27.12.08

CENOVA'NIN GÜNERCİNLERİ

Bu yazımda insanlık adına yararlı birşey yaparak Cenova'nın günercinlerinden bahsetmek istiyorum. Günercin, güvercin familyasının arsız bir üyesidir. İstanbul'da da sıklıkla rastlayabileceğimiz bu türün kanımca en gelişmiş üyesi burada, yani Cenova'dadır. Araç yollarına girerek hayatı pahasına uçmaya direnen, hiçbir şey yemediğiniz hatta hiçbir hareket yapmadan oturduğunuz anlarda dahi dibinizde bitmekten korkmayan bu cengaver güvercin tipi, bilen bilir-çocukluğumdan beri korkulu rüyam olmayı başarmıştır. Cenova sokaklarında sıklıkla ölüsüne rastlayabileceğiniz günercinlere karşı Avrupa mimarisi de önlemini almayı başarmıştır (mıdır?). Sütun başlıkları,gergiler, kapı üstleri gibi görebileceğiniz her türlü mimari elemanın üzerine sık aralıklardan oluşmuş teller yerleştirmişler. Gene de bana mısın demeyen bu günercin evladını, Cenova'da olmasa dahi Bolonya'da tellerin arasında yakalamış bulunuyorum. Burda günercinlerin bu kadar çok olmasının kendi açımdan en iyi tarafı, 1-2 yıl önce geliştirmeye başladığım "günercin kung fu'su" nu nihayet tamamlayabilecek olmamdan ibarettir. İşte böyleyken böyle...

CENOVA NİNJA GURURLA SUNAR-İKİ SHAW BROTHERS FİLMİ

İki gündür noel tatili. Dolayısıyla heryer, çocukken insanın içine sıkıntı veren pazar günleri vardır ya, aynen o ambiyansta. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor.Zaten yapacak birşey de yok western filmlerindeki gibi rüzgarda savrulan saman topları misali yollarda sürtmek istemiyorsam. Peki bu güzide tatilde Cenova'da ben ne yaptım? Kaçmanız için iki saniye veriyorum... Shaw Brothers yapımı iki müthiş film seyrettim. İlki "Five Elements Ninjas", ikincisi "8 Pole Diagram Fighter". İlkinden başlamak istiyorum çünkü içinde ninja, dolayısıyla japon var.
FIVE ELEMENTS NINJAS
Önümüzde karşı karşıya gelmiş iki kung-fu okulu var. Birer ikişer dövüşerek hangi okulun daha üstün olduğunu belirlemeye çalışıyorlar. Hep böyle gitse ne ala. Doğal olarak okullardan biri "itlik" yapıyor ve araya bir japon sokuyor. Bu arada ben de bir çoşku bir çoşku. Çünkü bir çinli ve bir japonun bir arada olduğu bir filmden daha iyisi olamaz hayatta. Herneyse filmimize geri dönelim. Şaşırtıcı bir şekilde bu japon-samuray- karşı okulun öğrencisi tarafından yenilgiye uğratılınca harakiri yapıyor ama intikamının Kembuchi-san tarafından alınacağını söylüyor. Kembuchi-san beş element ninjalarnın başı. kung-fu okulu öğrencilerinin en iyileri, haklarında hiçbir şey bilmedikleri ninjalarla dövüşmek üzere görevlendiriliyorlar ama sırasıyla altın,tahta,su,ateş ve toprak elementi ninjaları tarafından telef edilmekten kurtulamıyorlar. Yarabbi sen büyüksün. Buyrun sırasıyla element ninjalarını inceleyelim;
1. ALTIN
Parlak kıyafetleri ve özellikle altın sarısı bakır?! şapkalarıyla rakiplerinin gözlerini kamaştırmak suretiyle dövüşen ninjalar


2. TAHTA
Ağaç gövdelerine saklanarak rakibi en beklemediği yerden avlayan ninjalar




3. SU
Ne olduğunu benim dahi! anlayamadığım bir teknikle su üstünde yürüyebilen,gerekiğinde bambu kamışlarla su altında nefes alarak ilerleyen mavi kıyafetli sinsi ninjalar.


4. ATEŞ
Kırmızı kıyafetleriyle ateşten ziyade, dumanla rakiplerinin görme duyularıyla oynayan ninjalar.

5. TOPRAK
Tahmin edileceği üzere toprak altına saklanarak, yine beklenmediği anda mızraklarıyla alttan alttan saldıran, filmde ne olduğunu tam anlayamadım ama bu hareketle kung-fucunun bağırsağını dışarı çıkarmayı başararak, kung-fucunun kendi bağırsağına basmak suretiyle ölümüne neden olmuş ninjalar ki son element toprakta Kembuchi-san'ı da görmekteyiz.

Nasıl olsa filmi seyretmeyeceğiniz için sonunu anlatmakta sakınca görmüyorum. Bu telef olayından sonra Kembuchi-san, tek kadın ninja JUNKO'yu casus olarak kung-fu okuluna gönderir.Junko burada mimar edasıyla tüm okulun planını çıkarır. (Yandaki fotoda Junko planı çizmeye henüz başlamıştır).Bu arada japonların ne kadar hassas çalıştığını görüyüyoruz:) hem ayrıntı olarak hem kalben; zira bu junkocuk kung-fuculardan birine abayı yakar. Zaten klasiktir ya bi işe kadın girdi mi o iş bitmiş demektir. Aynen bunda da öyle olur. Ninjalar okulu basar. Usta başta olmak üzere herkesi öldürürler.Ama junko'nun kurtardığı bir kişi hariç. Sonracığıma bu arkadaş intikam yemini ederek, ninja adetlerini öğrenip, yanına aldığı üç "brother"ı ile ninjaları kendi yöntemleriyle haklar. Filmin bir sahnesine değinmek istiyorum. Kung-fu okuluna casus olarak giren Junko dikkat çekmemek için "sen bana yardım ettin ben de sana teşekkür babında kendimi sunuyorum diyerek"ten" böylesine acayip file elbisesiyle cıbıldak tenini kung-fuculardan birine sunar. Ama son derece ahlaklı kungfucu "o da ne? Bu ne biçim bir kıyafet böyle" vs diyerek kadından yararlanmayacağını, gerekirse "şu" ninjaları atlattıktan sonra ustasından izin alıp evlenebileceklerini söyler. Burda hafif bir dumura uğrarsınız zaten de asıl dumur yandaki fotoya baktıktan sonra geliyor bana kalırsa. Ben de aynı soruyu sana sormak istiyorum güzel kardeşim: "Bu ne biçim bir kıyafet böyle?" ama kadına değil direk kung-fucu abime! Yani kadının kıyafetine laf eden, müslüman olsa bari:))

İşte böyle ilk filmimiz. İkinci filmimiz, bir kung-fu epiği; 8 diagram pole fighter. Başrolde Gordon Liu. İmparator için diğer yedi kardeşi ve babasıyla savaşırken, general tarafından ihanete uğrayarak babası ve altı kardeşini kaybeden Gordon Liu, intikamını almak için yemin eder ve rahip olmak amacıyla bir manastıra kendini atar. Burada 8 diagram pole tekniğini öğrenerek intikamını alabilecek midir? Deliren 6 numaralı kardeşi kendine gelebilcek midir? Gordon'u, yani 5 numaralı kardeşini bulmak için yola çıkan 8 numaralı kız kardeş bu amacına ulaşabilecek midir? Acayip mızrak teknikleriyle yüce bir anne olduğu anlaşılan Bayan Yang oğullarına kavuşabilecek midir? Her yerinden epik epik olduğu anlaşılan bu film, Gordon Liu'nun müthiş kel kafasının hatrından daha fazlası nedeniyle şiddetle tavsiye edilir. Özelikle anne karakterine dikkat edilmesi önerilir. Valla annemle her kavga ettiğimde böylesi bir mızrak ya da kılıç tekniği falan kullansaydık karşılıklı şimdiye kung-fu ustası olmuştum ziyadesiyle. Ömrümü boşa tüketiyorum vallahi billahi... Amitaufa!

