“Yalnızca bir gülücük hakkım var. Hangi kameraya gülüyorum? O mu? Hazırım öyleyse… Sırıt…”
Malumunuz geçtiğimiz haftasonu Japon Filmleri Festivali G-Mall’da vuku buldu. Bendeniz de büyük bir azimle festivale teşrif ederek, 7 filmden 5 tanesini izleme şansına eriştim. Kendimi, hem insan içine çıkabilme başarısını hem de o kadar saat, kimseye saldırmadan oturabilme başarısını gösterdiğim için tebrik etmek istiyorum. Festivalin birinci günü ile ilgili bol adrenalin (!) (Beğenemedin mi? Böyle olur şehir çocuğunun adrenali!) yüklü maceramı
Ters Ninja ’dan okuyabilirsiniz. Şu an, burada, yoğun istek üzerine (ki kendisini tehdit olarak belli etmektedir
tanrıça taraflarından) ikinci gün ve seyrettiğim filmlerle ilgili geyik yapmak üzere bulunmaktayım. Böyle de biraz görgüsüzlük gibi oldu ama… Gittiysem gittim, size ne değil mi?..
Pazar sabahı, soğuk bir güne uyanmış, tam takır kuru bakır buzdolabından zar zor kahvaltılık birşeyler ayarlamış ve aheste aheste tıkındıktan hemen sonra, bu defa yalnızca yürüyerek G-Mall’a varma planımı yürürlüğe koymak üzere ayaklanmıştım. Planım tam istediğim gibi, parkın içinden kıvrıla kıvrıla inen merdiven sayesinde başarıya ulaşmış, hesapladığımdan çok daha önce G-Mall’a varmıştım. Sosyo-fobik bir insan olarak, öyle sap gibi, ulu orta dikilemeyeceğimden kelli, hemen göz nurum D&R’a saldırmış, zaten bir avuç olan raflarındaki tüm kitapları sağdan sola ve yukarıdan aşağı olmak üzere ezberlemiştim. Bilet ‘gişesi’nin açılmasına 40 dakika kalaya kadar D&R’ın genel müdürü olma kıvamına gelmeyi başarmış, kuyrukta beklerken okumak için cebime sığacak büyüklükte bir kitapceğizi de satın almıştım. Kendimi bir gün önceki kuyruğun daha insaflısına eklediğim zaman biraz rahatlar gibi olmuş, lâkin okumaya başladığım kitap vesilesiyle boynumun hafif yana bükük kalacağı sorununu hiç hesaplamamıştım (Bu kaçıncı?). Neyse ki Japon milleti oldukça dakik bir millet de, tam denilen saatte bilet dağıtımına başladılar. Ben de ‘boynu bükükler’i çok fazla oynamak zorunda kalmadım. Dikkat, salona adım atıyorum; Ve attım!

İlk filmimiz, Jun Ichikawa yönetmenliğinde 2007 yılında çekilmiş, ilk bakışta yalnızca gençkızlara özgü bir filmmiş havası veren
Ashita No Watashi No Tsukuri Kata (Nasıl Kendim Oldum). İtiraf ediyorum filmin ilk başlarında oldukça sıkıcı bir film olduğunu düşündüm ama değil. Bu seyrederken sıkılma ihtimaliniz bulunmaz anlamına gelmez elbette. Dileyen dilediği kadar sıkılsın izinlisiniz… Aile, okul, kısacası toplumda, insana verilen farklı rollerin, hayatları nasıl etkilediğini, iki genç kız üzerinden anlatan bir film. Başrollerdeki iki genç oyuncu da Japonya’nın yükselen yıldızlarından. Hoş, ben sadece bir tanesini tanıyorum dizilerden; Riko Narumi.
İki film arasındaki boşlukta ne yaptığımı hatırlamıyorum doğrusu. O kadar soyutlandım ki o gün hayattan, bir daha böylesi bir soyutlanma anı daha ne zaman yaşarım bilemiyorum doğrusu…

İkinci film,
Yunagi No Machi, Sakura No Kuni (Dün Hiroşima’da, Bugün Hiroşima’da), ilki, atom bombasından sonraki duruma bir aile üzerinden bakış atan, ikincisi, aynı ailenin bir sonraki kuşağında Hiroşima’nın etkilerini irdelemesi gereken, ama pek oralı olmamış, iki bölümlük bir film. Yalnız ikinci bölümde filmin sapıttığını ve saçmaladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dahası söylediği şeyler açısından da ilginç bir film bu. Herşeyden önce pek barış yanlısı bir mesaj içerdiğini söyleyemeyeceğim. Filmde öyle bir cümle var ki, atom bombasına ithafen “Bomba üzerimize düşmedi, üzerimize bırakıldı” gibi, dış kapının mandalı bir millete mensup olduğum için pek karışmak istemiyorum açıkçası. Kısaca, dram üstüne dram izleyerek, kendine işkence rekorunu kıran bu bünyeyi fazla saramadı bu film de.
Kafam hafif davul olmak üzere salondan çıktığımda, festivalin ‘onur’ konuğu, sevgili
Goddess Artemis, ortama teşrif etmiş, kızıl ötesi saçlarıyla, çoktan radyoaktif bir çember oluşturmuştu etrafında. O gece orada bulunanların, evlerine döndükten sonra, bu çekiciliğe dayanamayıp, bu boyuttan göçüp gittikleri rivayet olunur. Rivayetler bir yana, henüz salondan adımımı atmıştım ki dışarıya, Gaddesu’nun o ilahi kolu beni çekip, kuyruğun nerdeyse en başına iliştiriverdi. Biraz sonra izleyeceğimiz filmde Tadanobu Asano’yu görmenin heyecanıyla, yüzüne bir başka nur gelmiş olan Gaddesu’nun, “Filmde Ryuhei Matsuda da varmış’ demesiyle, onun salyası sol taraftan, benim salyam sağ taraftan akmak üzere, G-Mall’u G-River’a çevirmiş, kuyruktaki onca kişi, bu okunmuş suya kapılarak heba olup gitmişti. Kuyrukta kimse kalmadıysa hep birlikte salona son kez olmak kaydıyla teşrif edelim.
