tsukamoto ile yapılmış kısa bir söyleşi de var. Yalnız ilk 4,5 dakika italyan eleştirmen durmaksızın konuşup, Tsukamoto’ya doğru dürüst söz vermediğinden, “Seni mi dinlicem be kerkenez –çok afedersiniz- “ diyerek seyretmeyi kestim. Ben de ayıp yaptım biraz ama...
http://www.midnighteye.com/reviews/nightmare-detective.shtml

2. Marebito (2004)
Shinya Tsukamoto’yu bu defa yalnızca oyuncu olarak gördüğümüz, son dönem japon korku sinemasının en önemli yönetmenlerinden Takashi Shimizu imzalı Marebito, imdb’de yazan bir bilgiye göre, Ju On-Grudge’ın japon ve amerikan versiyonları arasında sekiz gün içinde çekilmiş bir film. Konu, Chiaki Konaka ’nın romanından, yine Konaka tarafından senaryolaştırılmış. Chiaki Konaka’yı acayip bilimkurgu animesi Serial Experiments Lain ve Astroboy’un 2003 yılı çevrimlerinden hatırlayabiliriz (Kyuuketsuki Miyu / Vampire Princess Miyu’nun 20 numaralı bölümünün de senaristiymiş kendisi). Senaryonun bu adama ait olması, M.C. Escher ’den, Richard Shaver ve Kasper Hauser ’e kadar uzanan çerçevesiz bir resimde dolaşmamızın ana sebebidir yanılmıyorsam. Ölüm anındaki korkunun ne menem birşey olduğu konusunda kafayı bozmuş, dana büyüklüğündeki kamerasını elinden hiç düşürmeyen Masuoka (Shinya Tsukamoto), günlerden birgün metro istasyonunda intihara kalkışan bir adamın, eylemi gerçekleştirişini saniye saniye görüntüler. Herşeyin bu görüntüleri evde tekrar tekrar izlemesiyle başladığı hikayemizde, Masuoka yeniden olay mahalli, metro istasyonuna gider. İstasyonda aşağılara doğru indikçe şehrin altında bitmek bilmeyen tüneller olduğunu keşfeder. Bu esnada karşısına, daha dün intihar etmiş adam dikilir. Korkma canım, bu bildiğimiz Shimizu filmlerinden biri değil. Onun için bu filmde korku başka bir boyutta yer alıyor (Ya da akrep ve günercin hariç, birşeyden korkmayan bendenizin odunluğuna verebilirsiniz. Halbusu yap bakalım dev akrepler filmi bak nasıl krize giriyorum. Hoş yapmışlar böyle bir film. Aman benden uzak dursun da!) Adamla felsefik bir geyik çevirdikten sonra (Richar Shaver okuyunuz), Masuoka yeraltında daha da ilerleyerek bir mağaranın içinde cıbıldak bir kadın (Tomomi Miyashita) bulur. Konuşmayan, hareketlerine bakılcak olursa tam da evrilememiş bu kadını Kasper Hauser ile özdeşleştirerek evine götürür ve adını “F” koyar. Bir müddet sonra hiçbir şey yemeyen, hatta su bile içmeyen vampir dişli kadının aslında kanla beslendiğinin farkına vararak, onu beslemek için Little Shop of Horrors misali cinayet işlemeye başlayacaktır. En baştan beri Masuoka’nın düşüncelerini her daim dillendirerek bize anlatması vesilesiyle yer yer belgesel tadı veren film, bir süreliğine kanlı bir hal alıyor. Lakin gerçek hayatla zaten çok ince olan bağını yeraltına inerken tamamen koparıp, kamerasının vizöründen gördüğü hayata geçiş yapan Masuoka’nın sonu nereye varacaktır işte bu noktada sözü filme bırakmakta faide var. (Zira çok karışık, böyle bile yavan kalmışken anlatamiciğim.)
Not: Alttaki son iki resim filmin sırayla Amerikan ve Çin dvd'lerinin kapaklarıdır! İtalyan dvd kapağında ise her ne kadar göğüsleri sansürlense de 'çağdaş' vampir kadın, filmdeki gibi çıplaktır.

3.3.09

TARKAN’SIZ ATTİLA’NIN TIRAŞ HİKAYESİDİR / ATTILA FLAGELLO DI DIO

Tarkan Serilerinden yaklaşık 10 yıl sonra, Barbar Conan’la aynı yıl (1982) görücüye çıkan Attila Flagello di Dio (Attila Tanrının kırbacı), italyan sinemasının en trash filmlerinden biri. Kendisinden haberim geçen gün DVD’leri karıştırırken oldu. Hayat her zaman bonkör davranmıyor ki, daha önceden bilip, bir numerolu filmlerim Barbar Conan ve Tarkan serisinin yanına koyayım bu filmi de. Lakin onların yanına varabilmesi biraz zor olacak gibi gözüküyor. Zira her ne kadar trash da olsa bana kalırsa trash’in bir alt türü olan “tıraş” kategorisine daha çok yakışıyor. Neden diye soracak olan olursa (Aman hep yalnız bırak zaten, ben sorduğunu hayal ediyorum, bir sakıncası mı var?) derim ki italyan trash’ı bile çeneyle yapıldığından kelli en iyi “tıraş” açıklar bu türü. (Bu arada Barbar Conan’ı da trash gibi göstermişim, neyse. Anlayan anlar herhalde ne demek istediğimi).

Hikayemiz bundan 2000 yıl önce Milano yakınlarındaki Segrate kasabasında ikamet eden barbarlarlarla tanışmamızla açılıyor. Başlarında kral olarak, Ardarico’nun (Diego Abatantuono) bulunduğu ortalama 10 adamdan oluşan bu barbar sürüsü, avlanmak için kadınlarını ve atlarını geride bırakarak köylerinden ayrılmışlardır. Yaban domuzlarını avlaya dursunlar bu esnada Romalılar, barbar köyünü basmış, tüm kadınları ve atları kaçırmışlardır. Barbarlarımız avdan dönünce, Romalılara yakalanmadan saklanmayı başarmış başka bir barbardan olan biteni öğrenirler (İzninizle burda biraz durup, durmaksızın barbarbarbarbarbar demek istiyorum). Yalnız kral Ardarico’nun çalınan kadın ve yiyecekler için hiç tepki vermemesine rağmen, çalınan atlar için celallenip Romalıların üzerine yürümeye karar vermesi, bizi, ne menem bir barbarla karşı karşıya olduğumuz konusunda uyarır. Yola henüz çıktıkları esnada Tanrı Odin’in yardımını istemek için aracı-Büyücü Columbia’yı görmeye giderler. Büyücü Columbia ile ilk karşılaşmamız bildiğimiz Columbia Pictures’ın amblemi vesilesiyle olur! Büyücü, Tanrı Odin’le konuştuktan sonra Ardarico’ya Attila ismini bahşeder. İşte yüce Attila, Romalıların üzerine yürümeye artık tamamen hazırdır. Bu arada kaçırılan barbar kadınların lideri konumundaki Uraia (Rita Rusic), güzelliği dolayısıyla Romalı generalin ilgisini çekmiş ve yatağa atılmak isteğiyle tutulduğu kafesten cıbıldak olarak çıkarılmıştır. Yalnız Romalı generalin gözden kaçırdığı şey, bu kadının bir barbar olduğu ve öyle kolay teslim olmayacağıdır ki nitekim generali oracıkta benzetip, diğer kadınları da kurtarıp, eski Ardarico, yeni Attila’yı bulabilmek umuduyla bir ağacın üzerine hağla (!) cıbıldak olduğu halde tüner. Şans eseri oradan geçmekte olan Büyücü Columbia ile karşılaşır. Büyücü, Uraia’ya, Attila’ya yardım etmesini söyler ve bir çeşit ışın kılıcı verir (Resme bakın bi zahmet-Ayrıca Serpil Çakmaklı saç modeline de bakınız.).