25.12.08

THE SPIRIT


Az önce The Spirit filminden döndüm. Will Eisner çizgiromanından doğma Frank Miller tarafından filme aktarılma. Laf söylenir mi böyle bir filme? Söylenmez. Ettiğim yemini bozdum ve italyanca dublajlı olduğunu bile bile gittim filme. Pişman değilim. Hatta keskin hatlı italyancayla enteresan bile olmuş denebilir. Yalan olmasın, ben bilmiyordum bu The Spirit nedir ne değildir. Zaten memleketimde de öyledir ya film çıkacağı sırada kitabı da sürerler piyasaya.Burda da aynen öyle.Baktım hemen kitapçılardaki yerini almış. İyi aferin ne diyeyim!..

Sıra yeniden sinema tanıtımlarımıza geldi sanırım.Zira başka bir sinema salonu denedim. ODEON adlı Cenova'nın bu güzide sineması yine beni çileden çıkartmaya yetti. Bugün Noel tatili. Seans 16.00'da. Saat 15.30 olmuş kapı kapalı.İçerde bir kişi dört dönüyor.Kapı önüyse sanki gala varmış gibi insanlarla dolu.Bi kırmızı halı eksik. 15.45'te kapı açıldı, herkes, hurra içeri. Ne sıra var ne bişey. Bu ilk değil zaten. Bu italyan milleti sıra mıra dinlemiyor. Herneyse benim derdim başka tabi. Zaten kalabalık tepemi arttırmış bi de salon dolu olursa yıkarım ortalığı. Bakıyorum yaşlı başlı insanlar çoğu.Diyorum ki kendi kendime "Herhalde Spirit'i seyredecek halleri yok". Cidden bir daha baktım "NATALE A RIO" -Rio'da noel-diye Recep İvedik misali başka bir film daha girmiş vizyona. Rahatladım azıcık. Harbiden de salonda üç kişiydik sadece. Bir de sinemalar bayramlarda daha kazık oluyor. Yiyoruz kazıkları zaten dur bakalım nereye kadar!..