Öncelikle küçük bir itiraf; önümüzdeki seneden itibaren, Japon Filmleri Festivali ya da Haftası paralı olursa, bunun sorumlusu kesinlikle Gaddesu ve benim. Zira doldurduğumuz anket kağıdına, şimdi nedenini uzun uzadıya anlatamayacağım şekilde bir serzenişte bulunduk. İsteyen adımı tahtaya yazabilir. Cezam neyse çekerim…
Filme gelelim (Çok fazla gelmek istemiyorum ya neyse…); 2009 tarihli Tsurugidake: Ten No Ki (Zirve, Nirengi Taşı Kayıtları), tarihi gerçekliklere dayanan, aynı zamanda bir romandan uyarlanmış, Daisaku Kimura tarafından yönetilmiş bir film. Aslen görüntü yönetmeni olan Kimura’nın yönettiği ilk film de bu, IMDB’deki bilgilere göre. Hikâye Meiji Dönemi’nde geçiyor. Japonya’nın tüm sınırları, Tsurugidake Dağı hariç, haritaya aktarılmıştır. Sözkonusu dağın zirvesine şu ana kadar hiçkimse tırmanmayı başaramamıştır. Japonya milli sınırlarını belirlemek isteyen Japon Ordusu, bu işle ilgili Shibasaki’yi görevlendirir. Harita işinde uzman olan ama her yeni işe bir amatör gibi, tırmanacağı dağı hafife almadan ve konunun uzmanlarıyla fikir alışverişi yapmaktan da çekinmeden yaklaşan Shibasaki’nin işi, aynı dağın zirvesine, ordudan önce tırmanmak isteyen Dağcılık Kulübü dolayısıyla biraz zordur. Ama bu görevde ona, o dağı avucunun içi gibi bilen ‘köylü’ bir adam, “Köylü milletin efendisidir” sözünü haklı çıkarırcasına rehberlik edecek ve Shibasaki, ekibiyle birlikte, tüm zorluklara rağmen, görevin altından kalkmaya çalışacaktır. Yönetmen, görüntü yönetmenliğinden gelen deneyimini iyi kullanmış doğrusu. Ama ben bu filmi, kurmacadan ziyade belgesel formatında seyretseydim daha çok sevebilirdim. Yaklaşık 140 dakika süren film, sıkmadan kendini seyrettirmeyi başarıyor. Ama sonuçta seyircinin eline salyadan başka bir şey geçtiğini de söyleyemeyeceğim. Bu filmi Amerikalılar yapmış olsalardı eğer, çok daha dramatik öğeler katarlar, hatta en az 2 kişiyi, zorlu hava koşulları münasabetiyle, tırmanış sırasında öldürürlerdi diye de düşünüyorum, gerçek veya değil.
Burda da yazayım tam olsun. Efendim Tadanobu Asano ve Ryuhei Matsuda’yı birlikte izleme şansına eriştiğimiz bir başka film vardı Gohatto adında, bilmem hatırlar mısınız? Samuraylar arasındaki eşcinsel ilişkiye son derece Nagisa Oshima gözünden bakan bu filmde, Asano’nun canlandırdığı karakter, tabir-i caizse, Matsuda’nın canlandırdığı karaktere sarkıyordu (Hoş, filmde ona sarkmayan var mıydı ki?). İşte Tsurugidake filminde, Shibasaki’yi canlandıran Asano’nun çömezi rolünde Matsuda’yı izlerken, fesat ruhum kurusun, aklıma hep Gohatto’nun İntikamı gelip durdu. Özellikle, tırmanış esnasında kamp yaptıkları zamanlarda, tüm ekibi bir arada yatarken gösteren kadrajlar, maalesef sırıtmama engel olamadı. O anlarda, Gaddesu’yu dürtsem mi diye hafif düşünmüşsem de, kendisi vecd içerisinde boyut değiştirdiğinden rahatsız etmeyeyim demiş olmalıyım.
Film bitmiş, Gaddesu ile evli evine köylü köyüne formatını oluşturmak üzere Taksim’e uzamıştık. Bu arada kendisine söz verdiğim Bride of Godzilla adlı o müthiş parçayı, o mükemmel sesimle icra etmeyi unutmamış, ama az evvel yaşadığı vecd olayını bozmak istemediğim için sözümü yerine getirememiştim (kendisi aksini iddia edebilir, hazırlıklı olun). O sesim ki, nice insanları kötü yola düşürdü, bir o kadarını da sakat bıraktı yani o derece…
Gene duygularım sel olmuş, yazmış da yazmışım dostlar. Gözünüzü yorduğum için bağışlayın beni. Ama şimdiye kadar öğrenmiş olmalısınız ki, sonuna kadar okumak zorunda değilsiniz. Burası özgür bir blog, okuduklarınızdan sorumlu değilsiniz. Öyleyse, dışarıda birbirimizi görürsek tanımamak üzere dağılabiliriz…
Bir dahaki film etkinliklerinde buluşmak dileğiyle…