Sıradan bir çok filmde rastlayabileceğimiz konuyu sıradanlıktan çıkaran öğelere gelirsek üçüncü dakikadan itibaren sayalım; Dedik ya çene diye, işte filmin en önemli özelliği barbarların italyancayı kendilerine has bir şiveyle konuşmaları. Zaten Attila rolündeki Diego Abatantuono, sinema ve televizyon dünyasına ilk defa, komedi dalından, kendine has şivesiyle (terrunciello) girmiş. İtalyan diline ve kültürüne yabancı biri için bu film ne ifade eder doğrusu tam olarak kestiremiyorum. Dvd’de italyanca altyazı olmasaydı anlamam imkansız olurdu diye düşünüyorum. Ya da filmi başka bir dil dublajıyla seyretmek, filmin özünden ne kadar götürürdü, güzelce tartışılır bence. Bunun yanısıra denizkızı, gündüzleri insan-geceleri eşek olan barbar, aniden ortaya çıkan centaur gibi öğeler fantastikoyu ayakta tutan özellikler. Filmin tarihsel gerçekliği çok da göz ardı etmediğini (!), Attila’nın kendine ihanet eden bir adamı kazığa oturtması vesilesiyle anlamış bulunuyoruz. Filmin son dakikalarına kadar Barbar (!) Attila’nın güzeller güzeli Uraia’yı görmezden gelmesi-ki sadece barbar kadınlarını görmezden geliyorlar, yoksa diğer kadınları gördüler mi hayat duruyor zaten-buna karşılık medeniyet timsali (!) Romalı generalin Uraia’yla evlenmek istemesi; Barbarların, Roma’nın sur duvarı diye su kemerine saldırmaları; Attila’nın sağ kolu olan barbarın ikide bir “Neden sürekli kral sensin” diye tartışma çıkarması; olan biten olaylar için Attila’nın o an, duruma uygun şarkı uydurup adamlarıyla birlikte söylemesi; farklı bölgelerden dolayısıyla farklı şivelerle konuşan insanlarla karşılaşmalar, zincire vurulmuş Galyalı’nın zora düştüğü her an motor sesi çıkararak birşeyler yapması, filmin en renkli anlarından bazıları.

Film 22 aralık 1982’de vizyona girmiş ve bir kuruş bile yapamadan, yılbaşından önce geri çekilmiş. Diego Abatantuona da bu felaket filmden sonra sinemada başka bir yöne doğru yol alarak, Pupi Avati’nin 1986 yılında çektiği “Regalo di Natale” adlı filmle başarıyı yakalamış. Marco Giusti’nin “Dizionario dei film italiani Stracult” adlı kitabında, Galyalı’nın motor sesi çıkararak zincirlerinden kurtulduğu sahneyi Sergio Leone’nin yönettiğine dair bir bilgi var ama yanlış anlamış olabilirim, heyecan yapmayın! (Ev arkadaşıma da sordum , he valla öyle yazıyii didi). Film vizyona girdikten sonra 28 Aralık 1982'ye tarihlenen Il Giornale Sicilia adlı gazetede "Attila, tanrının kırbacı değil, zavallı seyirciler için sıkıntının kırbacı" olarak nitelenmiş. Cinsiyeti bir kenara bırakırsak elbette filmin en “güzel” öğelerinden biri de Uraia rolündeki Yugoslav oyuncu Rita Rusic. Bu abla , daha sonra filmin senarist ve prodüktörü Mario Cecchi Gori ile evlenmiş. Dedikodumuzu da yaptıktan sonra filmin Almanya’da “Wild trieben es die alten Hunnen” adıyla çıktığına da ekleyip bitirelim.

İkinci seyredişte daha çok güldüren ve Tarkan’sız Attila, olsa olsa bu kadar olur işte dedirten film, (sanırım) izlendikçe açılacak nadide bir çiçeğe benziyor (Benzetmeye gel!). Küt bir barbardan Kült bir film seyrettiniz.

ATTILA FLAGELLO DI DIO (1982)
Yönetmen, senarist: Franco Castellano, Giuseppe Moccia, Mario Cecchi Gori (sadece senaryo)
Oyuncular: Diego Abatantuona (Attila), Rita Rusic (Uraia), Angelo Infanti, Armando Marra, Francesco Salvi
Video için tıkla
Video için bir kere daha tıkla
Sıkılmadıysan bir daha

MICROFILM - NIGHT OF THE LIVING DEAD

Microfilm, fransız bir post-rock grubu. Müziklerini, filmlerden aldıkları bölümlerin üstüne, yok altına, hayır canım üstüne, işte her nereyeyse oraya döşüyorlar. Johnny and Barbara adındaki bu şarkı grubun 2007 tarihli Stereodrama albümünden. Filmse elbette George Romero ’nun 1968 tarihli Night of the Living Dead ’i. Zombilerle aram pek yok ama bu filme her daim kıyak geçebilirim. Bu arada aynı albümde, yine aynı filmle ilgili The Night of J&B adında başka bir şarkı daha var ama artık o da bir başka bahara...



Johnny And Barbara - Microfilm

27.2.09

AKREBİN SOKTUĞU KURBAĞAYI YILAN YERSE A.K.A. FIVE DEADLY VENOMS

Havada-karada, otururken-yürürken, gözü açık-hatta kapalıyken dahi ne yapıp edip film seyretmeyi başaran arkadaşınız (böylelikle kimi filmleri mundar ettiği de söylenir ya), haddi olmayarak Chang Cheh imzalı bir macerayı daha sunmaktan gurur duyar (Çin filmlerini, çok gerekliymiş gibi elin Tarantino’su sunuyor,birşey demiyorsun da ben sununca mı tuhaf geliyor!)