BİR EMILIA-ROMAGNA ÜÇLEMESİ

1. İKİ KULE
Sabah gene saat 4'te uyandım.Zira 5.58'deki treni yakalayacağım. Telefonun alarmına Leonard Cohen-Suzanne'i yerleştirmişim.Dolayısıyla kendime gelmek uzun zaman aldı. Böyle biri mırıl mırıl bişeyler söylüyor ama uykuyla uyanıklık arasında kendime gelemedim bir türlü.Neyse sonuçta yakaladık treni. İstikamet Bolonya! İnternetten kontrol ettiğime göre önümüzdeki üç gün Emilia-Romanya bölgesinde hava açık veya az bulutlu ama güneşli. Trende koltuğa konuşlandım. Yeni bir çizgi roman denemesi yapıyorum; "DAGO". Sardı. Bilahare yazarım sonra. Bolonya'ya kadar üç buçuk saat var.Şimdi, benim italyancayla bile bu kadar saat boyunca tek bir çizgiroman yetmez. Dolayısıyla çizginin bittiği yerde yine çizgi başlar. Yani LOCOROCO 2. Yeri gelmişken oyundan da bahsedeyim bari. Yeni şeyler eklemişler Loco'ya. Mesela su altında hareket edebiliyorsun. Sonra yeni karakterler var bir sürü. Zevk zevk üstüne yani.Yalnızca birinci oyunda istediğimiz zaman fotoğraf çekebiliyorduk ya bunda çekemiyoruz maalesef.Neyse Bolonya'ya geri dönelim. İstasyondan iner inmez sur kalıntısı. Güzel bir başlangıç yaptık sanırsam. Peki devamı gelecek miydi? Ayaklarım beni bu sefer ne kadar taşıyabilecekti? Hava şartları cidden el verişli miydi? Burda ne gibi abukluklarla karşılaşacaktım? Hepsi şimdi ve az sonra...Ne diyordum?.. Aslında yazacak pek birşey yok! Bolonya hakkında ne diyebilirim ki? Hmm...Dur dur var diyeceklerim. İyice saldım.Yanıma ne tuğla rehberimi ne başka birşey aldım. Cimriliğim tuttu harita falan da almadım parayla:) Tren istasyonunda turist ofisi var.Harita işini ordan hallettim. Verdim kendimi büyük caddeye(Via dell'Indipendenza).Doğru kentin kalbi Maggiore meydanına. Meydana varmadan bu cadde üstündeki bir mağazaya deyinmek istiyorum. H&M; giyim mağazası. Türkiye'de yok sanırım ama ünü var. Ürünlerdeki etiketlerin bir çoğunda MADE IN TURKEY yazdığı için merak edip araştırmıştım. Kısacası gençlerin çok tuttuğu bir mağaza.Bolonya'dakinin önünde de açılmasını bekleyenlerin kuyruğu vardı. Tuhaf geldi niyeyse...Kısa keselim sıkıldım. Bolonya'da görülecek ne var? Maggiore meydanındaki yapılar tabiki. Buranın ana kilisesi San Petronio ilginç tuğla örgüsüne sahip. Bizdeki kirpi saçak örgüsü kilisenin dış cephesininde kullanılmış. Bir de yapının apsidinin her iki yanındaki köşe pencereleri ilginç.Yapının tamamen dışından bahsediyorum çünkü içine girmek sırt çantam dolayısıyla nasip olmadı. Kapıda sırt çantasıyla içeri giremezsiniz diyen görevliye bir süre boşboş baktıktan sonra peki amca ama çantamı nereye bırakabilirim diye sorduğumda "Ben bilmem beyim bilir" tarzı bir yanıtla karşılaştığımdan kös kös uzaklaştım oracıktan. Yorum yapmıyorum. Bu tedbirin amacı 1980'deki tren istasyonunda gerçekleşen terorist bombalama eylemine dayanıyor olabilir. Aynı şekilde Milano'nun Duomo'suna girerken de jandarmalar sırt çantalarını didik didik ediyorlar. Asıl sorun şu; Sırt çantasının günahı ne? Hele günümüzde sırt çantası bu kadar damgalanmışken içeriye aynı işlevi görebilecek büyüklükte yandan asmalı bir çantayla girsem ne farkedecek sorarım sana ey okuyucu? Dünyadaki tek akıllı ben olmadığımdan gayrı kapatıyorum bu konuyu. Bolonya'da şehir merkezinden ziyade varsa surları aramak üzere şehir etrafında dolandım daha çok. Peki bulabildim mi? Örtü altında da olsa,sadece kapılardan ibaret de olsa buldum. Mutlu muyum? Sayılır...Tüm kapılar şu an restorasyonda olduğundan sadece fotoğraflarını görebildim. Sevgili okuyucum(Okumaya tenezzül ettiysen buraya kadar tabi) sana iki tekerli bir tavsiyem olacak.Bu gezi sırasında bisiklet kullan.Böyle bir şansın varken niye tepesin? Yalnız bir uyarıda bulunayım. Bolonya'da öyle ayrılmış bisiklet yolu fazla yok.Saldım çayıra mevlam kayıra durumu mevcut. O açıdan dikkatli ol.Hoş bir sonraki durağım Ferrara ve Ravenna'da da bisiklet yolları Torino ya da Modena'daki kadar net değildi ya. Uzatmayayım, iki kule ile bağlantımıza gelelim. Kentin diğer önemli unsuru hatta simgesi Asinelli ve Garisenda kuleleri. Bu kulelerden biri eğik.Gittikçe de eğiliyor. Şu anda da güçlendirmesi çalışması yapılıyor onunla ilgili. Bolonya ile söyleme kistediğim birşey var mı başka? Sanırım yok. İki kule olayını burda tamamlayarak "Kent Kardeşliği" olayına geçmek istiyorum;yani FERRARA'ya.
2.KENT KARDEŞLİĞİ
Hava kararmadan Ferrara'ya geçmek istiyorum çünkü burada konaklayarak ertesi gün Ravenna'ya geçeceğim. Peki niye Ferrara'da kalıyorum?Çünkü ne Bolonya'da ne Ravenna'da uygun bir hostel bulabilmiş değilim. Tek hostel Ferrara'da var. Student's Hostel Estense. Gecesi 15 euro.Yazıyorum çünkü beğendim. Hem ucuz hem ferah hem de temiz(tek geceden ne anladıysam işte o kadar).Bir de tabi tarihi yapı.Tavanları kalemişli.Bir yerde tavanı ahşap kirişli.Kapılar çok hoş ahşap.24 saat açık. Arkada da karanlıktan pek göremedim onun için yalan olmasın ama bahçesi var. Yeter mi bu reklam. İyi işte yolunuz buralara düşerse tavsiye ediyorum. Neyse efenim vardık Ferrara'ya hava kararırken. Görülecek yerleri gördük; Duomo,meydan,Estense kalesi,tipik sokaklar vs. Asıl macera sabahtı ama. Sabahın karanlığında ve deli gibi sisinde kent mezarlığına gittim. 15.yy'dan itibaren mezarlık olarak değil de manastır olarak kullanılan mezarlık sis altında muhteşemdi. Evet itiraf ediyorum biraz korktum ama bu bacaklarımı yıldırmadı. Acayip bir atmosfer altında müthiş bir deneyim yaşadım. Hava aydınlanmaya başlarken bu sefer hem Ravenna trenine yetişme derdim var hem de gitmeden surları görmek istiyorum.Tavsiye geliyor;Bisiklet diyorum sana ya niye anlamıyorsun. Tren istasyonuna en yakın sura nasıl ulaşırım sorusundan yola çıkarak vardım surlara. Ama hani sur? Bu muymuş? Dikkatli bakayım bi daha. Gerçekten bu mu??? Hayal kırıklığı.Halbuki haritada-özellikle eski haritasında-nasıl görkemli görünüyor. Buraya gelip vaktiniz varsa bisikletle surların etrefında gezmeniz hoş olabilir diye düşünüyorum.Tüm bu kalıntılar yeşillendirilip bisiklet ve yaya yoluyla çepeçevre sarılmış Dolayısıyla güzel bir gezi mekanı yaratılmış. Çok mu uzadı bu yazı? Ama bitmedi ki daha. Ferrara ile ilgili son bir kaç şey söylemek istiyorum. Kente ilk girdiğiniz andan itibaren kendine özgü özellikleri var. Mesela burda da ahşap kepenkler var ama daha çok pencereler dıştan kırmızı örtülerle kapatılıyor. Yollar genelde yuvarlak hatlı(dere taşları?ya da podima örgü) taşlarla yapılmış.Dolayısıyla ayağınızın altında hissediyorsunuz güzel güzel. Masaj desem yer misiniz? Tuğla örgüsü yapılar çeşit çeşit.Giriş katları hafif eğimli yapılar var. Sonra ahşap strüktürlü klasik ortaçağ yapılarına rastlamak mümkün. Oh trene geç kaldım. Bekle beni Ravenna...
3.TUĞBA'NIN DÖNÜŞÜ
Sis kalktı ama hava güneşli değil. Hey gidi internet yanılttın beni gene. Emilia-Romanya bölgesi orta İtalya'ya tekabül ediyor.Dolayısıyla kıyı bölgelere göre daha soğuk.Ben de bunu en derin haliyle hissedebiliyorum. Neyse ki yağmur ya da kar yok. Çok sevgili Ravenna, 5. yüzyılın Bizans kenti, mozaikler kenti. Tarihi bilgi isteyen kitap okusun lütfen. İnternet değil kitap oku! Şimdi Ravenna'da izlediğim yolu anlatayım. Bu sefer elimde harita yok PSP'de var. Zaten turist ofisini bulamamışım kaldı ki istasyon yakınında değil. Sokaklardaki haritalara bakıyorum çoook uzakta. Dolayısıyla hem sokak haritalarını izleyeceğim hem psp'dekinden yararlanacağım. İlk istikamet Ariani Vaftizhanesi. Tüm kentteki mozaikleri görebilmek için topluca bir bilet yapmışlar 8.50 euro değerinde. Öğrenci indirimi de görülmeye değer!! 1 euro'cuk indirim. Olsun o da bişeydir. Bu biletle beş yer görebiliyorsunuz. İlki işte bu 5. yy'a ait vaftizhane.Kubbe merkezinde İsa'nın vaftizini betimleyen mozaiğiyle meşhur. Tanıdık öğeler; Kırmızı-yeşil porfirler, sütun başları. İkinci yapı 6.yy'a tarihlene San Vitale kilisesi ki içlerinde en muhteşemi. O kadar fotoğraf çektim çoğu net ama gel gelelim birbirlerine karşılıklı konumlandırılmış İmparator Jüstinyen ile İmparatoriçe Theodora'yı çektiğim fotoğraflar net değil! Bu işte bir gariplik var. Ben çözemedim. Biraz sinir oldum ama neyse...Sonra üçüncü durak pek durak sayılmaz ama San Vitale'nin bahçesindeki Roma imparatoriçesi Galla Placidia'ya ait mozale. Dördüncü durak Sant'Appollinare Kilisesi.Yine 6.yy'a ait. Tüm bu yapıların içerisinde 1 euro ile çalışan mekanın tarihini anlatan makineler var. Baktım cüzdan ful bozuk para dolu ve nasıl ağır. Sen misin İtalya marketleri beni bozuk para yağmuruna tutan al sana al sana diyerek attım makinenin içine tüm bozukları. Tabii de şöyle bir sorunum var. Dinlerken dikkatim dağılıyor. Bir de italyan aksanıyla ingilizce konuşan biri varsa gitti benim yarım odaklı konsantrayon.Beşinci ve son durağa geldik;Arcivescovile müzesi ki burda bir dur demek istiyorum.Çünkü kendimi son derece kandırılmış hissediyorum. A içeri girdim;biletimi delen görevli "Sadece bir oda" dedi.Peki dedik. Zaten sadece bir oda açık. Orda da toplasan 6 tane eser var. Müzenin gerisi nerde? Bilmiyorum ve artık sormuyorum. Hatta mümkünse müze gezmek istemiyorum bir süre:) Gelelim Tuğba'nın Dönüşüne. Ne çilem varmış. Önce bindiğim tren 100 dakika rötar yaptı. Sonra yönünü Cenova'dan Torino'ya çevirdi. Aa nasıl yani demeyin.Burda normal sayılıyor. Ya o sıra müzik dinliyor olup da anonsu duymasaydım ne yapacaktım? Neyse apar topar Piacenza'da indim. Of o da nesi? İstasyon dopdolu. Tüm trenler rötarlı. Cenova'ya gidecek tren bir buçuk saat rötar yapmış. Hava soğuk.Nasıl küfrediyorum. Bekle bekle vakit geçmiyor. Burdaki toplu taşımanın böyle bir sorunu var. Mesela otobüsler çok dakik.Trafik falan olmadığı sürece. Zaten her istasyonda geliş saatini gösteren tabelalar var. Ama hem otobüsler hem trenler siz bindikten bir kaç durak sonra istikametini değiştirebiliyor. İtalyanca anlamıyorsanız ya da kaçırdıysanız anonsu vay halinize. Onun için eğer insanlar toplu halde aşağı iniyorsa direk onlarla inin.Bir kere benim başıma geldi hem de geç bir saatte sonra küfrede küfrede yürümek zorunda kaldım. Neyse iyi küfrettim.
İşte böyle okuyucu; gidişim muhteşem ama dönüşüm yalan oldu:)
Fotolar için http://www.facebook.com/album.php?aid=11769&l=e8f56&id=1347115609 Ravennahttp://www.facebook.com/album.php?aid=11766&l=33029&id=1347115609 Ferrarahttp://www.facebook.com/album.php?aid=11763&l=efa2f&id=1347115609 Bolonya