Bir ayağı çukurda olan Usta, hamam sefası sırasında son öğrencisi Yang Tieh’ye (Chiang Sheng) sırtını keselettikten hemen sonra, Yang Tieh’ten önce ayrı ayrı zamanlarda öğrencisi olmuş ve her biri kendi çapında birer yeteneğe dönüşmüş “5 venomların”, eğer şu an piyasada ustanın okulunun adını kötüye çıkaracak birşey yapıyorlarsa Yang Tieh tarafından bulunup cezalandırılmasını istediğini belirtir. Yok eğer bu venomlardan iyi olan var idiyse de “şöyle bir sırtının sıvazlanıp, hayatta bırakılmasını” söyler. Ayrıca okulun küçük bir serveti olduğunu, bunun da ustanın zamanında sınıf arkadaşı olmuş başka bir ustanın köyündeki evinde bulunduğunu, amma velakin, şu an o ustanın adını değiştirdiğini, yalnız ve yalnız köyün nerede olduğunu bildiğini ekleyip, hayatta maddiyatın değeri olmadığını, bu servetin de dağıtılmadığı müddetçe iyilik getirmeyeceğini belirttikten sonra, Yang Tieh’in serveti bulup fakire fukaraya dağıtmasını öğütler (Her zamanki Hönk! sesini duyar gibiyim). Son söylediği sözler pek acımasızdır ama; “Sana onların tüm yeteneklerini öğretmem hataydı. Herşeyi öğreteyim derken hiçbir şey öğrenemedin. Hiçbirinde onlar kadar başarılı olamazsın amma onlardan biriyle gücünü birleştirebilirsen işte o zaman belki bir işe yararsın” manasına gelecek laflar da sokuşturduktan(Sağol usta, beni ihya ettin) sonra banyosunu bitirip, 5 venomların ne menem yetenekleri olduğunu göstermek için Yang Tieh’i mahzene indirir. O halde biz de ilk defa maskeler ardında gördüğümüz bu 5 yetenekli venomu sırayla tanıyalım (Her ne kadar ilk bakışta, benim gibi cahil bünyeler için amerikan güreşini çağrıştırsa da, aslında o dönemdeki bir çok oyuncu ve yönetmenin geldiği yer olan Pekin Operası ’nın bir unsurudur bu maskeler).
1. Zhang Yiaotian (Lu Feng), Kırkayak stili (Centipede style). 1000 el lakabıyla da bilinir, süratli hareketleriyle tanınır. Taverna’ da tabak kırmak isteyen insanlar için çalışılması gereken hareketlerdir bunlar.



2. Qi Dong (Wei Pai), Yılan Stili (Snake Style). Kodumu oturtan hareketleri ve yılan gibi hızlı hareket etmesiyle tanınır.





3. Gao Ji (Sun Chien), Akrep Stili (Scorpion Style). Elleri ve ayakları bıçak gibi çalışır.





4. Meng Tianxia (Kuo Chui), Kertenkele Stili ( Lizard Style). Ağırlığını hafifletip, tüm gücünü bacaklarında toplayıp düz duvarda yürüme ya da gücü kollarında toplayıp mum söndürme özelliği var (Master of flying guillotine vs. One armed boxer’da da aynı duvarda yürüme sahnesi vardı hatırlarsak).


5. Liang Shen (Lo Meng), Kurbağa stili (Toad Style). Bu arkadaşın en önemli özelliği her türlü karşı güce karşı müthiş bir dirayeti olması. Misal çivili yataklarda saatlerce yatabilir. Kurbağadan mıdır yoksa çividen midir emin değilim ama ben en çok Liang Shen’i tuttum. Çivi deyince de akla hemen cam yeme olayı geliyor değil mi? Bir ara ne zaman kırık bardak falan görsem, kan görmüş vampir haline bürünüp, ninja abilerim gibi iki ısırık da ben alsam n’olur sanki diye düşündüğüm bir dönemim olmuş idi. Neyse ucuz atlattık...

Bizim Yang Tieh, değil yüzlerini, isimlerini bile bilmediği bu abilerinin izini sürmek için hemen pazar meydanına inmiş, görünüşe bakılırsa, daha doğrusu birinin giysisine, ki geleceğim giysi olayına, diğerinin de boyama (!) sakalına bakılırsa, iki kişiden de venom olabilecekleri yönünde şüphelenmeye başlamıştır. Bu arada 5 Venomdan diğer ikisi, çoktan ustanın sınıf arkadaşının evini bulmuş, çalışan herkesi, usta dahil haşat etmişlerdir. Ustayla dövüştükleri sırada bu iki venomun, gümüşi kıyafeti içerisindeki yılan ve kan kırmızısı rugan kıyafeti içerisindeki kırkayak olduğunu öğreniriz. Bu noktada iki şeyi ustanın yaşlılığına bağlayabiliriz rahatlıkla, bir; her ne kadar tüm gücüyle dövüştüyse de sırım gibi delikanlılara yenilmekten kurtulamaz, iki; yaşlılığın verdiği inatçılıkla hazinenin yerini söylemediği gibi, “sanki yerini söylesem beni hayatta bırakacak mısınız ki “ diye bir de meydan okur. Bu esnada da delikanlı venomlarımızın hazinenin yerini ustaya söyletmek için çok üstelemeden onu dövmeleri ve öldürdük sanıp bir an önce ortadan toz olmalarını, gençliklerinin getirdiği sabırsızlıklarına bağlayabiliriz. Eğer ki bir filmde katilsen, saldırdığın kişi öldü mü kontrol et, yok kurban sen isen bir avantaj elde edip seni öldürmek isteyeni bir şekilde alt ettiysen, şansını çok zorlayıp, öldü mü ölmedi diye kontrol etmeye kalkma. Bu gibi durumlarda yapılacak en iyi şey bulunduğun ortamdan bir an önce sıvışmaktır. Senin amacın zaten öldürmek değildi ki, kime hava yapıyorsun yani onu anlayalım. Filme geri dönecek olursak, yılan ve kırkayak venom ortamdan uzaklaştıktan hemen sonra maskeli akrep venom, sinsice ustanın yanına varır ve ustanın ölürken dahi mezarına götürmeyi düşündüğü hazinenin haritasını mum içinden çıkarmak üzere yeltendiği esnada, hakkın rahmetine kavuşması vesilesiyle, elinin altından haritayı çekip, cebe atarak oradan uzaklaşır. Lakin işbu sahneye, filmin ilerleyen dakikalarında yalancı şahitlik yapmak suretiyle seyircinin sinir katsayısını arttıran bir yeniyetme peyda olur.
Hikayenin gerisi, artık çorap söküğü gibi gelecektir. Ustanın ve tüm çalışanlarının öldürüldüğünü duyan tuhaf giysili ve boyama sakallı-ki polistir sakallı olan- venomlarımız olay mahalline varır. Bir anda kriminal dedektif gibi, vücutlarında dana gibi el izleri bulunan ve kafatasları parçalanmış cesetlere bakıp “Bunu yapsa yapsa Kırkayak Venom” yapar diye oracıkta hükmü veren polis Kertenkele Venom, katili bulmak için çoktan harekete geçmiştir, lakin para kokusu alan amirinin biraz sonra Yılan Venom’la birarada olduğunu gördüğümüzden, olayın o kadar kolay çözülmeyeceğini anlamış bulunuruz. Daha ne entrikalar dönecek kim bilir! Yeniyetme de YANG TIEH sayesinde suçlunun eşkalini polise verir. Eşkale uyan Kırkayak Venom tutuklanır. Hemen ardından yeniyetme, para verilmek suretiyle yalancı şahitlik yapmaya itilir ve Kırkayak serbest bırakılarak yerine tuhaf giysili, kurbağa olduğunu öğrendiğimiz Venom tutuklanır. Üşendiğimden ve de zaten şimdi bile anlatırken karıştığından dolayı sonuna kadar anlatmıyorum. Kısaca adalet gelecektir ama her zamanki gibi geç kalacaktır. Önce “Dünyadan ilk iyiler ayrılır” sözünü doğrularcasına yılan, akrep tarafından zehirlenen (!) kurbağayı yer; ardından da kurbağanın öcünü almak isteyen kertenkele, tüm venomların özelliklerini bilen ama tek başına hiçbir halta yaramayan YANG TIEH ile gücünü birleştirip, sırasıyla yılanı, kırkayağı ve son olarak da kötüler kötüsü, sinsi akrebi haklamayı başarır. Sonra da hazinenin yerini gösteren Teknik Resim kitabından çıkmış gibi çizilmiş olan haritayı bularak, tüm serveti fakire fukaraya dağıtmak üzere ortamdan uzaklaşacaktır.