20.12.08

CENOVA'NIN MÜZELERİ 1

Arada bir bu sefer saçmalamayacağım, Cenova ile ilgili yararlı birşeyler yazacağım diyorum kendi kendime ama her seferinde direkten dönüyorum(böyle bir cümle kurmam çok manidar olmuş, çocukken abisiyle, maç yayınlanan kanalı değiştirmesi için kavga etmekten başka futbolla ilgisi olmayan biri için...). Bugünkü konumuz Cenova'nın müzeleri. Aslında hepsini gezdikten sonra yazayım istedim ama bunu bile zor yazdığımdan kelli toplu olarak yazmam imkansız gözüktü bir an. Öncelikle tüm müzeleri gezmek isteyen arkadaşım (bir kere iyi düşün niye gezmek istiyorsun hepsini? Bir insan bir şehrin tüm müzelerini gezebilir mi? Gezerse de niye gezer? Onca yıldır İstanbul'dayım;tüm müzeleri gezdim mi? Daha fazla kafa göz yarmadan devam edelim). Yaptık bir cahillik; aldık tüm müzeleri gezmek için bir bilet.Nam-ı diğer CARD MUSEI.Bunun bir öğrenci bir yetişkin formatı var.Öğrenci için olanı 20 euro ve bir yıl boyunca geçerli.Diğerini hatırlamıyorum maalesef.Ara bul.Herşeyi önüne mi koyacağız yahu. Şimdi kartını aldın mı? O halde hazır mısın? Yolumuz uzun değil ama gezilecek yaklaşık 18 müzemiz var. Hazırsan başlayalım:

İlk müze SANT AGOSTINO MÜZESİ. 13.yy'dan kalma bir kilise ve ona ek yapılmış binadan oluşan, Cenova'nın her yerinden, yıkılmış yapılardan getirilmiş heykellere,fresklere ev sahipliği yapan müzemiz. Aynı zamanda Cenova'nın sokaklarına özgü, tam olarak nasıl adlandırıldığını bilmediğim,ama bir çok yapının cephesinde 1.ve 2. kat aralarında konumlanmış nişlerin içerisindeki Meryem ana heykellerinin orjinallerinin bir kısmı da burada sergilenmekte. Puan versem mi acaba ne yapsam. Aman ne çıkar 5 üzerinden 4 veriyorum.


İkinci müzemiz DOĞA TARİHİ MÜZESİ. Burda ne işim vardı benim? Yaşınız 6 ila 15 arasında değilse tavsiye etmiyorum. Yok ben evrim teorisi vs bilmiyorum, gideyim de bir öğreneyim derseniz veyahut burda hayvanat bahçesi yok bari cansız da olsa iki ayı,üç maymun ne bileyim dört köpekbalığı göreyim derseniz siz bilirsiniz. Bu müze içinde bulunduğu yapı itibariyle bana yurdumun küçük illerindeki köhne müzeleri hatırlattı.Hafif bir küf kokusu, varla yok arası bir ışıklandırma... Yalnız üst kattaki böcek ve kelebek koleksiyonu görülmeye değer. Buyrun beraber görelim müzeyi.

Üçüncü müzemiz Çağdaş sanatlar müzesi. Müze 19.yy ait bir villa'nın içerisinde kurulmuş.Güzelce de bir bahçenin içerisinde. Koleksiyonu da anladığım kadarıyla ağırlıklı olarak 1930-80 arası İtalyan grafik ve soyut sanatından oluşuyor. Şu sırada da SHOZO SHIMAMOTO'nun sergisi var. Şöyle bir sorunumuz var yalnız. Ben gittiğimde sadece SHIMAMOTO'nun sergisini gezebildim. Sanırım müze koleksiyonu sergilenmiyor. Hiç birşey anlamadım bu işten. Hoş Shimamoto ve kel kafası ziyadesiyle yetti ya neyse...Shimamoto 1950'lilerde GUTAI adlı avantgard grubun kurucularından. Yaptığı işler Jackson POLLOCK misali harekete dayalı boya fırlatma vs'den oluşuyor. Amca bayağı bir performans sergilemiş özellikle İtalya'da. Hep ne derim;Ne varsa Japonlarda var.Aksine ispat edebilecek misin? Sanmam...

Şimdilik bu kadar.Gitti üçü, kaldı 15'i...

YEMEKTEN GAYRI BİR MUTLULUK DAHA VAR! O DA LOCOROCO MU DERSİN?


Bu konunun aslında burda yeri yok sayılır ama şu an "space"ime ulaşamadığım için buraya yazmak durumundayım...

Locoroco 2 çıkmış haberim yok. Mediamarkt'a girdim bir de ne göreyim;aa Locoroco 2! Hayatta var mı böylesi bir nedensiz mutluluk daha?Siz söyleyin. Olayı biraz Cenova'ya kaydırayım ayıp olmasın bari. Baktım mediamarkt'ta 24.90 euro fnac'ta 29.90! Buralarda aynı, herkes kafasına göre takılıyor.Yok mudur kardeşim bunun standart fiyatı? Bir an mutluluk diyorsun bir an sonra sinirlerin geriliyor.Herneyse...