Jenerik akmaya başladı, isteyen elbette çıkabilir. Sen, sen belki çıkmak istemiyorsun film tamamen perdeden kalkmadan ama, öyle ya, sıra başında oturuyorsun ve ortada oturan insanlar ayaklandığından psikolojik olarak sen de kalkmak zorunda hissediyorsun. Bırak, bir kereliğine çıkamasınlar. İyice yapıştın mı koltuğuna? O halde biraz daha kafa ütüleyeceğim ona göre!

Sen nasıl şimdi o koltukta oturuyorsan, bu filmin yönetmen koltuğunda da efsane yönetmen Chang Cheh (adının diğer şekliyle Zhang Che ve Metin Demirhan'ın yorumuyla ucubik filmler yönetmeni) oturuyor. Tayvan’da ilk mandarince filmi çekerek film dünyasına atılan Chang Cheh, Shaw Brothers ile ilk filmi Tiger Boy’u 1966’da çekmesine rağmen, asıl başarıyı bir yıl sonra çektiği One Armed Swordman ile yakalamış. Daha önce Shaw Brother ile ilgili yazıda da belirttiğim gibi özellikle 1960’ların ikinci yarısında Hong Kong sineması, Japon sinemasından çok şey öğreniyor. Özellikle teknik açıdan Japon sinemasından (özellikle Akira Kurosawa ve Kato Tai’dan) etkilenen kişilerin başında da Chang Cheh geliyor. Montaj ve ani zoomlar gibi tekniklerin yanısıra öldürme sahnelerindeki acımasızlık ve dönemine göre bol sayılabilecek kan Chang Cheh’nin japon sinemasından etkilendiği diğer tipik özellikleri. Cheh’nin sinemasında kendine has başka bir özelliğine değinmekte de yarar var sanırım. O da özel işkence aletleri. Mesela 1971 tarihli The New One Armed Swordman’de filmin başrol oyuncularından bebek yüz Ti Lung’u işkence aletlerinden biriyle parçalamakta, 1973 yapımı Blood Brothers da Ti Lung’un aksine bu kez David Chiang’ı, itirafı sonrası başka tür bir işkence aletine kıstırmakta, 1978 yapımı yukarda anlatılan Five Deadly Venoms’da da Kurbağayı, çivilerle kaplı bir çeşit “demir bakire” işkence aleti içine kapatmakta ve de Kırkayağı ayaklarını sıkıştırmak suretiyle bağırtmakta beis görmemiş bir yönetmenden söz ediyoruz. Daha önce başka bir filmle ilgili yazarken belirttiğim gibi çinlilerin kanı japonlarınki gibi fışkırmıyor filmlerde ama sen de niye bu kadar meraklısın kana anlamıyorum doğrusu.
Kıyafetlere gelecek olursak, Chang Cheh filmlerinde ana karakterlerin kendilerine has kıyafetleri, çekik gözlüleri birbirinden ayıramayan sinema izleyicisi için kılavuz görevi görüyor. Kimi zaman sade de olsa bu kıyafetler, kimi zaman “yuh” dedirtecek boyutlara da varıyor. Misal Five Element Ninjas ve bu filmde olduğu gibi! Eşcinsel olduğu rivayet edilen Chang Cheh’nin erkek bedenini ön plana çıkarmasına itirazımız yok ama bu kıyafetlere var yani!

Filmin ilk saniyesinden son saniyesine kadar gerilimi ayakta tutan Yung-Yu Chen imzalı müziğe değinmeden geçmek olmaz herhalde. Çok geniş bir filmografiye sahip olan Yung-Yu Chen şu ana kadar seyrettiğim filmler içinde en çok The New One Armed Swordman’in western filmlerini çağrıştıran müziğiyle hafızamda yer etmiş bulunmakta. Bakalım ilerki zamanlarda kendisiyle ilgili daha fazla bilgiye ulaşırsam daha ayrıntılı inceleriz.

Geldik filmin en önemli öğesine, yani oyuncularına. Bu filme kadar Shaw Brothers’ın çeşitli filmlerinde tek tek ya da beraberce rol alan bu 5+1 venomdan 4+1’i, bu filmden sonra 1981’e kadar aynı isimle anılarak bir grup oluşturacak ve aralarında Death Chamber, Chinatown Kid, 2 Champions of Shaolin gibi filmlerin olduğu 14 adet filmde hep beraber rol alacaklardır (5+1’i tanımlamak gerekirse; filmdeki kırkayak (Lu Feng), kertenkele (Kuo Chi), kurbağa (Lo Meng), akrep (Sun Chien) ve Yang Tieh (Chiang Sheng) grubu oluşturan elemanlardır. Yang Tieh, +1. öğeyi oluştururken 5. Venom yılan rolünde Wei Pai’yi görmekteyiz ki aslında grubun dışındadır). Venomlardan üçü, Kuo Chui, Chiang Sheng ve Lu Feng, Pekin Operası’ndan eğitimliler. Hep beraber çektikleri filmlerin yanısıra, ikişerli ya da üçerli gruplar halinde çektikleri filmler de mevcut. Chiang Sheng , 1991’de kalp krizi sonucu vefat ediyor. Bugün Sun Chien ve Lu Feng’in ne yaptığı bilinmiyor. Diğer iki grup üyesi ise halen sinemayla uğraşıyorlar. Kuo Chui, oyunculuğun yanısıra, dövüş koreografı olarak da birçok filmde çalışmış ki bunlardan biri bir türlü seyretme fırsatı bulamadığım ve kendimi yiyip bitirdiğim The Bride with White Hair. Bir de Hard Boiled ve Tomorrow Never Dies’ta boy göstermişliği var.
Kafalar karıştı tabii, 5+1, kurbağa murbağa derken değil mi? Benimki bile karıştı. Yapılacak en iyi şey nedir? Filmi seyretmektir. O halde, yazıyı, filmin orjinal adı olan WU DU ve “ 5”in çağrışımıyla, Jimi Hendrix’in çok sevdiğim şarkısı “If 6 was 9” ile bitirirken esenlikler diliyorum.

http://changcheh.0catch.com/ven-film.htm

24.2.09

ANNE, BÜYÜYÜNCE KURTADAM OLSAM?