İkinci bir mutluluk kaynağı mı geliyor acaba?Yeni bir oyun daha var şu an oyun piyasasında PATAPON. Az önce azıcık oynadım, potansiyel var. Bir de bişey farkettim. Dün sırf, Rocky, yendiği maçlardan sonra "EDRİYINN" diye bağırıyor mu öğrenmek için PSP'de ROCKY BALBOA oynadım.Aman yarabbi o ne yorgunluktur öyle.Sol elim 2 maçtan sonra kasılmaya başladı.Tembelliğin de bu kadarı olmaz. Onun için seviyorum Loco'yu. Psp zaten tembel işi;oturduğun yerden.Ama Rocky gibi oyunlar bozuyor bu tembelliği. Bu arada sadece 2 maç yapıp ikincisinde nakavt olunca haliyle öğrenemedim EDRİYINN diye bağırıyor mu bağırmıyor mu.Onun için müthiş meraktayım.Oynayıp öğrenen varsa bi zahmet canım anlatıver!

6.12.08

L'ULTIMO UBU-CUMA GECESİNİN KAHRAMANI

Mimarlık fakültesinin hemen yanında bir tiyatro;Teatro Della Tosse. Küçük bir salon. Oyun itibarıyla daha da küçültülmüş bir sahne. Tebeşirle üzerine sütunlar,pencereler,kornişler çizilmiş, siyah kırmızı ağırlıklı tahta dekor. Altlı üstlü kukla sahnesi. Göbeği ilerden giden tam manasıyla "Malın gözü" "Padre Ubu". Azıcık fettan, malın gözü olma konusunda kocasından hiç de geri kalmayan "Madre Ubu". Hikayemiz Padre Ubu'nun(resimde soldaki kukla) Polonya kralını öldürme planıyla başlıyor.Madre Ubu'yla(resimde sağdaki) enine boyuna tartışıyorlar. Yandaşlar edinip arzuladıkları plana ulaşıyorlar. Padre Ubu elinde merdane!!(küçük merdanemi hatırlayan var mı? Şimdi yaklaşık 100 kat büyüğü var elimde) polonya kralı'nı, kafasına vura vura öldürüyor. Olay örgüsü burada biraz dramatikleşiyor. Kocasının ölüsünü gören kraliçe de oracığa yığılıveriyor. Hem anacığını hem babacığını kaybeden polonya prensi-ki diğer kuklaların yanında bit gibi duruyor- Padre Ubu'dan intikam almak için oracıkta yemin ediyor. Buraya kadar sanki çok ciddi bir hikayeymiş gibi anlatmış olabilirim. Hikaye evet klasik, ama son derece eğlendirici. Şimdiye kadar hiç sıkıcı bir kukla oyunu görmedim zaten. Kuklaları sadece üç kişi oynatıyordu. Diyaloglar önceden kaydedilmiş. Yalnızca arada bir oyun anlatıcısı konumundaki oyuncu-oyunun aynı zamanda yönetmeni olan-elinde bir mektupla çıkagelip oyunu kesiyordu. Sonuç; bir gün daha böylece bitiverdi..........