Gerçekten gereksiz bir yazıdır, şimdiden uyarırım.
Sabah kalkar kalkmaz yatak keyfi niyetine John Landis’in “An American Werewolf in London” filmini seyrettikten hemen sonra kendimi dışarı attım. Zaten attım attım, yoksa tüm gün evde pinekliyorum hiçbir şey yapmadan. Hava da pek güzeldi söylemesi ayıp. Şehir merkezine vardıktan sonra bir müddet kokoşların caddesi Via XX Settembre’de takıldım. İndirim bitmiş, o yüzden kalabalık da bitmişti. Bir müddet sonra “cinsiyet gereği” elimin sürekli cüzdanıma gittiğini farkeder farketmez ayaklarımın istikametini limana doğru çevirdim. Başına buyruk sol ayağım biraz direndi ama sonunda pes etti. Böyle sarsak sarsak ilerlerken gene hafif sola çektiğimi farkedince oracıkta duruverdim. O da ne? Karşıki duvarda Webster! Yok Webster değil! O yahu! Cıkkk, değil! Hatırlayan varsa lütfen söylesin, bu Webster değildi ama kimdi? Hafızam sıfır! Kendisiyle “Naber len Webster olmayan Webster?” diyerek biraz sohbet ettiğim esnada, ezeli düşmanım insanoğlunun bakışlarına daha fazla dayanamayarak yeniden yürümeye koyuldum. Limandaki müzik markete girdim. Tatataaa! Bir japon yönetmen! Hemi de kim? Shinya Tsukamoto! Tetsuo, Koroshiya Ichi ve Snake of June desem! Baktım hangi filmi var diye, Akumu Tantei (Nightmare Detective) var imiş. Hmm alsam mı acaba? Acaba!? İnanılmaz ama almadım. Bir an kendi kendimi “Eferim, biraz olgunlaştın galiba sen” diye pohpohlarken, dışarıya adımımı atar atmaz bir kere daha (Atari oyunlarının dandik level atlama müzikleri yerine) tatataaa! Son zamanlardaki takıntım, 1 euro ile çalışan para tuzağı oyuncak otomatları! El cüzdana gitmiyor ama bunlar için sinsi ben, her daim bozuklukları ceplerime doldurmuş! Dolayısıyla elimi cebe attım oh oh ne ala! 1’likler cirit atıyor. Tanıştırayım, yeni arkadaşım Şörli! Aynı ben. Hem tombul, hem ebleh! Çok iyi anlaşacağız, eminim. Bu arada içimi bir pişmanlık kapladı tabii, filmi alsaydım keşke diye. İkinci kez kendimi tuttum. Bu arada sadece Şörli değil ki, Şon var, Timi var, Timi’nin anası ve bir de Bitzer var. Var oğlu var da, benim asıl istediğim başka birşey. Dur anlatayım. Şimdi şu alt yandaki arkadaşın gözleri pörtlüyor. Bu mumya. Mumyadan başka kuru kafa, frankeştayn ve drakula var. Bana ilk kuru kafa çıktı, ardından da mumya. 3. denememde, ki bunlar hep farklı zamanlarda oluyor, bir mumya daha çıktı. Drakula’ya taktım ya duramam, illa onu bulmam lazım. Aksi gibi bu otomat da sadece bir yerde var Genova’da benim gördüğüm. O da bir çocuk giyim mağazasının girişinde duruyor. Dün yine gittim buraya, cepte bozuklar, sapık gibi! Önce vitrine bakıyormuş gibi yaptım birazcıcık. Ardından direk saldırdım. İki kere çevirdim ve ikisinde de mumya çıktı gene ya! Nasıl bahtsızım, nasıl bedbahtım anlatamam. Valla yemeden içmeden kesildim. Abur cubur- çikolata aslında- paramı bunlara yatırıyorum. Çikolata yemediğim için de hem süzüldüm hem de uyuzluk kat sayım arttı doğal olarak. Telefonumu ve çekmecelerimi görseniz önce korkabilir sonra da benimle arkadaşlığı dahi kesebilirsiniz yani o derece! Hiç aklınızdan “yeğenlere verirsin n’olcak” diye geçirmeyin. Ölürüm vermem. Böyle bir durumda aynen Sunako-chan gibi oluyorum. Napıyoruz? Hep beraber yana bakıyoruz! Aslında bu resim değil, elinden anatomik iskeleti Hiroshi-kun’u alındıktan sonraki vampir dişli ve parlayan gözlü bir Sunako-chan var ama bulamadım. İsteyen kafasında canlandırsın, istemeyen ..masın! Neyse, azimliyim ama. Bir drakula bulmadan şurdan şuraya gitmem. Şörli’ye sordum ne yapayım şimdi diye, saat 2 suları. Sinemaya git dedi. Hmm... Aa! Underworld: Rise of the Lycans gelmiş! Verdiğim sözler nereye gitti? Gidiyor işte böyle durumlarda. Zaten iş yok güç yok. Kafa çok iyi değil ama seyredeceğiz artık. Lakin daha başlamasına iki buçuk saat var. Bak nasıl acıyorum şu italyan veletlerine. Hiç, okulu asayım da bir sinemaya gideyim gibi bir zevkleri olmamış. Zira en erken seans 15.30’da! Eh, o zamana kadar zaten okul bitti, bitecek. Halbusu var mı şöyle sabah 10.30 gibi ilk filmi patlatıp, ardından bir ikincisini patlabilmek gibisi. Yaa! Ne günlerdi peh peh! Film saatine kadar kendime bir kıyak daha geçip hayatta sevdiğim ikinci sarı şey olan patates kızartmasına gömülüp, löpçük löpçük yaptığım yağlarımla “Heyt be! Bana işleyemezsin artık soğuk!” diye hafif dayılanıp, liman kıyısındaki banklardan birine, tam Gilda’nın karşısına oturdum. Biraz vakit geçmiş idiydi ki, adamın biri oturduğum bankın ucuna birşeyler söyleyerek çömdü. “Bana mı dedin birader “ dedim doğal olarak. “Hava da ne güzel değil mi?” diye geyiğin dalağını yararcasına bir başlangıç yapınca, “italyanca bilmiyorum” dedim bu sefer ingilizce! Riske bak! Ama %80 yırttım yani konuşmaktan! Çat pat birşeyler söylemeye çalışınca bu sefer hiç ağzımı yormadan direk gözümle “ingilizce de bilmiyorum” deyince adam da haliyle sus end dı pus evrenine kapağı atmak zorunda kaldı. Yanlış anlaşılmasın hep böyle uyuz değilim. Yalnız öyle anlar oluyor ki, oturmuş, bir; su sesi, iki; beyaz leş kargası olarak adlandırabileceğimiz martı sesi, üç; karnaval niyetine prenses ve korsan olmuş veletlerin seslerinin bir arada yaptığı gürültüyü , doğrudan insan sesine tercih ettiğim zamanlar –evet belki haddinden fazla çok- oluyor. Bu da öyle anlardan biriydi. Gücendirdiysem özür dilerim! Film saatinin yaklaşmasını fırsat bilip “hoşçakal Gilda” diyerek’ten’ salona uzadım. Hay ben senin! Bilerek koyuyorlar kesinlikle. Burda da yok mu o otomatlardan! “Ee! Yeter ama. Kaç yaşına geldin kızım!” diye güzel bir nutuk çektikten sonra kendime, nutkun hiçbir işe yaramayacağını yaklaşık bir buçuk saat sonra, film bitiminde, anneme telefonda “Anne, büyüyünce kurtadam olabilir miyim?” sorusunu sorduğumda anlamış bulunuyordum. Kıssadan hisse; bir güne iki kurtadam filmi fazla gelebilir, dikkatli olmak lazım.

23.2.09

TURGUT CANSEVER

Mimar ama ondan da öte düşünce adamı Turgut Cansever geçtiğimiz cumartesi günü vefat etmiş. Genelde böyle haberleri gazete veya internetten öğreniriz ya, haftalardır kapalı tuttuğum cep telefonumu açar açmaz vefat haberi gelince bir an için anlamlandıramayacağım çok tuhaf bir hisse kapıldım! Diyemem ki Cansever'in her düşüncesini anlamış, sindirmiş biriyim, lakin sadece mimari anlamda değil, Türkiye’nin bugünkü ‘kültürel’ durumunu anlamak için dahi muhakkak okunması gereken biriydi. Mimari ve felsefe arasında kurduğu tutarlı bağ ile sanırım şu içinde bulunduğumuz ego çağında yapıtları, suratımıza daha çok kere çarpıp duracak!

Fotoğraf: Aga Khan Mimarlık ödüllü Türk Tarih Kurumu Binası-1966

21.2.09

Yoğun istek üzerine; İTALYAN BÂTILI

Çocuk mocuk yapmayarak bir yandan İtalya'nın nüfusunun azalmasına sebebiyet verirken, diğer yandan dert tasa çekmeyerek ömürlerine ömür katan yaşlı insanların kenti Genova'dan yeniden merhaba! Bu seferki dandik konumuz İtalyan Bâtılı'na hoşgeldiniz.

Yanda gördüğünüz asma kilitler, italyan kardeşlerimizin aşklarını daim kılmak için önlerine gelen her parmaklığa astıkları, kimilerine göre temenni kimilerine göre bâtıl inançları. Kilitlerin üzerlerinde genelde tarafların isimleri olmakla birlikte, klasik duvar yazılarında da bulunabilen her türlü geyiğe rastlmak mümkün. Bu fotoğraf Roma'da, Allah kalabalığını eksik etmesin, Trevi Çeşmesi'nin karşısındaki kilisenin kapı parmaklığına ait. Aslında Genova'da da var bu asmalardan emme alındığı günden beri format yüzü görmeyen lapırtopurum, İtalya'ya geleli beri kesintisiz her ay, bağımlıymışçasına format yediği için benim fotolar da arada bir hakkın rahmetine kavuşuyor. Son zamanlarda "hal/durum" manasında "format" kelimesini çok kullanmamın nedenini rahatlıkla buna bağlayabilirim. Konuya geri dönersek, nerde kalmıştık?... Kilitlerin mana ve ehemmiyetini bana anlatan italyan arkadaş daha birçok şey söyledi ama ben o esnada kilitlerin üzerindeki "made in Italy" yazısına takılıp başka alemlere daldığımdan hatırlamıyorum. Zaten tam o an, klasik alık bakışım yüzümde yer etmiş olmalı ki arkadaş da bir müddet sonra susmayı yeğledi.
Bu gibi durumlarda çok sevgili abimin, '80'lerin sonu, '90'ların başında sık sık dile getirmek suretiyle aile fertlerine sıkıntılı günler yaşattığı özlü sözü "Bırak bu işleri, devlet su işleri" ni söyleyerek, bilmem kaçıncı kez aranızdan çekiliyorum.

20.2.09

SHAW BROTHERS


Seyrettiğim wuxiapian ve kung-fu filmlerinin bir çoğunun yapım şirketi olan Shaw Brothers ile ilgili çok kısa bir özet yazmanın zamanı geldi sanırım. Bu yazının ana kaynağı Alberto Pezzotta’nın “Tutto il Cinema di Hong Kong” (Hong kong’un tüm sinemaları) adlı kitabı, onun da kaynak olarak kullandığı Tony Rayns’ın ” La Veritable Histoire des Freres Shaw” adlı eseri ve bilumum internet kaynakları. Yalnız internet her ne kadar derya deniz gibi gözükse de öyle olmadığının sanırım birçok insan farkında. Ne zaman birşey aramaya kalksam onlarca sayfa açılıyor ama neticede hiç tatmin olamıyorum. Bu duygu, beni son zamanlarda çok fazla rahatsız etmeye başladı. Bilmiyorum durum sizde nedir? Arada bir tabi ki güzel makaleler bulmak olası. Kaldı ki şu aşağıdaki üç beş satırı yazabilmek için internette bulup, kaynak olarak kullandığım Tom Green’e ait bir makaleden çokça yararlandım. Yine de kafaya takılan bir konunun peşinden onlarca kitabın izini sürmenin yerini şu hayatta başka hiçbir şey tutamaz herhalde. Öte yandan uzakdoğu sineması ile ilgili türkçe kitap ya da türkçeyi geçtim, ingilizce kitap bulmak bile sıkıntı (internet satış ortamının haricinde konuşuyorum). Ya da aramayı mı bilmiyorum yoksa ben mi hep abuk şeylerle ilgileniyorum da kaynak bulmak bu kadar zor oluyor inanın hiçbir fikrim yok. Şu italyanca kitabı bulmak için bile ne taklalar attım. Son olarak birşey eklemek istiyorum; burda zaman zaman ahkam kesiyormuşum gibi bir durum algılanabilir. Halbuki bir b*k bilmediğim için zaten herşeyi geyiğe vuruyorum. Ama gel gör ki kendimi cehalete adayışımın üstünden seneler geçmesine rağmen içimde birşeyler beni sürekli dürtüyor. Katlederek yazdığım kung fu filmleri sanırım benden intikam alıyor. Şimdi durduk yerde Shaw Brothers’ı yazmamın kime ne faydası var cehalet utancımı kapatmaktan başka? Tek bildiğim vicdanen çok rahatsız olduğum.