4.12.08

GENOVA NİNJA KONSER ALANINDAN BİLDİRİYOR: NEGRAMARO


Saat 17.53 evden çıkıp 18 numaralı San Martino-Sampierdarena otobüsüne binmişim. Saat 18.57. Yaklaşık bir saatlik otobüs yolculuğunun ardından konser alanındayım. Hafiften yağmur başlamış.Mekan Vaillant Palace; kapalı spor salonu kıvamında bir alan. Kapı henüz açılmamış;üç dakikası var. Bayağı bir genç yığılmış kapıya.Yavaşça süzülüyorum aralarına.Zira bu kadar genci bir arada ilk görüşüm Genova'da. Saat 19.00 kapı açıldı. Sağlı sollu kafaları kel iki izbandut önce bariyerlerin orda durdurdular. 10'ar kişi 10'ar kişi içeri alıyorlar. Tam sıra bana geldi hop! durduk. İzbandut, az ilerde kapının ağzındakine bağırıyor "tamam mı? göndereyim mi?" diye. Sıra bende. İşte geçtim.Kapı ağzındayım. İzbandutlar dörde çıktı. Bilet koçanını attıkları kutunun her iki yanında iki tane.Katlanarak çoğalıyorlar. Koçanım artık kutusunda.İçerdeyim. İçecek standları sağ tarafta.İlerledim. Elime, iki kız "MTVMobile" ilanı sıkıştırıyor,"sadece bluetooth ile" diyorlar. "Okay,grazie" diyorum. Sola dönüp ilerlemeye devam ediyorum. Standlar artıyor.Bu sefer grubun cd'leri,tişörtleri vs. var. Sağa döndüm, ana mekana girdim.Yine iki kız aynı MTVMobile ilanını vermek üzere yaklaşırken "Sağolun aldım" diyorum. Salon dikdörtgen. Sahne tam karşımda.Önünde şimdiden birikmeye başlamış çömez gençlik. Sahnenin önü çok açık.Hemen karşısında tribünler. Şöyle bir kafamı çevirdim.Her iki yanda, üst kotta 2 tribün daha var. Sahneyi çaprazdan ve kimsenin kafa kol müdahalesi olmadan yukardan görmek hep iyi sonuç verir diyorum kendi kendime. Üstte çıkmalıyım. Sola yöneliyorum.O da ne? üç izbandut geçişin orda durmuşlar.Benden önce yönelen iki kişiye burdan geçilmiyor gibisinde birşeyler söylüyorlar. Geri dönüyorum. Kuzey tribünü yazan yere yöneliyorum bu kez. Evet işte üstteyim.İyice sahneye yaklaşıyorum. Bayağı yaklaştım. Hmm burası iyi oturuyorum. Oturak çok dar.Koca k*çlılar için değil. Bacak koyma mesafesi daha fena. Kazık yutmuş gibi dik durmak zorundayım. Biraz rahatsız oldum ama fena değil. Saat 19.22. Konserin başlamasına maalesef daha çok var. Ama bekliyorum. İnsanları seyretmekten başka yapacak birşey yok.Keşke yiyecek birşeyler alsaydım. Almadım. Pişmanım. Aç değilim ama beklemek acıktırır. Sahne önü yavaş yavaş doluyor. Bir gelen, yerine mimleniyor. Öndeki bariyeler çoktan kollarla sarılmış. Yukarda yalnız değilim.Yaşı geçkinlerin çoğu benim gibi üste çıkıyor.Mutluyum. yanım doldu.Şişko biri oturdu.Önüm doldu. İri biri daha oturdu. Üstte herkes oturuyor. Sahne önü kaynıyor.Kafalarına ışıklı boynuz misali tüy takan kızlar kikirdiyor. En önden biri çöp torbasının içinden kağıttan yaptıkları ponponları çıkarıp arkalara doğru atıyor. Çığlıklar, gülüşmeler. Sahnede kontroller devam ediyor. Adam gitarları cızırdatıyor. Sahne arkası gayet net. Son kontroller. Kalabalık kızışıyor. Olamaz! Yukardan zincirlerle sarkıttıkları ışıkları aşağı indirmeye başlıyorlar.Biraz daha indirirlerse sahneyi görmek zorlaşacak. "Hayırrrrrrrr" sesleri ufak ufak çıkmaya başlıyor sağdan soldan.Dur bir dakika! Bunlar yıllar önce kendimi bu mesleğe adayacığımı söylediğim "ışıkçı" koltukları.Çok heyecanlandım. Müthiş bir iş. Önce aşağıdaki kolonların üstüne hoop.İşte böyle.Sonra koltuğa hoop. Kemerini bağla.Evet tamam.Sağlı sollu herkes yerleşti mi? Sağ sol üç kişiden, altı kişi kirişteki yerlerine yerleştiler. Haydi çek yukarı. Yükseliyorlar alkış sesleriyle. Sahnenin sol tarafındaki spota yerleşen, pantolon cebinden fotoğraf makinesi çıkarıp seyircilerin fotoğraflarını çekiyor. Yükseklik ölçümü yapan şerit metreler yukardan boşluğa bırakılıyor. Tok! A! İzbandutlar çoğalmış. Oturduğum setin hemen altı ana üsleri. Çok artiz kılıklı bir tanesi "hazır mısınız" gibi birşeyler mırıldanıyor diğer ikisine. Çeşitli yönlere dağılmaya başlayor her biri. Sahne önüne en irisi. Yanda duranlardan biri öndeki kızlarla muhabbeti kurmuş hemen. Gülüşüyorlar. Kalabalık daha da çoşuyor. Kağıt ponponları sallayıp"vai vai vai" diye bağırıyorlar. İşte fotoğrafçılar.Biri benim tribüne çıktı. Tek ayak ve Canon. Hmm dur bakalım gidiyor. Sahne önünde iki fotoğrafçı ponponları çekiyor. Yukarda işler tıkırında. Saat 21.37.Işıklar söndü.Çığlıklar yükseldi. Sahne önüne çekilmiş perdeye görüntüler yansımaya başladı ve müzik.Ve Giuliano uçuyor. Perde önünde gölgeler oynaşıyor. Perde önünden de perde arasından da görebiliyorum. Perde açılıyor.Sahne öne itiliyor. Gitarlar patladı. Kalabalık patladı. Ben yukarı bakıyorum. Giuliano kadınlar arasında yayılan, seyis modası olarak adlandırdığım, paça üstüne çizme çekme olayına girmiş.Neden? Üstünde siyah yarasa misali acayip bir örtü var.Herkes siyah-füme. Gözüm doydu. Gitarist haddinden fazla oynak.Yine yukarı bakıyorum. Neden? Sol üstteki spotçunun işi zor. Çünkü gitarist'i spotlamak zorunda ve oynak gitarist yerinde durmak bilmiyor. Diğer iki spotçu rahat; Arkadaki gruba-klavye-davul-sampler-odaklanmışlar.Sabitler. Herkes coştu. Perde yeniden iniyor.Yine doğadan görüntüler;doğum,ölüm,kan,bitki...Perde kalktı. Devam. Herkes eşlik ediyor. Sempatik çocuk Giuliano.Aralarda "Genova,süpersin" kelli kelamlar ediyor. Sahne bir ara duruldu. Işıklar karardı.Giuliano,Jeff Buckley'den "Lillac Wine"ı söylüyor.Kalabalık tepkisiz. Konserin en tepkisiz anı. Şarkı bitiyor.Kalabalıktan "biz ne dinledik" alkışı. Aferin Giuliano.Ben takdir ettim o yeter. Bir ara çok alakasız bir şarkı seslendirdi gibi geldi. Neyse geçtim.Konser bitti.Yok bitmedi.Geri geldiler.Üç şarkı daha."hoşçakal "Genova".Konser bitti.Yok bitmedi.Yine geldiler.Bu sefer iki şarkı daha. "Hoşçakal Genova". Yanıldın.Yine bitmedi.Yine geldiler. Bir şarkı daha. İşte bu sefer gerçekten "Hoşçakal Genova". Benim için "Merhaba Genova".Bu bana yaptığın en iyi şeydi. Işıklar yandı. Yukarı bakıyorum. Aşağı inmeyi bekleyen altı kişi. Ama ben bekleyemem.Son otobüsü kaçırmamam gerek. Sağa yöneliyorum.Sağol izbandut.Karşıdaki kapıyı açıyor.Kalabalıktan en çabuk sıyrılan benim. Yağmur durmuş. Sarı ışıklar altında Genova. Az önceki gürültüye nazaran sakin,sessiz. Saate bakıyorum 23.53.

29.11.08

"IT WAS THE DIRTY END OF WINTER"* YA DA KARLAR ALTINDA MODENA

*"Loom of the land"-Nick Cave and The Bad Seeds.
Hayır maalesef kışın sonu monu değil aksine bal gibi başlangıcı.Ama ne başlangıç!Ben henüz sonbahar aramalarıma devam etmek üzere Modena ve Parma planları yapıp yola çıkmıştım ki Liguria sınırlarından çıkar çıkmaz bembeyaz bir dünyayla karşılaştım.Her yer çoktan kar tutmuştu. İlk istikametim Modena'nın ardından, Parma'ya geçme planlarımı yavaş yavaş kara gömmeyi düşünmeye başlamış ama henüz yılmamıştım. Ne fark eder? Kısa süre içerisinde planları çoktan boğmam gerektiğini anlayacaktım zaten, trenin bir buçuk saatlik rötarının ardından... N'aptım? Yılmadım. Tamam, Parma'ya geçemedim ama Modena'da daha fazla vakit geçirdim fena mı oldu? Onu, donan ayaklarıma ve bir yandan şemsiye tutup diğer yandan fotoğraf makinesini ayarlamaya çalışan ellerime sormak lazım. Savona'nın ardından epey alışmış buldum ellerimi, bu marifetine:)
Neyse efenim abidik gubidik kişisel şeylerime biraz ara verip Pavarotti'nin doğum yeri Modena'dan bahsedeyim. Trenden iner inmez bu sefer biraz sol yapıp şehir merkezine ulaşma şansınız var. İşin güzel tarafı istasyondan bisiklet kiralayıp şehri bisikletle gezebilirsiniz. Ben, hem bisiklet kiralama yerini geç gördüm( eee... dönerken gördüm ne var?) hem de kar yağarken- özellikle yerler kar tutmuşken- pek gözüm yemedi açıkçası.



İstikamet belli; kentin kalbi Duomo (ana kilise). Peki bu sefer ayaklarım beni doğruca duomo'ya götürebilcek miydi? Valla götürdü. Yıldız tarihinde bir ilk gerçekleşti ve ilk defa hedefime çok kısa bir sürede ulaştım. Nasıl mı? Duomo'nun çan kulesi sağ olsun.Her yerden görülebiliyor. Bir de şu anda restorasyonda olduğundan renkli renkli de giydirmişler. Sıkıysa görme. Kilise 11.yy'dan kalma romanesk bir yapı. Çan kulesiyse yanılmıyorsam 2 yüzyıl sonrasına ait. İki yıl önce Siena'nın duomosunu nasıl göremediysek bu seferde Modena'nın duomo'sunun çan kulesini restorasyon dolayısıyla göremedik. Varsın göremeyelim ne çıkar. Zaten onca fotoğrafın ne anlamı var ki. Kilisenin iç mekanı tamamen tuğla örgü.Tüm çatlak ve akıtan tonoz çatısıyla tam anlamıyla muhteşem. Bir de iç mekanda ayaksız fotoğraf çekebilmeyi başarabilirsem herşey daha muhteşem olacak ama... İşte tüm kent bu kilisenin etrafında döne döne kurulmuş. Torino'daki kadar olmasa da yine tuğla yapılar var. Tipik İtalyan mimarisi. Farklı birşeyle karşılaşmadım. En dikkat çekici tarafı kent planı bana kalırsa.
Burdaki müze durağımı Estense Galerisi oluşturdu. Bölgenin (Emilia-Romagna)ressamlarının işlerine ev sahipliği yapan müze. Özellikle "Çocuk İsa ile Meryem Ana" temalı onlarca tablo var. Tablolar,freskler,heykeller... Bir de tabi bahsetmeden geçmeyelim Bertoldo di Giovanni imzalı 1491 tarihli,Fatih Sultan Mehmet'i betimleyen "Mehmet II" madalyonu da koleksiyonların arasında.
http://www.galleriaestense.beniculturali.it/pages/galleria.html

İşte Modena maceramız da böylece son buldu.Ne bir Ferrari ne bir Maserati görebildim. Fotoğraflar ayrıntılarıyla yine feyzbuh'ta. Bir dahaki gezimizde buluşmak üzere...
http://www.facebook.com/album.php?aid=9924&l=a0cea&id=1347115609 Modena 1http://www.facebook.com/album.php?aid=9927&l=2cb2b&id=1347115609 Modena 2

23.11.08

SONBAHAR NEREDE? BİR TORİNO BELGESELİ

Bu şehirde sonbahar yok.Yani bildiğimiz klasik anlamda.Yerlerde ne sararmış bir yaprak ne birşey. Çok tuhaf.Sürekli yağan yağmurdan başka birşey yok sonbaharı hatırlatan. Bu vesileyle yazımı Torino'ya bağlayayım.Çünkü Torino'da,Cenova'nın aksine sonbahar var. Hem de en güzel haliyle. Sokaklar o kadar yaprakla dolu ki, yaprakları çöp torbalarına dolduran görevliye torbayı alabilir miyim diye sormamak için zor tuttum kendimi.Hani filmlerde noelde kar yağmayınca evlerinin önüne köpük vs.dökerler ya benimkisi de o hesap. Biraz sonbahar havası katsak bu şehre fena olmaz. Bir de birşey farkettim.Kafamdaki İtalya imajı tamamen İtalya'nın iç bölgelerinden, daha doğru söylemek gerekirse denizden uzak yerleşmelerinden oluşuyor. Bütün o kendine dönük,çepeçevre sarılmış tarihi merkezler nedense daha cazip geliyor. Deniz kenarı İtalya'ya alışmak biraz zaman alacak gibi.Bunda tuhaf ne var diyebilirsiniz. Tuhaf olan kısım şu; Ben şimdiye kadar hiç denizden uzak bir şehirde yaşamadım ki deniz bana tuhaf gelsin. Ama geliyor işte...



Dönelim yeniden Torino'ya. Sabahın körü ama güneş-hem de nasıl güzel bir güneş-henüz ortaya çıkmış.Uyuklayarak ama uyuyamayarak geçen bir tren yolculuğundan sonra garda inmişim(buralara özellikle vurgu yapıyorum gıcık etmek için:)). Hangi yöne gideceğimi az buçuk biliyorum ama yön duygum bunu bilmiyor her zamanki gibi. Halbuki Torino'nun tarihi şehir planına baktığımız zaman kolay olduğunu görüyoruz. Tamamen ızgara plan.Burdan durup baktığınızda nerdeyse şehrin ucunu görebilirsiniz. Bu plan yalnızca iki çapraz yolla düzenini bozuyor.Ve bu zavallı insancık-ki ben oluyorum-her zamanki yeteneğini kullanıp bu çapraz yollara sapmak suretiyle tarihi merkezin dışına çıkarak Torino'daki ilk turunu atıyor. Ama sorarım sana ey okuyucu;Eğer bu ayaklar olmasaydı beni merkezin dışına çıkaran bu pazarı görme şansına erişebilir miydim acaba? Pazarda yok yok.Aynı bizimkiler gibi. Dansöz kıyafetinden incik boncuğa kadar:) İki üç kere pazarın etrafında dolandığım için stand stand bile sayabilirim ne var ne yok. "Yok İstanbul'dakiler beni kesmedi" diyenlere yol tarifi vereyim(hala bana güveniyorsanız yol tarifi için tabi) Efenim pazar Via Colombo ile Via Marco Polo arasındaki bölgede kuruluyor cumartesileri. Meraklısına.Yalnız cadde isimlerine dikkat derim.



Gelelim tarihi merkeze. Nerden başlasak. Sırtınızı istasyona verip dümdüz yürüyün.Tarihi merkezin tüm önemli yapıları bu yol hattı üzerine kurulmuş. Fotoğrafları ayrıntılarıyla feyzbuh'uma koydum.İsteyen ordan baksın. Burda biraz ayrıntılardan söz etmek istiyorum.



Torino'ya adımınızı atar atmaz kentin mimarisi size kendini belli ediyor.Benim dikkatimi çeken ilk şey bacalar ve alaturka dediğimiz kiremit örtüsü oldu. Sonra tuğla duvar örgüsü geliyor tabi. Yeni ve eski tuğla yapılar birarada. Tarihi tuğla yapılardan en önemlisi mimar Guarini imzalı Palazzo Carignano. Yapının bir kısmı restorasyon görerek yeniden inşa edilmiş. Eski ve yeni duvar örgüsü arasındaki fark görülmeye değer. Çok sık olmasa da geniş ahşap saçaklara rastlamak da mümkün. İtalya'nın en güzel taraflarından biri balkon kavramını öldürmemiş olması.Şu ana kadar sadece bir apartman dairesinin balkonunun kapatılmış olduğunu gördüm.Önerim şu hep beraber balkonlar kapatılmasın kampanyası başlatalım. Var mısınız?