Evet evet, kung fu filmleri kesinlikle benden intikamını alıyor!
Shao ailesi, 1925 yılında, Shao Zuiweng (1896-1979) tarafından kurulan Tianyi Film Şirketi ile sinema dünyasına girer. 1928’de diğer üç küçük kardeş Shao Cunren (Runde Shaw), Shao Renmei (Runme Shaw) ve Shao Yifu (Run Run Shaw, 1907 doğumlu), Singapur’a giderek, Güneydoğu Asya pazarının kalbinde üslerini kurarlar. 1937 yılında Tianyi Şirketi, Nanyang adını alır.
1950’de Runde Shaw, kantonca ve mandarince filmler için Shaw and Sons Ltd.’yi kurar ama MP&GI şirketi ile rekabet edemez. 1957’de Run Run Shaw, aile işlerini ele almak için Hong Kong’a geri döner ve Shaw Brothers Film Şirketini yeniden kurar. İlk çıkış, Hong Kong’ta çekilmiş ilk renkli film olması açısından da önem taşıyan Li Hanxiang’ın The Kingdom and The Beauty (Jiang shan mei ren-1960) adlı filmiyle gerçekleşir. Ertesi yıl, Clearwater Körfezi’nde sinema salonlarından ve laboratuvarlardan oluşan Shaw Movietown açılır. Burası herkesin ataerkil bir ailenin mensubuymuşçasına çalıştığı, yemek yediği, uyuduğu ve her türlü konforun sağlandığı küçük bir kasaba havasındadır. Bu ataerkil aile düzeni daha sonraları, sabahtan gece yarılarına kadar çalışılan bir diktatörlüğe dönüşecektir.

1960’ların başında Run Run Shaw, Hong Kong sinemasının amerikan ve japon sinemasıyla başedemeyeceğinin farkındadır ve bu nedenle modernizasyona gider; örneğin teknik yenilikler için japon görüntü yönetmenlerini davet eder, kendi teknik ekibini Japonya’ya gönderir, yönetmen Raymond Chow’u reklam işleriyle görevlendirir ve yurtdışında o dönemde neler yapıldığına dikkat kesilir. Bir seri tesadüf neticesinde, özellikle rakip şirket Cathay’ın sahibi Loke Wan Tho’nun 1964’teki ölümünün ardından, Shaw, 60’lı yıllarda Wuxiapian türü filmlerden hemen önce, Hong Kong film pazarını müzikal ve melodramlarla doldurur (Şüphesiz başarı sadece tesadüflere bağlanamaz. Shaw Brothers’ın filmlerini Tayvan ve Singapur’da da konuşulan mandarince dilinde çekmesi, daha kısıtlı bir bölgede yaygın olan kantoncanın aksine daha fazla ilgi çeker. Bunun dışında rakip şirketin ana üssü halen Singapur’da bulunmakta, Run Run Shaw ise işleri bizzat merkezinden yani Hong Kong’tan yönetmektedir. Bu da ona elbette avantaj sağlar. Wuxiapian filmlerinin ilk başarılı örnekleri 1966 tarihli King Hu’nun yönettiği “ Come Drink with Me” ve 1967 tarihli Chang Cheh’nin yönettiği “One Armed Swordman” adlı filmlerdir. King Hu Pekin Operasından gelmektedir. Dolayısıyla savaş sanatları filmlerine, köklerini geleneksel Çin edebiyatı, resmi ve tiyatrosundan alan sofistike bir estetik değer katmıştır. Kendine has tekniği ile o dönemde hiçbir görsel efekt ya da tel kullanmadan çok başarılı dövüş sahneleri çekmiştir. Chang Cheh’nin Shaw Brothers’da çektiği ilk wuxiapian filmi 1966 tarihli Tiger Boy olsa da başarıyı One Armed Swordman ile yakalamıştır ve film teknik olarak japon filmlerinden etkiler taşır. Bu esnada Raymond Chow, Golden Harvest film şirketini kurmak için Shaw’dan ayrılır ve Bruce Lee ile de anlaşma imzalar. (Burda bir noktaya dikkat çekmekte yarar var. Bruce Lee’nin Golden Harvest’la piyasaya çıkış filmi The Big Boss’ tan hemen önce, wuxiapian filmleri miladını çoktan doldurmuşken, Shaw Brothers ilk kung fu filmi The Chinese Boxer, diğer adıyla One Armed Boxer’ ı (1971) vizyona-rakip olarak- çıkarır. Bruce Lee’ye karşı Jimmy Wang Yu! Ayrıca Golden Harvest ve Bruce Lee (ve de diğer çalışanlar) arasındaki daha serbest koşullarda oluşturulan ilişki, Run Run Shaw’un despot yönetimi altındaki ekibi arasında ilk çatlakları vermeye başlar. Shaw Brothers’ın pazarda daha fazla yer kapmak için çektiği filmlerde dilin mandarince olması, kantoncanın daha ağır bastığı Hong Kong’ta ters tepmeye başlar. Bruce Lee’nin ölümünün ardından Golden Harvest’ın yeni gözdesi Jackie Chan, Shaw Brothers’ın köhnemiş kung fu temalarına yeni bir soluk getiren kung fu- komedi tarzı ve de televizyonun öneminin artması ile işlerin ters gitmesi hızlanır.



1970’lerde Shaw, yılda 40 kadar film üretmektedir. Ama seksenli yıllarda bu sayı yarıya düşer. Bu dönemde diğer büyük prodüksiyonların üstesinden gelebilmek için bir yandan korku türüne yönelir (Seeding of a Ghost 1983), diğer yandan New Wave akımının yönetmenlerini takımına katar (Ann Hui-Love in a Fallen City, Patrick Tam- Cherie ve Stanley Kwan- Women). Ama bu sonun başlangıcıdır. ‘80’lerin sonunda prodüksiyonlar tamamen durur ve salonlar televizyon şirketlerine kiraya verilir.

1960’larda wuxiapian filmleriyle çıkışını yapıp en büyük film şirketi haline gelen, ‘70’lerde özellikle bir adamın (Bruce Lee) sinema piyasasındaki yeniliğiyle, hem ilk kung fu filmlerini yapan hem de iç yönetiminde ilk darbelerini alan, ‘80’lere gelindiğinde ekonomik ve kültürel nedenlerle daha fazla baş edemeyip film prodüksiyonundan tamamen elini ayağını çeken Shaw Brothers film şirketinin tarihi kısaca bu kadar. Her zamanki gibi üşenmezsem bir sonraki Shaw Brothers yazısında oyuncular, yönetmenler, filmler akla ne gelirse onlara değinelim...