Torino'da tasarım almış yürümüş. Çok hoş oturma aydınlatma vs elemanları var. Zaten kentte şu sıralar bir tasarım festivali var. Bir de 26. uluslararası film festivali. Bu da kuyruğu! Bu senenin yönetmeni Roman Polanski. Hatırı sayılır miktarda japon filmi de olduğundan kelli gözüme girdi kendisi.Hatta broşür alıp film bile seçtim. Nasıl gideceksem. Bu kuyruk uzar gider arkadaşlar hem de şehrin Eiffel kulesi Mole Antonelliana'ya kadar . Çok yakındaki bu bina şehrin simgelerinden biri. Bir de bu alanda deli gibi rüzgar esiyor. İşiniz yoksa fazla takılmayın derim.
Görülecek çok yer var bu kentte. Ama zaman var mı tabi onu sormak lazım. Bir çok müze var gezilecek. Ben sadece iki tanesini gezebildim doğal olarak. Biri savaş silahları ve giysilerinin sergilendiği ARMERIA REALE diğeri de roma duvar kalıntısı üzerine kurulmuş bir yapının ev sahipliği yaptığı ortaçağ ve barok dönemden kalma eserlerin sergilendiği müzeydi. İkisi de müthiş müzeler. Zaten bana ortaçağ de orda dur. Durmasan da farketmez çünkü ben orda fena halde durmuşumdur o an. Baltalar, zırhlar,atlar aman Allahım parıl parıl.Hayatta sevdiğim tek parıltı kılıç-zırh parıltısı herhalde. Ama süper bir siyah zırh da vardı güneş simgeleriyle dolu. Nasıl bir zahmet o zırhı giymek. Herşey yüzbin parça. Vidalar menteşeler. Ama nasıl kafa açıcı şeyler. Tüfek koleksiyonu içinde 4-5 parça da türk tüfeği vardı. Tek japon örneğinin yanında duruyordu. Diğer müze içinde bulunduğu yapı itibarı ile de görülmeye değer. Ahşap,taş,mermer,metal ortaçağdan kalma akla gelebilecek her türlü eser.Yapının kuleleri roma çağından kalma olduğu için kule duvarlarında ve giriş katta o dönemin izleri. Müthiş Müthiş Müthiş. Mısır ilgimi uzun zaman önce çekmeyi bıraktığı için gezmeyi düşünmediğim büyük de bir mısır müzesi var. Var da var işte.
Böyleyken böyle diyelim burda keselim.

10.11.08

BİR İTALYA GERÇEĞİ-GREV


Ben konuya çok vakıf değilim doğrusu ama geldiğimden beri bu kaçıncı grev(sciopero-şopero diye okunur).Önce üniversitede başladı. Devlet üniversitelere aktarılan parayı kesip bir sürü çalışanı işten çıkarınca tüm üniversite-hocalar dahil(buraya dikkat) haydi eller şopero'ya diyerek,işi sınıfları kapatıp meydanlarda ders yapmaya kadar vardırdılar. Sonra üniversiteyi temsilen tabut hazırlayıp bir güzel de cenaze töreni düzenlediler. Anladığım kadarıyla işlerin düzeleceği yok çünkü sorun sadece devletin üniversite politikasında değil tüm eğitim politikasında. Berlusconi'nin tavrı da herşeye tuz biber ekiyor maaşallah(böyle mi yazılıyordu ya?Demek ki kamyon-dolmuş arkasındaki yazılara çok dikkat etmemişim şimdiye kadar!!) Şopero havası bugün de toplu taşıma araçlarını sardı-yani sarmış.Az önce durağa gidip 20 dakika bekleyince farkettim. Benim için çok önemli değil doğrusu ha evde mum gibi oturmuşum ha durakta mum gibi durmuşum! Başka hangi alanlarda şoopero var bilmiyorum ama şimdiye kadar bu ikisine çok sık rastladım. İnsanlardan aldığım izlenimse aynen şöyle; "Aa uzun zamandır grev yapmadık.Hmm haydi bakalım greve."Daha görecek çok şeyimiz var burda dur bakalım...

Bu arada kişisel sözlüğüme güzel bir kelime kazandırdım: "Şopar;Şopero yapan"(grev yapanları gördükçe içimden hep "şoparlar şoparlar" diyesim geliyor:)

6.11.08

İTALYAN USULÜ ENGİNAR-GNOCCHI VE PESTO


Önce Gnocchi ve pestodan başlamak istiyorum. Gnocchi patatesle ve yumurtayla hazırlanan,midye süsü verilmiş bir tür yiyecek. Türkiye'de markette gördüğümü hatılamıyorum. Ama yanılmıyorsam Barilla'nın gnocchi deyü makarnası var midye şeklinde. Neyse efenim malum, hayatta en çok sevdiğim sarı ikinci şey olan patatesten yapılıyor olması itibariyle taktım ben bu gnocchi'ye. İkinci taktığım şey, sarı değil ama yakın renk sayılır;fesleğenden doğma,zeytinyağı ve fıstıkla yoğrulma,yeşil pesto! Öyle fesleğen hastası değilim ama nedense pestoyu çok sevdim.Hele Gnocchi ile birleştiler mi benim için ölümcül ikili gibi bişey haline geliyorlar:))Tabakta görülen yeşil taneli sarı şey pesto soslu gnocchi. İtalyan usulü enginarın konumuzla ve bu tabakla ne alakası var onu anlatayım biraz. Ne zamandır canım enginar istiyor. Ama bakıyorum ne pazarda ne markette bizdeki gibi soyulmuşu yok. E ben de naptım,mecburen çiçek şeklinde olanından aldım.Kendim ayıklarım, olmazsa bi kabuklu deneyeyim şunu diyerek. Burdaki enginarlar biraz daha küçük. Dedim ya kabuklu deneyeceğim diye, öylece pişiriverdim usulünce. Ama yemek ne mümkün! Düpedüz diken bu! Belki beyaz yerine ulaşırım umuduyla açtıkça açtım yaprakları ama minicik bir dip karşıladı beni. Sonuçta köskös çöpü boyladı zavallım. Ben de gnocchi ve brüksellerle idare ettim(çok ihtiyacım var ya..Bekle beni İstanbul,uçakla değil ama yuvarlanarak geliyorum bu gidişle...)

1.11.08

GODZILLA VS. GENOVA

Nıhahaha...Tişört vs satan bir dükkanın vitrini ilk kare.Ama bunlar tişört değil. Tuvallere baskı yapılmış. Hazır Cenova'da da rastlamışken, çok sevdiğim "Bizim Godzillamız"adlı şarkı eşliğinde film afişlerini bir araya toplayayım dedim.


http://www.godzillatemple.com/

I WON'T F*CK US OVER,I'M MR NOVEMBER

I wish that I believed in fate
I wish I didn't sleep so late.

Üç gündür nerdeyse aralıksız yağan yağmurun ardından denizin durumu...

GAVUR MEMLEKETİNDE KISIR YAPMA DENEYİMİ


Önce işe tarif almakla başladım. İlk aklıma gelen benim gibi yemeye düşkün arkadaşım,çok sevgili elemanım,sağ kolumun küçük parmağı Neer'den kısır tarifini aldım. Şimdi sıra o market senin bu market benim gezip kısırlık bulgur bulmaya gelmişti.Burda bir kahkaha atabilirim değil mi;çünkü bırakın kısırlığı, bulgur bile yok! Aramalarım neticesinde(yanlış anlaşılmasın çok da aramış değilim.Sadece hepinizin de bildiği gibi abartmayı seviyorum,değil mi?) bulgura benzer birşey buldum. Sıra salça bulmaya gelmişti. Domates,soyulmuş domates,kesilmiş domates,domates passato(o neyse artık),yok domates bilmem ne diye bin türlü şey var ama salçaya benzer birşey yok maalesef. Neyse işte sonuçta ezilmiş domates benzeri birşey alıverdim. Ama neye yarar;ketçap tadında birşey çıkıverdi.Olur mu şimdi bu kısıra?Olmaz! Velakin olmadı da! Bu macera da burda son buluverdi böylece...
Boş işler bunlar...