19.2.09

AKŞAM DİŞLEMEYE MİSAFİRİM VAR / A CENA COL VAMPIRO

Haça, sarmısağa ve bilumum diğer vampir-savara zafiyet göstermeyen vampir klişesinin bir diğer örneğiyle karşı karşıyayız. Boynunda haç taşıyan, Mezopotamya menşeli, eklektik olmakla birlikte islam mimarisinin mukarnaslı sütun başlıklarını, tavan ve duvarlarda geometrik desenli süslemelerini bünyesinde barındıran bir kalede yaşayan, üstelik 'malum' yaşam şartları dolayısıyla, ekmeğini yönetmenlikten çıkarıp, bir de nihilistin önde gideni, intihar eğilimli bir vampirle (Jurek-George Hamilton). 4000 yıllık uzun uzun upuzun (kabul etmek lazım gerçekten biraz fazla uzun) yaşantısından artık gına getirip ölmek isteyen vampirimiz, kendisini öldürecek adam bulabilmek adına güya çekeceği film için oyuncu seçmesi düzenler. Seçmelerde boy gösteren, sanatın farklı dallarında sergiledikleri performansları ile göz dolduran(!) 4 kişi-Gianni, Sasha, Monica, Rita- vampir yönetmenimizin filminde oynamak için en birinci sıradan seçilirler. Lakin o anda yönetmenle tanışmadıkları gibi, doğal olarak vampir olduğunu da bilmemektedirler. Hep beraber bindikleri Rolls Royce ile vampir yönetmen Jurek’in kalesine doğru yol alırken yüreklerinde sanat yapacak olmalarının aşkı, akıllarındaysa tiplerine bakılırsa hiç ama hiçbir şey yoktur. Bir sahnede puf böreği gibi şişmek suretiyle mezarından dikelerek canlanışına tanık olduğumuz vampir gibi boş karakterlerden oluşan 4 kişilik ekibimiz, kaleye vardıklarında, her türlü böcek ve çiçek yiyerek nutrisyon olayını halleden kambur uşak tarafından karşılanıp, yönetmenin asistanı tarafından içeri buyur edilirler. Haunted House’un vampirli versiyonuna hoşgeldiniz. Bu arada evin gedikli deli karısı (Isabel Russinova)ile de tanışırız. Bu abla anlamlı anlamsız kahkaları ve barok dönem kokoş kıyafetleri ile zaten yeterince eklektik olan iç mekana ayrı bir hava katmaktadır. O da dekordan öteye gidememiş gördüğüm kadarıyla o açıdan seti tamamlamış denebilir. Vampir yönetmenimiz salona teşrif edene kadar, asistan tarafından konuklara yönetmenin "Vampir" filmi seyrettirilir. Ama tam vampirin nasıl öldürüleceği sorunsalına gelindiği zaman makine bozulur, film kopar. Bizim kafadarlar dalga geçip, aptal saptal konuşa dursunlar, vampirimiz de kaleye teşrif etmiş en güzel kırmızı Christofer Lee kıyafetleri içinde konuklarını yimek sofrasına davet etmiştir. Burda niyetini arkadaşlara güzelcene açıklar ve ekler “Eğer siz beni şafak sökene kadar öldürmezseniz, işte o zaman ben sizi dişlemek suretiyle ölümsüzlüğe mahkum ederim”. Aksiyon başlıyor dostlar. Bizimkiler, önce, tabi ki kaçmaya yeltenir. Her ne kadar yarasaya dönüp küçük deliklerden geçebilme kabiliyetine sahip olmasa da vampirimiz, onun da bazı numaraları var elbette kapalı mekanlara girebilmek için. Kahramanlarımızı her köşeye sıkıştırdığında beni göz yaşlarına boğan yöntemlerle geri püskürtüldü vampir Jurek.
Ay paçoz vampir ya! Önce gözüne sprey sıktılar, sonra elini kapıya sıkıştırdılar, ardından ağzına masanın üzerinde duran korku filmlerinden birinin video kasedini (Per favore non mordermi sul collo-Lütfen beni boynumdan ısırmayınız! manasına gelir ve Roman Polanski'nin The Fearless Vampire Killers ya da Dance with the Vampire adlarıyla bilinen vampir komedisi filmidir) tıktılar (Lakin gözümden kaçmadı, bu kaset ağzına ilk tıkılan kaset değildi, neyse...).
Ya kardeşim, böyle vampir olmaz olsun! Vampirlerin yüz karası! Bu arada dalgacı Gianni de ayrı salak yani. Lan oğlum, adam sana göğsünden dana gibi haç çıkarıp göstermiş, sen hala herifi kazıklamaya çalışıyorsun. Ne diyeyim ben sana, zamane genci! Bu arada vampirimiz kazıklandığında ağzından Exorcist misali yeşil yeşil sıvılar aktı ki hiç o konuya girmiyorum. Öte yandan kahramanlarımız azıcık sanat tarihi bilselerdi, vampirin yaşadığı yerin mimarisine bakarak çok rahat onu alt edebilirlerdi. Zira islam mimarisinin hüküm sürdüğü bu evde, elbetteki vampir haçlan maçlan korkutulamaz. Halbusu alaydınız elinize bi Kur’an, serpeydiniz iki zemzem suyu, bak bakalım vampir o zaman kimi dişliyor.
Daha fazla uzatmayayım, sonuçta bizimkiler filmi tamir etmeyi başarıp, filmin sonunu izlerler. Vampir Jurek’i nasıl öldürüeceklerini öğrenip, Dorian Gray’e göndermeli cinayet yöntemiyle vampirimizi ölüm isteğine kavuştururlar. Gianni, canlanırken şişip, ölürken de foslayan vampirimizin dişini hatıra niyetine yanına aldıktan sonra, hep beraber elele tutuşarak kaleyi terkederler.
Oğul Bava’nın (Lamberto), 1988 tarihli italyan televizyonu için çekilmiş, A Cena Col Vampiro isimli bu filmi, ingilizce Dinner with the Vampire adıyla da bilinmekte. Sanırım Bava’nın filmografisinde düz anlamdaki en kötü filmi olarak görülüyor. Öte yandan benim için süper bir film olduğunu söylemeliyim. Sisler içindeki kale ve kalenin altındaki kripta, on bin kere göstersen insanı bıktırmayacak (bu insan ben oluyorum sanırım) atmosferler. Her ne kadar 4’lümüzün karakterleri boş dedim ama, şakacı, romantik, helecanlı(!) ve ne olduğu beli olmayan gibi dört farklı karaktercik var ortada. Çok fazla kan revan yok filmde yalnız çok hoş bir kalp çıkarma sahnesi var mesela. Bir de mahzendeki iblisleri beslerkene asistanın onlara sakatat atma sahnesi var kanlı kanlı, emme bunun konumuzla bir ilgisi yok (bir tek orda şey ettim ben biraz, doğruyu söylemek gerekirse). Son olarak, şunu söylemek isterim; Bu filmde hem klasik bir vampir filmi, hem de vampir filmleriyle dalgasını geçen başka tür bir vampir filmini birlikte izleme şansımız var. Daha ne olsun! Oh be! Vallahi kendime geldim yahu! Gelsin sıradaki...
Y: Lamberto Bava
O: George Hilton (vampir Jurek)(Birşey söylemeye gerek var mı?), Riccardo Rossi (Gianni) , Patrizia Pellegrino (Rita), Yvonne Scio (Monica), Valeria Milillo (Sasha) , Isabel Russinova (deli karı-ama es geçmeyelim sevilen sayılan bir abla)
Kendime not: Mukarnas gördüm ve yeniden depreştim tek kelimeyle!
Boş işler bunlar...